İçeriğe geç

KEHRİBAR İZİ

Gümbet'in o izbe, sıcaktan kavrulan pansiyon odasında, Aylin yatağın üzerine bağdaş kurmuş oturuyordu. Odanın tek ışık kaynağı, elindeki eski model tabletin yorgun ekranıydı. Kırık Ziya'nın Emniyet içindeki rüşvetçi bir memurdan sızdırdığı cinayet mahalli fotoğraflarına bakıyordu.

İlk fotoğraflar mutfaktaydı. Kaba saba adamın cesedi, beyaz seramiklerin üzerinde cansız yatıyordu. Boynunda ve sırtında boğuşma izi yoktu; sadece böbrek boşluğuna atılmış, cerrahi bir kusursuzluğa sahip tek bir delik. Kan, etrafa saçılmamış, sadece adamın altına karanlık bir göl gibi birikmişti. Aylin, fotoğrafı yakınlaştırdı. Katil, cesedi yere düşerken özenle tutmuş olmalıydı.

"Tam bir profesyonel işi," diye mırıldandı Aylin. "Bodrum polisi bunu bir mafya hesaplaşması ya da hırsızlık sanacak."

Ancak Aylin, İzmir'in lağımlarında bu katilin zihnini ezberlemişti. O, sadece bir tetikçi değildi. O, bir gösteriş budalasıydı. Mutlaka bir imza bırakmalıydı.

Parmağını kaydırarak diğer fotoğraflara geçti. Üst kat, yatak odası.

Fotoğraflardan birinde, kurbanın karısı, o malikanenin "hanımefendisi" ifade verirken görünüyordu. Kadının adı Bade'ydi. Rapora göre cinayet anında uyuyordu, hiçbir şey duymamıştı. Aylin, kadının yüzüne odaklandı. Gözlerinde kocası vahşice öldürülmüş bir kadının dehşeti yoktu; sadece derin bir şok, belki de gizli bir rahatlama vardı. Yüzü, porselen bir bebek kadar pürüzsüz ve tepkisizdi.

Sonraki fotoğraf, komodinin üzerini gösteriyordu. Olay yeri inceleme ekibinin "muhtemelen dökülmüş bir kozmetik ürünü" notuyla çektiği, önemsiz gibi duran bir makro çekim.

Aylin'in nefesi boğazında düğümlendi. Gözleri faltaşı gibi açıldı.

Komodinin üzerinde, o pahalı gece lambasının hemen yanında duran şey bir kozmetik ürünü değildi. Kusursuz, yuvarlak, altın gibi parlayan tek bir damlaydı. Şeffaf, kehribar rengi ağaç macunu.

İzmir'de, boğazı kesilip parka bırakılan o genç kızın boynunda bulduğu macunun aynısı.

Aylin tableti yatağa fırlattı ve ellerini yüzüne kapattı. Yapbozun parçaları, zihnindeki o karanlık odada büyük bir gürültüyle yerine oturdu. Şantiyedeki o milimetrik dolap, budama makasları, kurutulmuş orkide yaprakları... Ve şimdi de dul kalmış, kusursuz bir kadın.

"Onu sadece öldürmedin," diye fısıldadı Aylin, karanlık odaya doğru. Yüzünde yırtıcı bir gülümseme belirdi. "Adam senin hedefin değildi, Yekta. Adam sadece bahçedeki yabani bir ottu. Onu kopardın, çünkü çiçeğine zarar veriyordu. Kadını kurtardın."

Aylin ayağa kalktı. Deri ceketini sırtına geçirirken zihni zehir gibi çalışıyordu. Yekta'nın kibri o kadar büyüktü ki, yarattığı bu "kurtarılmış şaheseri" uzaktan izlemekle yetinmeyecekti. O kadına geri dönecekti; bir katil olarak değil, onu çürüten hayattan çekip alan bir tanrı olarak.

Bodrum Emniyeti adamın ticari husumetlerini, alacaklılarını ve düşmanlarını araştırırken boşa kürek çekecekti. Gerçek av, o porselen yüzlü dul kadının etrafında dönüyordu.

Aylin masanın üzerindeki ruhsatsız silahını alıp beline taktı. Yekta'yı bulmak için artık o karanlık şantiyede nöbet tutmasına gerek yoktu. Katilin mabedini bulmuştu, şimdi sıra katilin takıntısını gölgelemekteydi.

Bade malikaneden çıkıp o sahte cennetin sokaklarına adım attığı an, karşısında sadece Yekta'nın görünmez korumasını değil; Aylin'in o amansız, karanlık namlusunu da bulacaktı. Kusursuz bir orkide, artık kusursuz bir yeme dönüşmüştü.