10. BÖLÜM
Yusuf Efendi İstanbul’a döndükten sonraki ilk iki gün hiçbir şey yapmadı.
Emanet hâlâ odasındaki kilitli çekmecede duruyordu.
Her sabah işe geliyor, Ayasofya’daki görevlerini yerine getiriyor, ziyaretçilerle ilgileniyor, öğrencilerle konuşuyor, esnafla çay içiyordu.
Dışarıdan bakıldığında hayatında değişen hiçbir şey yoktu.
Ama odasına her girdiğinde gözleri istemsizce çekmeceye kayıyordu.
Orada küçücük bir nesne duruyordu.
Ve Yusuf Efendi, o nesnenin artık yalnızca bir cihaz olmadığını biliyordu.
Bir kararın somut hâliydi.
Üçüncü günün akşamında odasında yalnız kaldı.
Kapının kapanmasının ardından uzun süre masasından kalkmadı.
Sonra çekmeceyi açtı.
Cihazı avucuna aldı.
Bir süre baktı.
Tarek’in sözlerini hatırladı.
“Birine zarar vermeyecek.”
Kevin’in söylediklerini hatırladı.
“Yalnızca çevresini anlamamıza yardımcı olacak.”
Ama kendi içindeki ses hâlâ susmamıştı.
Bir insanın bir şeyi yapabiliyor olması, onu yapması gerektiği anlamına gelir miydi?
Yusuf Efendi cihazı yeniden masaya bıraktı.
Ayağa kalktı.
Pencerenin önüne yürüdü.
Ayasofya Meydanı gecenin ışıkları altındaydı.
Biraz ileride Yerebatan Sarnıcı…
Binlerce turistin gezdiği, milyonlarca insanın fotoğraflarını gördüğü o yapı.
Ama onların bilmediği başka bir Yerebatan vardı.
Taşların altında.
Haritaların dışında.
Sessizliğin içinde.
Yusuf Efendi derin bir nefes aldı.
“Emanet…”
Kelimeyi kendi kendine tekrarladı.
Sonra cihazı cebine koydu.
Kararını vermişti.
Gece ilerlediğinde çevredeki hareketlilik azaldı.
Yusuf Efendi yıllardır bildiği koridorlardan geçti.
Her adım tanıdıktı.
Ama o gece aynı taşlar farklı görünüyordu.
Ayak sesleri ona normalden daha yüksek geliyordu.
Bir noktada durdu.
Dinledi.
Sessizlik.
Yalnızca uzaktan gelen su sesi.
Bir damla düştü.
Ardından bir tane daha.
Taş duvarların arasından soğuk bir hava geçiyordu.
Yusuf Efendi ilerledi.
Sarnıca yakın eski bölümlerin birinde, daha önce parşömenlerle karşılaştırdıkları noktaya ulaştı.
Burada hiçbir olağanüstülük görünmüyordu.
Eski taş.
Karanlık.
Nem.
Ve yüzyılların sessizliği.
Yusuf Efendi birkaç saniye durdu.
Sonra cebindeki emaneti çıkardı.
Onu önceden belirledikleri, dikkat çekmeyen noktaya bıraktı.
Ne bir duvar kırıldı.
Ne bir taş yerinden söküldü.
Ne de dışarıdan bakıldığında fark edilebilecek bir iz kaldı.
Her şey birkaç dakika içinde bitti.
Ama Yusuf Efendi oradan hemen ayrılmadı.
Olduğu yerde kaldı.
Bir süre karanlığa baktı.
İçinde garip bir his vardı.
Sanki o küçük nesneyi taşların arasına değil, tarihin içine bırakmıştı.
Sonunda geri döndü.
Koridordan uzaklaşırken arkasına bakmadı.
Ofisine ulaştığında sandalyesine oturdu.
Ellerini masanın üzerine koydu.
Bir süre kıpırdamadı.
Kalbi hızla atmıyordu.
Panik yoktu.
Ama içinde ağır bir sessizlik vardı.
Telefonunu eline aldı.
