İçeriğe geç

2. BÖLÜM

Merhabalar. Uzun ve hareketli bir bölüm oldu. Bölüme başlamadan beğeninize, başladıktan sonra da yorumlarınıza talibim efendim :')

***

11 Yıl Önce...

Karanlık bir odanın ortasında, sert ve soğuk bir sandalyeye oturtulmuştum. El ve ayak bileklerim kalın iplerle sıkıca bağlanmıştı. İplerin tenime gömülmesine aldırmadan kurtulmaya çalışıyordum. Her çırpınışımda düğümler biraz daha sıkılaşıyor, bileklerimdeki acı giderek keskinleşiyordu.

Yine de çabalıyordum. Bedenimi öne doğru atıyor, sandalyeyi sarsıyor, ayağa kalkabilmek için bütün gücümle direniyordum. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım, beni oraya bağlayan görünmez bir güç varmış gibi yerimden kıpırdayamıyordum.

"Bana yapacağınız hiçbir şey sizi kurtarmayacak, orospu çocukları!" diye haykırdım. Sesim karanlık odanın duvarlarına çarpıp yankılandı. "Yaptıklarınızın bedelini ödeyeceksiniz! Hepiniz! Duyuyor musunuz beni? Hepiniz er ya da geç belanızı bulacaksınız!"

Öfkeden titriyordum. Tam bu sırada arkamda bir hareketlilik hissettim.

Yüzünü göremediğim bir adam, omuzlarımdan kavrayarak sırtımı sertçe geriye itti. Başım istemsizce arkaya savruldu. Sandalyenin sırtlığına çarpan bedenimden boğuk bir inilti yükseldi. Kurtulmak için yeniden doğrulmaya çalıştım ama başka bir çift el beni yerimde tuttu.

Göğsümün ve belimin üzerinden geçirilen kalın kemerleri sıktılar. Her tokada hareket alanım biraz daha daraldı. "Bırakın beni!" diye bağırdım. "Bırakın dedim Allah'ın cezası pislikler!"

Başımın üzerine ağır, soğuk bir metal cihaz yerleştirdiler. Metal, şakaklarıma değdiği anda bütün bedenim kasıldı. Ne olduğunu anlamak için başımı oynatmaya çalıştım ama kayışlarla sabitlenmiştim. Başımın iki yanındaki baskı giderek arttı. Nefesim kesik kesik çıkmaya başladı. Gözlerimden süzülen yaşlar yanaklarıma, oradan da boynuma doğru ilerliyordu.

Korkuyordum.

Bunu kendime itiraf etmekten nefret ediyordum ama korkuyordum. Çünkü burada bana ne yapacaklarını bilmiyordum. Üstelik beni buraya getirenlerin yalnızca bedenime zarar vermek istemediğini hissediyordum. Benden daha fazlasını almaya hazırlanıyorlardı. Belki de bir daha asla geri alamayacağım bir şeyi..

Karanlığın içinden bir kadın sesi yükseldi. "Sizce bu, gördüklerini unutmasını sağlayacak mı?" Bu sesi tanıyordum.

Bir adam cevap verdi. Onun sesi de yabancı değildi. "Sadece gördüklerini değil," dedi sakince. "Bugünden itibaren tüm hayatını unutacak. Kim olduğunu, geçmişini, kime güvenmesi gerektiğini, kimden korkması gerektiğini... Her şeyi."

Bir anlığına nefes almayı unuttum.

Her şeyi mi?

"Hayır..." Dudaklarım titredi. Başımı kurtarmaya çalıştım ama metal cihaz kafatasıma daha sıkı bastırıldı. "Hayır, lütfen..."

Az önce tehditler savuran, onlara meydan okuyan ben gitmişti. Sesim küçülmüş, öfkemin yerini tarif edemediğim bir dehşet almıştı. Artık yalnızca bedenimi değil, beni ben yapan her şeyi kaybetmekten korkuyordum.

Anılarımı...

Sevdiklerimi...

Kendimi...

"Bunu yapamazsınız!" diye bağırdım. "Duyuyor musunuz? Bunu bana yapamazsınız! Öldürün beni!"

Kimse cevap vermedi.

Bir düğmeye bastılar. Sonra cihazdan ince, keskin bir ses yükseldi.

İlk anda başımın içinden geçen şeyin ne olduğunu anlayamadım. Sanki kafatasımın ardında görünmez bir kıvılcım çakmış, ardından o kıvılcım bütün bedenimi saran korkunç bir ateşe dönüşmüştü. 

