İçeriğe geç

Geri sayım

12. BÖLÜM

Takvim hızla ilerliyordu.

Fuarın açılışına iki hafta kalmıştı.

İstanbul bunu hissediyordu.

Özellikle Tarihî Yarımada.

Sultanahmet çevresinde artık sıradan günlerin ritmi kalmamıştı.

Sabahın erken saatlerinden gecenin ilerleyen saatlerine kadar aynı manzara tekrarlanıyordu:

Güvenlik araçları…

Kontrol noktaları…

Sivil ekipler…

Yabancı heyetler…

Teknik personel…

Ve dünyanın farklı ülkelerinden gelen onlarca uzman.

Yerebatan Sarnıcı ise her geçen gün biraz daha değişiyordu.

Bir zamanlar karanlık suların ve yüzlerce yıllık sütunların hüküm sürdüğü o tarihî yapı, şimdi dünyanın en pahalı mücevherlerini ağırlayacak devasa bir sergi alanına dönüşmüştü.

Stantlar tamamlanmak üzereydi.

Özel aydınlatmalar tek tek deneniyor, vitrinler kontrol ediliyor, her taşın sergileneceği açı bile önceden hesaplanıyordu.

Elmasların yalnızca korunması değil, kusursuz görünmesi de gerekiyordu.

Işık, her taşın yüzeyine farklı açıyla vuruyor; kimi zaman küçücük bir pırlanta bile sütunların arasındaki karanlığı yaracak kadar parlak görünüyordu.

Yerebatan artık iki ayrı dünyayı aynı anda taşıyordu.

Binlerce yıllık tarih…

Ve milyarlarca dolarlık servet.

Güvenlik katman katman örülmüştü.

Fuar alanına girecek herkes haftalar öncesinden kayıt altına alınmıştı.

Personel kartları hazırlanmış, görev alanları belirlenmiş, kimlerin hangi saatlerde hangi bölgelere girebileceği tek tek tanımlanmıştı.

Bir kişinin yetkisi birkaç metre ötede sona erebiliyordu.

Hiç kimse yalnızca “tanındığı” için serbestçe hareket edemeyecekti.

Unvan önemli değildi.

Akademisyen…

Din görevlisi…

Şirket yöneticisi…

Bürokrat…

İzin yoksa giriş de yoktu.

Açılıştan kısa süre önce yetkiler tamamen kilitlenecekti.

Son dakikada isim eklemek neredeyse imkânsız hâle gelecekti.

Emniyet birimleri bununla da yetinmiyordu.

Olası yangınlar…

Tahliye senaryoları…

Elektrik kesintileri…

Sağlık problemleri…

Kalabalık hareketleri…

Hepsi defalarca prova ediliyordu.

Kâğıt üzerinde hiçbir boşluk bırakılmamıştı.

Ve işte tam da bu yüzden herkes kendinden emindi.

Fuarda sergilenecek ilk mücevherlerin İstanbul’a getirileceği gün yaklaşırken şehirdeki hareketlilik daha da arttı.

Firmaların yöneticileri son kontroller için yeniden İstanbul’a gelmeye başladılar.

Yerebatan’ın içinde dolaşıyor, hazırlanan vitrinleri inceliyor, Türk güvenlik yetkililerinden bilgi alıyorlardı.

Bazıları açıkça şaşkınlığını gizleyemiyordu.

Beklediklerinden çok daha kapsamlı bir sistem kurulmuştu.

Bir şirket yöneticisi, inceleme sonunda yanındaki görevliye şöyle dedi:

“Bundan daha güvenlisi ancak mücevherleri göstermemek olur.”

Görevli gülümsedi.

Ama aslında bu söz, herkesin ortak düşüncesini anlatıyordu.

Yerebatan aşılmaz görünüyordu.

Aynı günlerde Profesör Tarek’in hayatı dışarıdan bakıldığında tamamen normaldi.

Kazı alanına gidiyor.

Üniversitedeki toplantılara katılıyor.

Öğrencileriyle ilgileniyor.

Raporlarını inceliyordu.

Fakat gün içinde defalarca telefonu eline alıyor, herhangi bir yeni mesaj olup olmadığına bakıyordu.

Henri ile Kevin çok az yazıyordu.

Bu bilinçli bir tercihti.

Son mesaj hâlâ aynıydı:

Her şey sakin. Bekliyoruz.

