İçeriğe geç

KUSURLU TUZAK

Ortakent malikanesinin devasa, boydan boya cam olan salonu, kusursuz bir sahne gibi aydınlatılmıştı. Bade, üzerinde saf beyaz, dökümlü bir elbiseyle beyaz deri koltukta oturuyordu. Sol elinde kristal bir kadeh, sağ elinde ise Yekta'nın ona bıraktığı o kehribar rengi macun damlası vardı. Dışarıdan bakıldığında, kocasının ölümünden sonra huzura ermiş, kurtarıcısını bekleyen o kusursuz, estetik kraliçe gibi görünüyordu.

Ancak salonun karanlık köşelerinden birinde, mutfağa açılan antrenin zifiri gölgesinde Aylin pusuya yatmıştı. Silahının namlusu yere dönük, nefesi sessiz, gözleri cam kapıya kilitliydi. Fiat Linea'sını arka sokağa, ağaçların arasına gizlemiş, malikanenin içindeki tüm güvenlik kameralarını devre dışı bırakmıştı.

Her şey avı içeri çekmek için tasarlanmış kusursuz bir illüzyondu.

Malikanenin karşısındaki karanlık zeytinlikte, asırlık bir ağacın gölgesine gizlenmiş olan Yekta, yüksek çözünürlüklü denizci dürbünüyle bu sahneyi izliyordu.

Yekta, sadece bir katil değildi. O, Korel Yalçın'dı; hücrelerin çürümesini mikroskobik düzeyde inceleyen, doğadaki en ufak bir anomaliliği, en ufak bir asimetriyi saniyeler içinde fark edebilen bir dehaydı. Dürbünün odağını yavaşça Bade'nin yüzüne, ardından ellerine kaydırdı.

Görünüşte her şey mükemmeldi. Işık, elbise, o zarif duruş... Ama Yekta'nın gözleri, o porselen maskenin altındaki çürümeyi gördü.

Bade'nin boynundaki ince bir damar, ritmik ve hızlı bir şekilde atıyordu. Kalp atışı olması gerekenden çok daha hızlıydı. Kristal kadehi tutan parmaklarının boğumları bembeyaz olmuştu; kadehi zarifçe kavramıyor, adeta can havliyle sıkıyordu. Ve en önemlisi, gözleri... Yekta o gözlerdeki o karanlık, zehirli cesareti daha bir saat önce kış bahçesinde görmüştü. Şimdi ise o gözlerde sadece saf, ilkel bir terör vardı. Gözbebekleri büyümüş, bakışları sürekli olarak salonun karanlık bir köşesine, mutfak antresine doğru saliselik seğirmelerle kayıyordu.

"Korkuyorsun," diye fısıldadı Yekta, zeytin ağacının karanlığında. Yüzünde hayal kırıklığıyla karışık, dondurucu bir tebessüm belirdi. "Benim zehirli sarmaşığım pörsümüş. Toprağına korku sızmış."

Dürbünü o saliselik bakışların kaydığı mutfak antresine çevirdi. Orası zifiri karanlıktı ama Yekta'nın zihni o karanlığın içindeki siyah deri ceketli avcıyı çoktan resmetmişti. Aylin oradaydı. Yekta'nın şaheserine kendi çamurlu elleriyle dokunmuş, onun zihnini zehirlemiş ve şimdi de onu ucuz bir et parçası gibi oltanın ucuna takmıştı.

Yekta dürbünü yavaşça indirdi. Cebindeki hilal uçlu çakıya dokunmadı. Bu gece ince bir budama işlemi yapmayacaktı. Eğer o rozetsiz komiser kuralları yıkıp ormanı ateşe vermek istiyorsa, Yekta da ona cehennemin ta kendisini verecekti.

Zeytinlikten bir hayalet gibi süzülerek aşağı indi. Malikanenin ferforje kapısına veya kış bahçesine yönelmedi. O, bu sokakların ve binaların altyapısını, peyzaj projelerini ezbere bilen bir belediye işçisiydi. Malikanenin dış duvarının hemen dışındaki, üzeri begonvillerle örtülmüş ana elektrik trafosuna yaklaştı.

Cebinden ağır, kauçuk saplı bir demir makası çıkardı. İçeride, Aylin ve Bade o aydınlık sahnede nefeslerini tutmuş katilin kapıdan girmesini beklerken, Yekta trafonun kapağını sessizce açtı. Ana şalterin altındaki kalın, siyah kabloları tek bir vahşi hamleyle kesti.

Malikanenin içindeki o göz alıcı, kusursuz ışıklar büyük bir "çat" sesiyle aynı anda kapandı. Akıllı ev sisteminin o hafif, mekanik uğultusu anında sustu. Klima motorları durdu.

İçerisi saniyeler içinde zifiri, kör edici bir karanlığa gömüldü. Sadece dışarıdan vuran soluk ay ışığı salonun ortasında ince, gri bir yol çiziyordu.

Bade'nin elindeki kristal kadeh mermer zemine düşüp büyük bir gürültüyle paramparça oldu. "Aylin!" diye çığlık attı kadın, karanlığın içinde tamamen paniğe kapılarak.

"Kıpırdama!" diye bağırdı Aylin, karanlığın içinden. Silahının emniyetini açma sesi o ölümcül sessizliğin içinde yankılandı. "Tuzağı anladı."

Dışarıda, zifiri karanlığa bürünen malikanenin duvarı dibinde duran Yekta, kauçuk saplı makası yere bıraktı ve hilal uçlu çakısını çekti. Gözleri karanlığa çoktan alışmıştı. Artık estetik bir kurtarıcı değil; kendi bahçesini istila edenleri avlamaya gelmiş, acımasız bir yırtıcıydı.

"Işıkları kapattım, Komiser," diye fısıldadı Yekta kendi kendine, duvardan içeri kedi gibi sessizce atlarken. "Şimdi bakalım çamurun içinde ne kadar iyi görebiliyorsun."