Diz kapağının yanına saplanan mermi, Yekta'nın zihnindeki o tanrısal, dokunulmaz illüzyonu paramparça etmişti. Mermer zemine yayılan kendi sıcak kanı, o ana kadar sadece kurbanlarında gördüğü bir acizliğin sıvı haliydi. Acı, bacağından beynine kaynar bir su gibi hücum ediyordu.
Ama Yekta, o lüks malikanede ağlayan korkak bir kurban değildi. O, yirmi yıldır sistemin gölgelerinde hayatta kalan bir yırtıcıydı.
Aylin'in silahının mekanizmasını tekrar kurduğunu duyduğu o saliselik karanlıkta, Yekta acıyı tamamen zihninin karanlık bir odasına kilitledi. Sağlam olan sol bacağından güç alarak kendini vahşice yana attı. Eli, Bade'nin düşürüp parçaladığı kristal kadehin kalın alt kısmına çarptı. Yekta, cam parçasını kavrayıp Aylin'in sesinin geldiği yöne, zifiri karanlığa doğru bütün gücüyle fırlattı.
Ağır kristal parçası, Aylin'in hemen yanındaki aynalı konsola çarpıp büyük bir gürültüyle patladı. Aylin, refleks olarak namlusunu o yöne çevirip bir el daha ateş etti. Mermi karanlığı yarıp aynayı tuzla buz ederken, namludan çıkan flaş salonu tekrar aydınlattı. Fakat Yekta bu milisaniyelik körlükten ve gürültüden faydalanmıştı. Zihnindeki o kusursuz mimari haritayı kullanarak, yerde bir yılan gibi kaydı ve açık kış bahçesi kapısından kendini dışarı, Ege'nin soğuk rüzgarına fırlattı.
Aylin namlusunu tekrar asıl hedefine çevirdiğinde, sadece kış bahçesinin rüzgarda sallanan perdelerini gördü.
"Burada kal!" diye bağırdı Aylin, koltukta büzüşüp titreyen Bade'ye. Yerden doğruldu, silahını iki eliyle kavrayıp kış bahçesine, ardından da dışarıdaki zeytinliğe doğru koştu.
Dışarıda, asırlık ağaçların ve kalın çalıların oluşturduğu ormanlık alan zifiri karanlıktı. Rüzgar, yaprakları hışırdatarak tüm sesleri yutuyordu. Aylin cebinden küçük, taktiksel el fenerini çıkardı ve keskin, beyaz ışığı yere tuttu.
Gülümsedi. Dudaklarındaki o kan dondurucu ifade, avını sonunda köşeye sıkıştırmış bir kurdun ifadesiydi.
Yekta'nın o kusursuz, pürüzsüz dünyası bitmişti. Kış bahçesinin beyaz mermerinden başlayıp zeytinliğin kuru toprağına doğru uzanan, darmadağınık, vahşi bir kan izi vardı. Katil, yaralı bacağını sürükleyerek ormanın içine kaçmıştı.
Ağaçların derinliklerinde Yekta, bir zeytin ağacının gövdesine tutunarak ilerlemeye çalışıyordu. Sağ bacağı her adımda ateşler içinde yanıyor, pantolonu kanla ağırlaşıyordu. O paha biçilemez İsveç çeliği çakısını hala sol elinde sıkıca tutuyordu ama simetrisi bozulmuştu. Çamurun ve kendi kanının içine batmıştı. Adımları düzensiz, nefesi hırıltılıydı.
"Orman yangını..." diye tısladı Yekta, arkasından gelen o ince fener ışığını ağaçların arasından gördüğünde. Kibri paramparça olmuştu ama içindeki o narsist öfke, acısını bastıracak kadar büyüktü.
O artık bahçesini düzenleyen bir tanrı değildi. Kendi ormanında avlanan, kan kaybeden ve köşeye sıkışan vahşi bir hayvandı. Ve o yorgun, rozetsiz avcı, kan kokusunu takip ederek adım adım üzerine geliyordu.