Yekta, malikanenin ahşap merdivenlerini bir hayalet sessizliğinde çıktı. Yatak odasının kapısı aralıktı. İçeri süzülen loş ay ışığı, beyaz ipek çarşafların üzerinde uyuyan kadının yüzüne vuruyordu. Yekta yatağa yaklaştı. Odada kusursuz bir sükunet vardı; sadece kadının düzenli, hafif nefes alışverişi duyuluyordu.
Cebinden o küçük, cam şişeyi çıkardı. Şişenin içindeki şeffaf, kehribar rengi ağaç macunu ay ışığında altın gibi parladı. Onu öldürmeyecekti. Bu geceki cinayet bir vahşet değil, bir budama işlemiydi. Çakısının ucuyla macundan yoğun bir damla aldı ve kadının başucundaki komodinin üzerine, onun pürüzsüz boynuna santimler kala usulca bıraktı. Bu bir imzaydı. Toprağındaki kokuşmuş yabani otu temizledim, artık benim korumam altındasın.
Kadının nefesi uykusunda hafifçe değiştiğinde, Yekta’nın belindeki modifiye edilmiş küçük cihazdan çok hafif, titreşimli bir parazit sesi geldi.
Bu, Yahşi'deki şantiye dolabına kurduğu hareket duyarlı alarmın sinyaliydi. Biri onun mabedine girmişti.
Yekta'nın gözlerindeki o sakin, narsist tanrı, aniden köşeye sıkışmış bir yırtıcının karanlığına dönüştü. Malikanede daha fazla kalamazdı. Gölgelerin arasına kusursuzca karışarak açık pencereden geceye aktı.
Aynı dakikalarda, Bodrum'un o ışıltılı gece hayatından kilometrelerce uzakta, Yahşi'deki belediye şantiyesi çakıl taşları ve paslı iş makineleriyle dolu karanlık bir mezarlığı andırıyordu.
Aylin, elindeki küçük demir makasıyla şantiyenin arka kapısındaki zayıf asma kilidi saniyeler içinde parçalayıp içeri süzülmüştü. İşçilerin soyunma odası ağır bir rutubet, sigara ve ter kokuyordu. Sıra sıra dizilmiş, boyası dökük paslı metal dolapları el fenerinin dar ışığıyla taradı. Hepsinin üzerinde uyduruk çıkartmalar veya çiziklerle yazılmış isimler vardı. Sadece en sondaki dolapta isim yoktu ve asma kilidi yepyeni, parıl parıldı.
Aylin, ruhsatsız siyah tabancasını çıkardı ve kabzasıyla kilide sağır edici, sert bir darbe indirdi. Kilit kırılarak beton zemine düştü. Kapağı açtığında, gördüğü manzara karşısında nefesi kesildi.
İçeride sıradan bir amelenin dağınıklığı veya kokuşmuşluğu yoktu. Cerrahi bir temizlik, hastalıklı bir simetri vardı. Fosforlu yelek milimetrik bir nizamla katlanmıştı. Çamurlu olması gereken iş botlarının altı bile fırçayla yıkanmış, ipleri eşit uzunlukta bağlanmıştı. En üst rafta ise sıra dışı şeyler duruyordu: Keskinliği ve kavisleri özenle ayarlanmış budama aletleri ve küçük şeffaf bir poşetin içinde kurutulmuş, bembeyaz orkide yaprakları.
Aylin'in kalp atışları hızlandı. İzmir'de elinden kaçırdığı bu gölgenin sadece sıradan bir katil değil; estetiğe tapan, kusursuzluğa takıntılı bir sanatçı olduğunu o an iliklerine kadar hissetti. Yekta sıradan bir işçi değildi; o, kendi yarattığı cehennemin tanrısıydı.
Saatler sonra güneş, Ortakent'in tepelerinden bu sahte cennete doğduğunda, malikanenin bembeyaz duvarlarında kırmızı-mavi polis çakarları dönüyordu.
Lüks villanın önü şimdiden polis kordonuna alınmıştı. Aylin, kalabalıklaşan meraklı komşuların arasına karışmış, siyah deri ceketi ve güneş gözlükleriyle, elleri cebinde içeriden çıkarılan ceset torbasını izliyordu.
Aylin bakışlarını yavaşça yukarı kaldırdı, malikaneye tepeden bakan o karanlık zeytinliklere doğru. O tepede, asırlık bir zeytin ağacının gölgesinde duran Yekta da aynı manzarayı izliyordu. Rüzgar, av ile avcının kokusunu aynı Ege gökyüzünün altında birbirine taşıyordu.
Rozetsiz komiser ve kusursuz bahçıvan... Oyun artık çok daha yakından oynanacaktı.