Tarek’i aramak istedi.
Sonra vazgeçti.
Doğrudan söylemek istemiyordu.
Bir süre düşündü.
Bekledi.
Profesörün aramasının daha doğal olacağına karar verdi.
Yaklaşık yarım saat sonra telefon çaldı.
Ekranda Tarek’in adı vardı.
Yusuf Efendi hafifçe gülümsedi.
Aramayı açtı.
“Selamünaleyküm hocam.”
“Aleykümselam Yusuf. Nasılsın?”
“Çok şükür. Siz nasılsınız?”
“İyiyim. Yolculuk sonrası biraz yorgunluk oldu ama geçti.”
Bir süre Umre’den konuştular.
Orada tanıştıkları insanlardan…
Yapılan sohbetlerden…
Kahire’ye dönen heyetten…
Konuşma tamamen doğal ilerliyordu.
Sonra Yusuf Efendi sakin bir sesle söyledi:
“Ayasofya’daki arkadaşlara gönderdiğiniz zemzemleri dağıttım hocam.”
Tarek sustu.
Yusuf Efendi devam etti:
“Emanet de yerine ulaştı.”
Profesör birkaç saniye cevap vermedi.
Sonra sesi geldi.
“Allah razı olsun Yusuf.”
“Görevimiz hocam.”
“İçimi rahatlattın.”
Yusuf Efendi gözlerini kapattı.
“İnşallah hayırlı olur.”
Tarek bu cümlenin anlamını çok iyi anlamıştı.
“İnşallah.”
Başka hiçbir şey söylemediler.
Gerek de yoktu.
Her şey söylenmişti.
Hiçbir şey açık edilmemişti.
Telefon kapandı.
Aynı dakikalarda yüzlerce kilometre ötede Kevin bilgisayarının başındaydı.
Henri de uzaktan sisteme bağlıydı.
Saatlerdir bekliyorlardı.
Henri ekrana bakarken sordu:
“Bir şey var mı?”
Kevin başını iki yana salladı.
“Henüz yok.”
Dakikalar geçti.
Ekrandaki görüntüler değişmedi.
Sonra küçük bir işaret belirdi.
Kevin öne doğru eğildi.
Henri’nin sesi değişti.
“Bu o mu?”
Kevin cevap vermedi.
Birkaç saniye boyunca yalnızca ekrana baktı.
Sonra sandalyesine yaslandı.
“Evet.”
Henri derin bir nefes verdi.
“Yerine ulaşmış.”
Kevin başını salladı.
“Ulaşmış.”
İkisi de bir süre konuşmadı.
Çünkü o ana kadar yaptıkları her şey teori sayılabilirdi.
Haritalar…
Konuşmalar…
Hesaplar…
İhtimaller…
Artık ilk kez, İstanbul’un altında sessizce çalışan gerçek bir halka vardı.
Henri heyecanla sordu:
“Ne görüyorsun?”
Kevin sakin kaldı.
“Şimdilik sadece bekliyoruz.”
“Hiçbir şey yapmayacak mıyız?”
“Hayır.”
Henri şaşırdı.
Kevin devam etti:
“Bize en çok lazım olan şey veri değil.”
“Ne?”
“Ritim.”
Henri sustu.
Kevin ekrana baktı.
“Oranın nasıl yaşadığını anlamamız gerekiyor.”
Günler boyunca hiçbir müdahale olmadı.
Kevin ile Henri yalnızca izledi.
Sarnıcın çevresindeki hareketlilik…
Yoğun saatler…
Sessiz saatler…
Hazırlıkların temposu…
Kevin hiçbir şeyi zorlamadı.
Henri birkaç kez sabırsızlandı.
“Bu kadar beklemek zorunda mıyız?”
Kevin her seferinde aynı cevabı verdi:
“Evet.”
“Neden?”
“Çünkü bir yere girmekten daha zor olan şey, oraya aitmişsin gibi davranmaktır.”
Henri bu cevabı her seferinde biraz daha iyi anladı.
