Gece yarısını çoktan geçmişti. Ortakent'in o yakıcı sıcağı yerini, denizden esen ve palmiye yapraklarını jilet gibi hışırdatan nemli bir rüzgara bırakmıştı. Malikanedeki gürültülü parti saatler önce bitmiş, dışarıdan gelen o sahte kahkahalar yerini ağır, alkol kokan bir sessizliğe terk etmişti.
Yekta, siyah, bedene oturan kıyafetleri ve deri eldivenleriyle zeytin ağaçlarının gölgesinden ayrılıp duvara yaklaştı. Gündüz ağaç dalıyla ustaca yarattığı o kör nokta, kameranın görüş açısını tamamen felç etmişti. Bir kedi kadar sessiz ve bir gölge kadar akışkan bir şekilde taş duvarı tırmanıp bahçeye atladı.
Çimlere basmadı. Çimlerin üzerindeki sabah çiyinin ayak izini tutacağını bilecek kadar iyi bir bahçıvandı. Havuzun kenarındaki taş mermerleri takip ederek, devasa sürgülü cam kapıya ulaştı. Kilit basit bir alüminyum mandaldı; Yekta cebinden çıkardığı ince çelik tel ile mandalı saniyeler içinde, tek bir "tık" bile duyurmadan açtı.
Salona adım attığında, o ağır viski ve puro kokusu midesini bulandırdı. Bu ev, paha biçilemez tablolar ve heykellerle doluydu ama içi kokuşmuştu. Yekta yavaş adımlarla mutfağa doğru ilerledi.
Adam oradaydı.
Üzerinde sadece ipek bir pantolonla, elinde yarılanmış bir içki şişesiyle mutfak adasına yaslanmış, sızmak üzereydi. Kusursuz bir orkideyi her gün biraz daha çürüten o yabani, zehirli ot.
Yekta, adamın arkasından bir hayalet gibi yaklaştı. Sağ eli cebindeki hilal uçlu çakıya gitti ama aniden duraksadı. Hayır, diye düşündü. Bu domuz, benim kutsal çeliğimi ve şeffaf macunumu hak edecek kadar estetik değil.
Yekta, mutfak tezgahının üzerinde duran, partiden kalma kalın, çelik buz kıracağını sol eliyle kavradı. Adamın arkasında durduğunda, adamın ensesindeki o terli, iğrenç kokuyu aldı. Adam bir şey hissedip sarhoşça arkasını dönmeye çalıştığı o yarım saniyede, Yekta sol kolunu adamın boynuna bir yılan gibi doladı ve nefes borusunu kilitledi. Adam çırpınmaya, elindeki şişeyi düşürmemeye çalışırken, Yekta sağ elindeki buz kıracağını alttan yukarı doğru, adamın böbrek boşluğuna acımasızca, tek bir hamlede sapladı.
Ses yok. Çığlık yok. Sadece adamın boğazından gelen o boğuk, çaresiz hırıltı.
Yekta adamın ağırlığını ustaca göğsünde yumuşatarak onu sessizce yere, mutfağın soğuk seramiklerine yatırdı. Kanın salonun o beyaz halılarına veya kadının "tuvaline" sıçramasını istemiyordu. Adamın gözlerindeki o son, şaşkınlık ve dehşet dolu bakışı izlerken Yekta'nın yüzünde hiçbir duygu kırıntısı yoktu. Sadece bahçesindeki iğrenç bir ayrık otunu söküp atmış bir bahçıvanın soğukkanlılığı vardı.
"Toprak artık daha temiz," diye fısıldadı Yekta adamın kulağına.
Ayağa kalktı, kanlı eldivenlerini cebinden çıkardığı siyah bir bezle sildi ve merdivenlere, asıl hedefine, orkidesinin uyuduğu o üst kattaki yatak odasına doğru yürümeye başladı. Parmakları artık kutsal ritüeli için hilal uçlu çakısındaydı.
Aynı dakikalarda, lüks Ortakent malikanesinden kilometrelerce uzakta, Gümbet'in arka sokaklarındaki o rutubetli oto sanayi sitesinde bambaşka bir karanlık hüküm sürüyordu.
Burası turistlerin bilmediği, lüks yat sahiplerinin asla adım atmadığı; Bodrum'un uyuşturucu, kumar ve yasa dışı göçmen kaçakçılığının döndüğü kalbiydi. Kepengi yarı yarıya inik, içi ağır makine yağı ve ucuz sigara kokan bir kaporta dükkanının içinde, yerel yeraltı dünyasının "ayakçılarından" biri olan Kırık Ziya, karşısındaki sandalyede oturan kadına dehşetle bakıyordu.
Aylin, Kırık Ziya'nın sağ elini masanın üzerine ters bir şekilde sabitlemiş, ruhsatsız silahının siyah namlusunu adamın işaret parmağının tam eklem yerine bastırmıştı.
"Sana son kez soruyorum Ziya," dedi Aylin, sesi o kadar soğuk ve sakindi ki, dükkandaki makine yağı kokusunu bile bastıracak bir ölümcül aura yayıyordu. "Polis değilim. Kelepçem yok, tutanağım yok, kaybedecek hiçbir şeyim yok. Namluyu birazdan kaydırıp parmağını koparacağım, sonra diğerine geçeceğim."
"Abla vallahi bilmiyorum!" diye inledi Ziya, alnından soğuk terler damlarken. "Kim o İzmir'den gelen piskopat, biz ne bilelim? Bizim mekanlara takılmaz öyle adamlar!"
Aylin namluyu adamın parmağına biraz daha ezerek bastırdı. Ziya acıdan inledi. "Bara, pavyona takılmaz zaten. Benim aradığım adam görünmez olmak istiyor. Son bir ayda İzmir'den buraya gelip, kimliksiz veya sahte evrakla belediyeye, taşerona, park bahçelere 'işçi' olarak giren kim var? Sisteme dışarıdan sızan, sessiz bir hayalet arıyorum."
Ziya acıdan nefes nefese kalırken, gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi. "Dur, dur abla! Park bahçeler dedin... Geçen hafta, Yalıkavak'ta bizim malları dağıtan çocuklardan biri söyledi. Belediyenin şantiyesinde İzmir'den yeni transfer bir adam varmış. Soğuk nevale, kimseyle konuşmayan, gölge gibi bir herif... Geceleri şantiyede yatıp kalkıyormuş. Adı Yekta mı, Yekaterina mı öyle bir şey... Vallahi bu kadar biliyorum, sıkma abla!"
Aylin'in gözlerinde o vahşi avcı ışıltısı parladı. İzmir'in sokaklarında elinden kaçırdığı o kibirli katilin ismini, Bodrum'un bu yağlı ve rutubetli sanayi köşesinde bulmuştu.
Silahın namlusunu adamın elinden çekti ve beline taktı. Kırık Ziya titreyerek elini göğsüne çekerken, Aylin siyah deri ceketinin yakasını kaldırdı ve dükkandan dışarı, Bodrum'un karanlık gecesine doğru bir fırtına gibi yürüdü.
Oyun artık tamamen kanunsuzdu ve avın kokusunu almıştı.