Zeytinliğin içindeki o karanlık, asırlık ağaçların fısıltılarıyla doluydu. Aylin, elindeki taktiksel fenerin dar ışığını kuru toprakta parlayan taze kan damlalarının üzerinde gezdirerek ilerliyordu. Nefes nefeseydi ama yüzünde zaferin o vahşi sarhoşluğu vardı. Yıllardır sistemin içinde saklanan o hayalet, şimdi bacağından vurulmuş, kan kaybeden çaresiz bir hayvana dönüşmüştü.
Kan izi, zeytinliğin derinliklerinde, otların arasına gizlenmiş eski, harabe halindeki bir taş sarnıca doğru gidiyordu. Sarnıcın yıkık dökük taş duvarının hemen dibinde, toprağın üzerinde yoğun, adeta göllenmiş bir kan birikintisi vardı. Kan izi sarnıcın içine doğru, o karanlık kuyuya iniyordu.
Aylin gülümsedi. Silahını iki eliyle sımsıkı kavrayıp, feneri sarnıcın karanlık ağzına doğru tuttu. "Kaçacak yerin kalmadı bahçıvan!" diye bağırdı, sesi gecenin sessizliğini yırtarak. "O kuyunun dibinde, kendi kanında boğulacaksın!"
Fenerin ışığı kuyunun dibini taradı.
Kuru yapraklar, çamur ve... Yekta'nın siyah ceketinden koparılmış, kana bulanmış bir kumaş parçası. Ama Yekta orada değildi.
Aylin'in zihnindeki o zafer çığlığı, saniyeler içinde dondurucu bir dehşete dönüştü. Tuzağa düşmüştü. Kan izi sarnıca girmiyordu; sadece oraya kadar akıtılmış ve yanıltıcı bir iz bırakılmıştı.
Aylin silahını hızla yukarı kaldırmak istedi ama çok geçti.
Yekta, sarnıcın hemen yanındaki devasa, gövdesi oyulmuş zeytin ağacının karanlık oyuğundan bir hayalet gibi dışarı kaydı. Bacağından akan kanı kemeriyle sımsıkı boğmuş, acıyı zihninin o karanlık mahzenine kilitlemişti. Bedeni yaralıydı ama zihni kusursuz bir makine gibi çalışıyordu. Aylin feneri kuyuya tuttuğu o saliselik kör noktada, Yekta arkasından ölümcül bir sessizlikle yükseldi.
Aylin hızla arkasını dönmeye, tetiği çekmeye çalıştı. Fakat Yekta'nın sol eli, Aylin'in silahı tutan bileğini çelik bir mengene gibi kavradı ve silahın yönünü havaya çevirdi. Aynı saniye içinde, Yekta'nın sağ elindeki o paha biçilemez İsveç çeliğinden hilal uçlu çakı, karanlığı kusursuz bir kavisle yardı.
Çelik, Aylin'in deri ceketinin yakasının hemen üzerinden, boynunun sol tarafındaki şahdamarına milimetrik bir kusursuzlukla saplandı.
Tek bir hamle. Pürüzsüz, derin ve kesin.
Aylin'in parmakları silahın kabzasında gevşedi. Gözleri, karşısındaki o solgun, soğuk ve tanrısal yüze kilitlendi. Yekta'nın gözlerinde ne bir öfke ne de bir nefret vardı; sadece çürümüş bir dalı budayan bir sanatçının o hastalıklı, sakin tatmini okunuyordu.
"Sen orman yangınıydın," diye fısıldadı Yekta, çeliği yavaşça geri çekerken. "Ama burası benim bahçem."
Aylin'in dizleri bağından çözüldü. Ağzından kan süzülürken tek bir kelime bile edemedi. Rozetsiz komiser, Ege'nin soğuk ve kuru toprağına, o çok nefret ettiği çamurun içine yüzükoyun yığıldı. Gözlerindeki o yırtıcı ateş titredi, zayıfladı ve Ege'nin karanlığında sonsuza dek söndü.
Yekta, kanlı çakısını yavaşça Aylin'in deri ceketine silip temizledi. Yaralı bacağının acısı şimdi geri gelmişti ama dudaklarında o kusursuz, karanlık tebessüm vardı. Nefes nefese gökyüzüne, bulutların arasından sızan aya baktı.
İzmir'in inadı, Bodrum'un sahte cennetinde toprağa karışmıştı. Bahçıvan hayatta kalmış, en inatçı yabani otu söküp atmış ve orkidesini sonsuza dek güvence altına almıştı.