Şakaklarımda başlayan baskı bir anda dayanılmaz bir acıya dönüştü. Dişlerimi sıktım ama çenemin kontrolünü kaybetmek üzereydim. Kaslarım istemsizce gerildi, parmaklarım yumruk hâlinde kıvrıldı. Bütün bedenim, görünmez bir el tarafından içten içe parçalanıyormuş gibi sarsıldı.

Çığlığım boğazımdan kopup çıktı.

Başımı iki yana çevirmek istedim. Kaçmak, cihazı üzerimden atmak, bir yere tutunmak istedim. Fakat kayışlar beni sandalyeye çivilemişti. Her hareketim acıyı daha da keskinleştiriyor, her nefes alışım göğsümde yeni bir sıkışmaya dönüşüyordu.

Bir uğultu kulaklarımı doldurdu. Odanın içindeki sesler birbirine karıştı. Kadının sesi uzaklaştı, adamın sözleri anlamsız hecelere dönüştü. Gözlerimin önünde beyaz ışıklar patlıyor, sonra her şey yeniden karanlığa gömülüyordu. Başımın içinde bir şeylerin kırıldığını hissediyordum. Birbirine sımsıkı bağlanmış anılarım, düşüncelerim ve yüzler parçalanıyor; zihnimin içinde tutunacak tek bir dal bile kalmıyordu.

Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyordum. Birkaç saniye mi, dakikalar mı? Artık hiçbir şeyin anlamı yoktu. Yalnızca acı vardı. Her şeyi kaplayan, düşünmeme izin vermeyen, nefesimi ve bilincimi elimden almaya çalışan bir acı.

Bir an annemin yüzünü gördüğümü sandım. Sonra görüntü dağıldı. Bir ses duydum ama kime ait olduğunu çıkaramadım. Zihnimin karanlık koridorlarında bir kapı aralandı; arkasında ne olduğunu göremeden kapandı. Bir başka kapı açıldı, ardından o da yok oldu. Hatırlamaya çalıştıkça her şey daha da bulanıklaşıyordu.

Ben kimim?

Bu soru zihnimde yankılandığında, cevabını bildiğimden artık emin değildim.

Acı, bedenimi ve zihnimi birbirinden ayırıyormuş gibi büyüdü. Sonra bir noktada, dayanabileceğim son sınır da parçalandı. Görüşüm karardı. Sesler silindi. Bedenimin bana ait olup olmadığını bile anlayamaz hâle geldim.

O ana kadar ölümün, insanın başına gelebilecek en kötü şey olduğunu sanıyordum.

Yanılmışım.

Meğer en kötüsü, insanın kalbi hâlâ atarken kendi zihninin içinde ölmüş olmasıydı...

***

11 Yıl Sonra...

Gözlerimi araladığımda aydınlık bir odadaydım. Bedenim yumuşak bir koltuğun üzerindeydi. Görüş açıma önce orta yaşlı bir adam girdi. Üzerime eğilmiş, nabzımı ve nefes alış verişimi kontrol ediyordu. "Uyandı," dedi birilerine. "Hanımefendi, beni duyabiliyor musunuz?"

Bir cevap veremedim. Bedenimin üzerinde hayali bir ağırlık hissediyordum. Bilincim yavaş yavaş yerine geliyordu.

"Hanımefendi, ben doktor Metin Uysal. Beni duyabiliyor musunuz?"

"Evet," diye mırıldanıp uzandığım yerden doğrulmaya çalıştım.

Yabancı bir odanın içinde, geniş bir koltuğun üzerindeydim. Odada üç kişi vardı. Biri, az önce doktor olduğunu söyleyen adamdı. İkincisi, bilincimi kaybetmeden önce asansörde gördüğüm kadındı. Üçüncüsü de otuzlu yaşlarında; üzerinde siyah bir gömlek ve aynı renk kumaş pantolon olan uzun boylu bir adamdı.

Hepsi gözünü dikmiş merakla bana bakıyordu ama siyah kıyafetli adamın bakışları diğerlerinden daha farklıydı. Koyu gözlerinde ürkütücü bir dikkat vardı. Yüz hatları oldukça soğuk ve keskin görünüyordu.

"Siz kimsiniz?" diye sordum panikle ayağa kalkarak. "Ben niye bu odada, sizinleyim?"

"Hatırlamıyor musunuz sahiden," diye sordu kadın. Yaşı yirmilerinin sonunda görünüyordu. "Yarım saat kadar önce asansörde bayıldınız ya? Ben de sizi tuttum?"

