İçeriğe geç

İHLAL EDİLMİŞ MABET

Ortakent'teki malikanenin etrafı polis sirenleri ve ambulans ışıklarıyla aydınlanırken, Yekta çoktan Yahşi'nin o zifiri karanlık, ıssız tepelerine dönmüştü. Çakıl taşlarıyla kaplı belediye şantiyesine ana kapıdan değil, paslı iş makinelerinin arkasındaki tel örgülerin yırtık kısmından, bir gölge gibi süzülerek girdi.

Adımlarında telaş yoktu. Yüzündeki ifade, az önce bir adamın böbreğine çelik saplamış bir katilin paniğinden çok uzaktı. O, tapınağına saygısızlık yapıldığını öğrenen öfkeli bir ilah gibiydi. Ruhu, belindeki cihazın verdiği o titreşimli alarm sinyaliyle çoktan kararmıştı.

Soyunma odasının bulunduğu o derme çatma prefabrik yapıya yaklaştı. İçeride ışık yoktu. Rüzgar, aralık kalmış kapıyı gıcırdatarak hafifçe ileri geri sallıyordu. Yekta elini cebine attı, hilal uçlu çakısının soğuk kabzasını kavradı ve içeri adımını attı.

Hava ağır ve rutubetliydi. El fenerini açıp ince, keskin ışığı sıradaki dolapların üzerinde gezdirdi. Işık, en sondaki dolabına vurduğunda durdu.

Yepyeni asma kilit, ortadan ikiye kırılmış bir şekilde beton zeminde yatıyordu. Dolabın kapağı ise hafifçe aralıktı.

Yekta çakısını sıkıca tutarak kapağı tamamen açtı. Fenerin ışığı içeriye doldu. Fosforlu yeleği, temizlenmiş botları, özel kavisli budama aletleri ve en üst raftaki o küçük şeffaf poşet içindeki kurutulmuş orkide yaprakları... Hepsi oradaydı. Hiçbir şey çalınmamıştı.

Ancak Yekta'nın o hastalıklı, simetri takıntılı zihni için eksik olan şey eşya değil, "kusursuzluktu". Yeleğin katlanma açısı milimetrik olarak bozulmuştu. Orkide poşeti, bıraktığı noktadan yarım santim daha sağda duruyordu. Biri onun zihnine, onun gizli krallığına parmaklarıyla dokunmuş, o kusursuz simetriyi kirletmişti.

İçindeki narsist öfke bir an için alevlendi, boynundaki damarlar belirginleşti. Ancak bu öfke, saniyeler içinde yerini buz gibi bir analitik düşünceye bıraktı.

Kim? diye sordu kendi kendine.

Sıradan bir hırsız olsaydı, o pahalı İsveç çeliği budama makaslarını anında cebine atardı. Bodrum polisi olsaydı, şantiyeyi sarar, kapıya sarı şerit çeker ve dolabı delil torbasına koyardı. Yerel serseriler veya uyuşturucu bağımlıları ise asma kilidi bu kadar tek ve net bir darbeyle kıracak kadar profesyonel değildi. Kilit, merminin değil, ağır bir silah kabzasının vahşi darbesiyle parçalanmıştı.

"İzmir," diye fısıldadı Yekta karanlığın içinde. Sesinde korku değil, tuhaf, sapkın bir heyecan vardı.

Aylin. O inatçı, kuralları ezip geçen, rozetini masaya fırlatan komiser. Yekta, Emniyet binasının etrafında onu uzaktan birkaç kez izlemişti. Aylin'in gözlerindeki o yırtıcı ateşi, o "av köpeği" inadını biliyordu. Bodrum'un o aptal, burnu havada milyarderleri ya da tembel polisleri onun kim olduğunu asla bulamazdı. Ama Aylin... O, gökyüzüne bakmayı bırakıp toprağı, çamuru ve karanlığı eşelemeye başlamıştı. Ve sonunda Yekta'nın ayak izini bulmuştu.

Yekta yavaşça uzanıp orkide yapraklarının olduğu poşeti aldı ve cebine koydu. Dolabın kapağını sakince kapattı.

Kusursuz planı artık değişmişti. Sadece Bade'yi o kokuşmuş hayattan çekip almakla kalmayacak; aynı zamanda mabedini kirleten bu rozetsiz avcıya unutulmaz bir ders verecekti. Aylin, katilin peşinde olduğunu sanıyordu. Oysa Yekta, onu çoktan kendi labirentine, kendi kanlı bahçesine davet etmişti.

"Hoş geldin, Komiser," dedi Yekta, karanlık şantiyenin ortasında gülümserken. "Bakalım budanmaya ne kadar dayanıklısın."