Tarek bazen bu iki kelimelik cümlenin kendisini rahatlatıp rahatlatmadığını anlayamıyordu.

Sessizlik iyi miydi?

Yoksa yaklaşan bir fırtınanın habercisi mi?

Kevin’in sözünü hatırlıyordu:

“Takvim bizi yönetmeye başlarsa hata yaparız.”

Profesör bunun doğru olduğunu biliyordu.

Ama beklemek, çoğu zaman hareket etmekten daha zordu.

Açılışa on dört gün kala ilk büyük sevkiyat İstanbul’a ulaştı.

Dünyanın en değerli taşlarından bazıları özel koruma altında şehre getirildi.

Bu an, organizasyon için gerçek dönüm noktasıydı.

O güne kadar korunan şey bir yapıydı.

Şimdi ise servetin kendisi geliyordu.

Taşlar özel kasalar içinde sarnıca ulaştırıldı.

Girişte işlemler tekrarlandı.

Mühürler kontrol edildi.

Belgeler karşılaştırıldı.

Yetkililer birbirlerine imza karşılığı teslim yaptı.

Her parça kayıt altındaydı.

İlk kasa sarnıca indirildiğinde orada bulunanların bir kısmı istemeden sustu.

Binlerce yıllık sütunların arasında modern çağın en değerli taşları ilerliyordu.

Garip bir görüntüydü.

Tarih sanki serveti sessizce seyrediyordu.

Yusuf Efendi o gün Ayasofya tarafındaydı.

Yerebatan çevresindeki olağanüstü hareketliliği uzaktan görebiliyordu.

Güvenlik bariyerleri…

Görevliler…

Yabancı plakalı araçlar…

Basın mensupları…

Bir an durup kalabalığı izledi.

Sonra bakışları istemsizce zemine kaydı.

İnsanların çoğu yukarıya bakıyordu.

Kameralara.

Araçlara.

Sarnıcın girişine.

Kimse birkaç metre altlarında ne olduğunu düşünmüyordu.

Yusuf Efendi’nin zihninde tek bir soru vardı:

“Doğru mu yapıyoruz?”

Bu soru son günlerde giderek daha sık gelmeye başlamıştı.

Ama hemen ardından başka bir düşünce beliriyordu.

Henüz geri dönülmez bir şey yapılmamıştı.

Onlar da bunu özellikle böyle istemişlerdi.

Her aşamada durabilme hakkı.

Belki de en önemli güvence buydu.

İlk mücevherler stantlara yerleştirildiğinde Kevin ekranının başındaydı.

Henri de başka bir ülkeden bağlantıdaydı.

Konuşmaları kısaydı.

“Başladı.”

“Görüyorum.”

“Bir şey yapıyor muyuz?”

“Hayır.”

Henri birkaç saniye sustu.

“Yine mi bekliyoruz?”

Kevin sandalyesine yaslandı.

“Özellikle şimdi.”

“Niye?”

“Çünkü herkes en dikkatli hâlinde.”

Henri kabul etti.

Kevin ekrana bakmayı sürdürdü.

“Bizim için şu anda önemli olan yalnızca değişimi görmek.”

“Ne değişimi?”

“İnsanların ritmini.”

Açılışa on üç gün kaldığında dünya medyasının ilgisi daha da arttı.

Televizyon kanalları İstanbul’dan canlı yayınlara başlamıştı.

Yerebatan Sarnıcı’nın görüntüleri dünya çapında dönüyor, mücevherlerin toplam değerine ilişkin rakamlar tekrar tekrar veriliyordu.

Oteller dolmuştu.

Tarihî Yarımada’nın çevresindeki küçük işletmeler bile yabancı gazetecilerle doluydu.

Bazı yayın kuruluşları ekipleri için geçici alanlar kurmuştu.

Kameralar artık şehrin her köşesindeydi.

Tarek televizyonda canlı görüntüleri izlerken bir ayrıntı dikkatini çekti.

Kalabalık arttıkça kontrol de zorlaşıyordu.

Ama aynı zamanda gözetim de artıyordu.

Bu iki durum birbirini dengeliyor gibiydi.

İnsan kalabalığı bir taraftan karmaşa yaratıyor, diğer taraftan yüzlerce gözün aynı bölgede olmasını sağlıyordu.

