Karanlık, devasa salonu yoğun bir mürekkep gibi yutmuştu. Akıllı evin o bitmek bilmeyen beyaz gürültüsü sustuğunda, geriye sadece Bade'nin boğuk hıçkırıkları ve kırık kristal camların üzerinde esen Ege rüzgarının uğultusu kalmıştı.
Yekta, açık kış bahçesi kapısından salona bir gölge gibi süzüldü. Adımları mermer zeminde tek bir ses bile çıkarmıyordu. Zihni kusursuz bir harita gibi çalışıyordu; Aylin'in en son seslendiği o mutfak antresinin açısını, mesafesini ve Bade'nin beyaz deri koltuktaki konumunu milimetrik olarak hesaplamıştı. Sıradan bir polis, böyle bir karanlıkta paniğe kapılır, kurbanını korumak için onun önüne atılır ya da "Kim var orada!" diye bağırarak yerini belli ederdi. Yekta'nın planı basitti: Bade'ye yaklaşıp ona dokunacak, Bade çığlık attığında Aylin sesin geldiği yöne doğru hamle yapacak ve Yekta o an, karanlığın içinden çıkıp Aylin'in şahdamarını o İsveç çeliğiyle tek hamlede kesecekti.
Bade'nin oturduğu koltuğa doğru sessizce yaklaştı. Elindeki hilal uçlu çakıyı ters bir açıyla kavradı.
Ancak Yekta'nın o kibirli, kusursuz zihninin hesaplayamadığı bir şey vardı. Karşısındaki kadın akademi kurallarıyla eğitilmiş standart bir polis değildi. Aylin, İzmir'in elektriği kesik arka sokaklarında, lağımlarında ve uyuşturucu baskınlarında pişmişti. O, karanlıktan korkmazdı; karanlığı bir zırh gibi giyerdi.
Işıklar kapandığı o ilk saniye, Aylin mutfak antresindeki siperinden çoktan ayrılmıştı. Ağır çamurlu botlarıyla adım atmak yerine, kendini tamamen soğuk mermer zemine bırakmış ve bir yılan gibi sessizce sürünerek salonun tam ortasına, Yekta'nın asla tahmin edemeyeceği o açık hedef noktasına kaymıştı. Yüzükoyun yere uzanmış, nefesini bir ölününki kadar yavaşlatmıştı.
Aylin'in bir planı vardı. Karanlıkta ayakta durursan hiçbir şey göremezdin. Ama yere tamamen yapışıp başını kaldırırsan, devasa boydan boya camlardan içeri sızan o cılız, gri ay ışığının önüne geçen her silüeti bir sinema perdesindeymiş gibi izleyebilirdin.
Yekta, Bade'ye ulaşmak için koltuğa doğru bir adım attığında, ay ışığının o gri şeridini kesti. Siyahlar içindeki o ince, uzun ve yırtıcı silüet, Aylin'in yerdeki görüş açısına kusursuzca düştü. Yekta, çakısını tuttuğu sağ elini Bade'ye dokunmak için hafifçe kaldırdı.
Aylin, Yekta'nın göğsüne ya da başına nişan almadı. Karanlıkta risk büyüktü, mermi Bade'ye sekebilirdi. Bunun yerine, Yekta'nın o milimetrik adımlar atan, kusursuz dengesini sağlayan sağ bacağına odaklandı. Yerde yatan Aylin, silahını iki eliyle sıkıca kavradı ve namluyu yukarı doğru, Yekta'nın diz kapağının hemen üzerine kilitledi.
GÜM!
Ateşlenen silahın namlusundan çıkan turuncu alev topu, salonu bir saliseliğine cehennemi bir ışıkla aydınlattı. Flaş patladığında, Yekta'nın gözleri yerde uzanmış, namlusu doğrudan ona bakan Aylin'le buluştu. Yekta'nın yüzündeki o kibirli, ilahi ifade yerini saf bir şoka bıraktı. Beklemediği açı, beklemediği bir avcıydı.
Mermi, Yekta'nın sağ bacağına, diz kapağının hemen yanına saplandı. Eti parçalayıp uyluk kemiğini sıyıran kurşunun şiddeti, Yekta'nın o kusursuz simetrisini vahşice bozdu.
Yekta'nın ağzından boğuk bir inilti koptu. Dengesi tamamen darmadağın olan katil, elindeki çakıyı savurmaya fırsat bulamadan yere, mermer zemine sertçe diz çöktü. Kendi kanının o sıcak, ıslak hissi pantolonundan aşağı süzülürken, Yekta ilk defa bir av değil, "avlanan" olduğunu iliklerine kadar hissetti.
Bade çığlık atarak koltuğun köşesine büzülürken, Aylin yerden hızla doğruldu. Yarasını, acıyı, karanlığı umursamıyordu. Silahının namlusundan dumanlar tüterken, o yırtıcı ve vahşi sesiyle karanlığı yardı:
"Nasılmış bahçıvan? Çamurun tadı güzel mi?"