Yarım saat mi? Allah kahretsin... Hiç tanımadığım insanlarla bu kadar zamandır burada mıydım sahiden? Peki Savaş? O neredeydi? 

"Hanımefendi, düzenli kullandığınız bir ilaç veya bir hastalığınız var mı," diye sordu doktor.

"Hayır, hayır yok," dedim. Aslında vardı. Dün kahvaltıdan sonra Savaş, düzenli olarak içtiğim bazı ilaçlardan bahsetmişti. Üç ayrı ilaçtan... Ama nedense buradaki insanlara gerçeği söylemek içimden gelmemişti. Bir an önce odadan çıkmak istiyordum.

"Efsun Hanım, siz bayılmadan önce yüzünüzün bembeyaz olduğunu, ellerinizin ve ayaklarınızın titrediğini, başınızda ise bir ağrı olduğunu söyledi," dedi doktor. "Eğer isterseniz odama gidelim, orada kan şekerinizi kontrol eder, neden bayıldığınızı daha net anlarız."

"Hayır, hiç gerek yok," dedim. "Dünden beri uyumadım, doğru dürüst bir şeyler yiyemedim ondan bayıldım sanırım. Yardım ettiğiniz için teşekkür ederim ama ben artık odama gitmek istiyorum."

"Bu söyledikleriniz yüzünden de bayılmış olabilirsiniz elbet ama yine de kan şekerinizin kontrol edilmesini öneriyorum," dedi doktor.

"Bakın ben doktorlardan da onların yaptığı işlemlerden de hiç hoşlanmam," dedim. "Şu an iyi hissediyorum, bence önemli olan da bu." Bakışlarımı asansördeki kadına çevirdim. "Tekrar yardım ettiğiniz için teşekkür ederim. Şimdi izninizle..."

Kimsenin cevap vermesini beklemeden yürümeye başladım.

"Bekle," diye seslendi birisi arkamdan. "En azından odana kadar sana eşlik edeyim."

Yürümeyi bırakıp, sesin sahibine döndüm. Siyah kıyafetli adamdı bu. Sesi de tıpkı fiziksel görüntüsü gibi oldukça sertti. "Hiç gerek yok," dedim.

"Gerek var mı diye sormadım," dedi adam soğukça. "Odana kadar sana eşlik edeceğimi söylüyorum."

Bana söz hakkı tanımayan kibirli tavrı karşısında sinirlenmiştim. "Bende buna hiç gerek olmadığını söylüyorum," dedim üzerine basa basa.

"İstediğini söylemekte özgürsün," dedi adam. Kapıya doğru ağır adımlarla yürüdü. "Ama yine de seninle geleceğim."

"Tamam da niye," diye sordum sesimi yükselterek. Artık sabrım taşmıştı. "İyiyim diyorum işte, niye laftan anlamıyorsun?"

"Çünkü şu an benim sorumluluğumdasın."

Benim sözcüğüne özellikle vurgu yapmıştı.

Histerik bir şekilde yüzüne baktım. "Pardon?"

"Otelin bir müşterisi değil misin?"

"Evet öyleyim, ne olmuş?"

"Otelin sahibi olarak, bütün müşterilerin iyi ve güvende olmasından ben sorumluyum," diye açıkladı soğukça.

Otelin sahibi mi?

"Hanımefendi," deyip araya girdi doktor. "Aslında odama gelmenizi öneririm ama madem gelmek istemiyorsunuz... O halde izin verin Cihangir Bey size eşlik etsin."

"İzin filan vermiyorum," dedim, bakışlarımı siyah kıyafetli adama çevirerek. "Hem niye vereyim ki? Tanımıyorum ben seni, kötü niyetli bir adam olup olmadığını nereden bileceğim?"

Odadaki herkes duraksayıp, yüzüme bakakaldı. 

"Kötü niyet?" Siyah kıyafetli adam sorgularcasına bana bakıyordu.

"Bu hayatta hiç kimseye güvenmiyorum," dedim yersiz bir dürüstlükle. "Özellikle tanımadığım insanlara hiç ama hiç güvenmiyorum."

"Sadece odana kadar sana eşlik edeceğim," dedi adam sakince. "Beş dakika sürecek."

"Beş saniye de sürse istemiyorum," dedim sesimi yükselterek. "Ama ne dersem diyeyim peşimden gelecek gibi görünüyorsun. İstediğimi söylemek de özgürmüşüm... Keşke yapmakta da olabilsem!"