Profesör ekranı kapattı.

Bu ayrıntının ne anlama geldiğini düşünmek istemedi.

Teknik kısmı Henri ile Kevin’e bırakmıştı.

Ve böyle kalacaktı.

Açılışa on iki gün.

Sonra on bir.

Sonra on.

Her geçen gün ekip üzerindeki görünmez baskı biraz daha artıyordu.

Hamid de Profesördeki değişimi fark etmişti.

Bir sabah kazı alanında yanına gelip sessizce sordu:

“Beklediğiniz gün yaklaşıyor mu hocam?”

Tarek ona baktı.

“Ne günü?”

Hamid gülümsedi.

“Bilmiyorum.”

Sonra omuz silkti.

“Ama siz biliyorsunuz.”

Profesör bir süre cevap vermedi.

“Henüz karar verilmiş bir şey yok.”

Hamid başını salladı.

“Bu daha iyi.”

“Neden?”

“Karar verildiği anda insan ona doğru yürümeye başlar.”

Profesör dikkatle dinledi.

Hamid devam etti:

“Karar verilmediyse hâlâ geri dönme yolu vardır.”

Bu söz Tarek’in zihninde kaldı.

Açılışa dokuz gün kala gecenin geç saatlerinde Tarek’in telefonu titreşti.

Kevin’den mesaj gelmişti.

Profesör hemen açtı.

Mesaj çok kısaydı:

İlk değerlendirme tamamlandı. Konuşmamız lazım.

Tarek’in kalbi hızlandı.

Aramak üzereydi.

Sonra vazgeçti.

Kevin birkaç saniye sonra ikinci mesajı gönderdi.

Acil değil. Yarın.

Profesör derin bir nefes aldı.

Telefonu masaya bıraktı.

Bir süre odanın içinde dolaştı.

Yarın…

Bu kelime bir anda çok uzun bir süre gibi gelmişti.

Ertesi gün yapılan görüşmeye yalnızca Tarek, Henri ve Kevin katıldı.

Kevin doğrudan konuya girdi.

“Şimdiye kadar gördüğümüz hiçbir şey bizi şaşırtmadı.”

Tarek bunun iyi haber olup olmadığını anlamadı.

“Bu ne demek?”

“Güvenlik çok güçlü.”

Profesör başını salladı.

“Bunu zaten biliyorduk.”

Kevin devam etti:

“Ve düşündüğümüzden daha disiplinli.”

Tarek birkaç saniye sustu.

“Yani?”

Kevin gözlerinin içine baktı.

“Yani hâlâ yapılabilir demiyorum.”

Tarek şaşırdı.

Henri de sessizdi.

“Peki ne diyorsun?”

“Henüz erken.”

Profesör sandalyesine yaslandı.

“Dokuz gün kaldı.”

Kevin’in cevabı değişmedi.

“Biliyorum.”

“Ne zamana kadar bekleyeceğiz?”

Kevin birkaç saniye sustu.

“Bize bir şey gösterene kadar.”

“Kim?”

Kevin hafifçe gülümsedi.

“İnsanlar.”

Görüşme sona erdiğinde Tarek hem rahatlamış hem daha fazla gerilmişti.

Kevin hâlâ acele etmiyordu.

Bu iyi bir şeydi.

Ama takvim gerçekten daralıyordu.

Profesör pencereden dışarı baktı.

Dünya Mücevher Fuarı’na yalnızca dokuz gün kalmıştı.

Milyarlarca dolarlık servet çoktan İstanbul’a ulaşmaya başlamıştı.

Yerebatan’da her şey yerli yerine oturuyordu.

Ve yerin altında küçük emanet hâlâ sessizce bekliyordu.

Henüz hiçbir şey değişmemişti.

Henüz hiç kimse tehlikede değildi.

Henüz geri dönüş mümkündü.

Ama Tarek ilk kez şunu açıkça hissetti:

Takvimde azalan yalnızca günler değildi.

Karar vermek için sahip oldukları zaman da azalıyordu.

Gece olduğunda not defterini açtı.

Tek bir cümle yazdı:

Geri sayım, zamana değil; karara doğrudur.

Kalemi bıraktı.

İstanbul’da açılışa dokuz gün vardı.

Ve hâlâ hiç kimse, dokuzuncu günün sonunda ne olacağını bilmiyordu.