Onların en büyük avantajı teknoloji değildi.
Sabırdı.
İstanbul’da ise fuar hazırlıkları giderek hızlanıyordu.
Yerebatan Sarnıcı artık tarihî bir mekândan çok, devasa bir organizasyon alanına dönüşmüştü.
Stantların büyük bölümü tamamlanmıştı.
Işık testleri yapılıyor, personel eğitimleri sürüyor, güvenlik ekipleri senaryolar üzerinden tekrar tekrar prova yapıyordu.
Her firma kendi değerli taşlarının nasıl korunacağını ayrıca denetliyordu.
Herkes aynı soruyu soruyordu:
“Bir açık var mı?”
Ve her seferinde aynı cevap veriliyordu:
“Yok.”
Bu cevap organizatörleri rahatlatıyordu.
Fakat Yusuf Efendi rahat değildi.
Her Yerebatan’ın önünden geçtiğinde artık yerin altında çalışan küçük emaneti düşünüyordu.
Bir gün kendi kendine şöyle dedi:
“İnsan bildiği şeyden korkmuyor.”
Sonra durdu.
“Asıl korku, başladığı şeyin nereye varacağını bilmemek.”
Bir hafta sonra Kevin ilk ciddi değerlendirmesini yaptı.
Henri ile uzun bir görüşme gerçekleştirdi.
Tarek toplantının yalnızca başında vardı.
Kevin özellikle ayrıntıya girmedi.
“Hocam,” dedi, “şu ana kadar olağan dışı bir durum yok.”
Tarek rahatladı.
“Yani?”
“Yani hiçbir şey yapmıyoruz.”
Profesör kaşlarını kaldırdı.
Kevin gülümsedi.
“Bazen en doğru hareket, hareketsizliktir.”
Tarek hafifçe başını salladı.
“Ne kadar bekleyeceğiz?”
“Gerektiği kadar.”
“Takvim daralıyor.”
“Biliyorum.”
Kevin’in sesi sakindi.
“Takvim bizi yönetmeye başlarsa hata yaparız.”
Bu cümle Tarek’in hoşuna gitmişti.
“Peki ne zaman karar vereceğiz?”
Kevin cevap vermeden önce Henri’ye baktı.
Sonra yeniden Profesöre döndü.
“Oranın ritmini ezberlediğimiz zaman.”
O gece Tarek odasına döndüğünde yatağa girmedi.
Pencerenin önünde oturdu.
Kahire’nin ışıklarını seyretti.
Yusuf Efendi’nin taşıdığı emanet artık yerine ulaşmıştı.
Henri ve Kevin kendi dünyalarında çalışıyordu.
Kendisi ise bekliyordu.
Hayatı boyunca kazılarda bunu öğrenmişti.
Toprak acele eden insanı sevmezdi.
Bir tabakayı yanlış zamanda kaldırırsanız, altında ne olduğunu sonsuza kadar kaybedebilirdiniz.
Belki bu iş de aynıydı.
Sabır.
Dikkat.
Ve doğru zaman.
Profesör not defterini açtı.
Tek bir cümle yazdı:
Bir planın ilk başarısı, kimsenin onun başladığını fark etmemesidir.
Defteri kapattı.
İstanbul’da gece yarısı geçmişti.
Yerebatan Sarnıcı’nın çevresi sessizleşmişti.
Gündüz binlerce insanın yürüdüğü sokaklarda artık birkaç görevli ve devriye dışında kimse yoktu.
Yeraltındaki taşlar ise her zamanki gibi sessizdi.
Ama bu kez o sessizliğin içinde yeni bir şey vardı.
Küçük.
Görünmez.
Ve sabırlı.
Yüzyıllardır hiçbir elektronik sesin ulaşmadığı karanlıkta, ilk kez çok zayıf bir işaret yanıp söndü.
Bir kez.
Sonra söndü.
Yukarıda kimse fark etmedi.
Sarnıç uyuyor gibiydi.
Fakat çok derinlerde…
Bir nabız atmaya başlamıştı.