Üzerimdeki tuhaf bakışları umursamadan hızlı adımlarla yürüyüp odadan çıktım. Neden bilmem kalbim süratle atıyordu. Sağımda ve solumda iki koridor vardı. Nereye gittiğimi bilmeden sağ koridora yöneldim ve yürümeye başladım.

Adam, bir adım arkamdan geliyordu. "Adın ne senin?"

Gözlerimi devirdim. "Ben diyorum kimseye güvenmiyorum, adam kalkmış adımı soruyor!"

"Eğer amacın, her geçen saniye senden şüphelenmemse devam et," dedi tehditkar bir şekilde. "Polisi aramama çok az kaldı."

Polis sözcüğünü duyunca duraksadım. "Hiç istemediğim halde odama kadar eşlik ediyorsun işte," dedim sitemle. "Adımdan sana ne? O veya şu. Niye öğrenmek istiyorsun?"

"Merak." Aramızdaki bir adımlık mesafeyi kapattı ve adımlarıma eşlik etti. Baştan aşağı siyah kıyafetler giydiği için ona bakarken karanlık bir gölgeye bakıyor gibi hissediyordum. Benim ise üzerimde beyaz bir kazak ve aynı renk pantolon vardı.

"Merak edecek başka bir şey yok mu hayatında," diye sordum soğukça.

"Şu an sen varsın," dedi.

Birkaç saniye cevap vermedim. Adamın koyu gözleri ilgiyle yüzümde geziniyordu. Eğer sorularını yanıtsız bırakmaya devam edersem onun gerçekten polisi arayacağından endişe ettim ve derin bir nefes aldım. "Zümra." 

"Otele bugün mü geldin?"

"Evet."

"Nasıl buldun?"

"Çok kötü. Hiç beğenmedim."

Bir an için duraksadı. "Nesini beğenmedin?"

Omuz silktim. "Çok soğuk, her yerde kar var."

Adam hafifçe gülümsedi. "Eee," diye sordu. "Kayak otelinde başka ne olmasını bekliyordun?"

"Güneş, deniz, kum... Bunlar olsaydı burayı daha çok sevebilirdim."

Gülümsemeye devam etti. "Bunları bulmak için çok yanlış bir adreste olduğunun farkındasındır umarım?"

"Yok deliyim ben," dedim açık yüreklilikle. "Aralık ayının ortasında bir kayak oteline gelip; orada güneş, deniz, kum göremediği için hayal kırıklığına uğrayan bir deli."

Adam bir cevap vermedi, dikkatli bir şekilde yüzüme bakıyordu.

"Neyse," deyip konuyu uzatmak istemedim. "Nereye gidiyoruz biz?"

"Onu sen söyleyeceksin. Oda numaran kaç?"

"Oda numaram mı?" Soruyu tekrar ederken sesimin telaşla inceldiğini fark ettim. "Şey, bilmiyorum ki... Yani otele daha yeni geldik ve ben çok dikkat etmedim."

"Tamam, önemli değil." Cebinden telefonunu çıkarıp birini aradı. Ekrana bakarak birkaç adım ötemde durduğunda ben de olduğum yerde kaldım. "Soyadını söylersen hangi odada kaldığını öğreniriz?"

Soyadım.

Basit, sıradan bir soruydu bu. İnsanların kendilerini tanıtmak için hiç düşünmeden söyledikleri, nüfus cüzdanlarında yazan birkaç harften ibaretti. Ama o an, sanki benden hayatımın en zor sorusunu cevaplamam istenmişti.

"Soyadım," diye mırıldandım. "Soyadım şey... Çelik."

Adam, hafifçe başını salladı.  "Alo Serdar," dedi telefondaki kişiye. "Zümra Çelik. Oda numarası kaç?"

Karşı taraftan gelen sesi dinlerken koyu gözleri yüzümde geziniyordu. Bakışları dikkatliydi; sanki söylediklerimle yüzümdeki ifadeyi karşılaştırıyor, bir şeylerin birbirini tutup tutmadığını anlamaya çalışıyordu.

Kendimi inanılmaz gergin hissediyordum. 

Adamın yüzündeki ifade aniden değişti. "Ne demek Zümra Çelik adında biri otelde yok?" dedi, sesini yükselterek. "Kadın şu an karşımda duruyor."

Telefonun ucundaki sesi dinledi.

"Oğlum, nasıl iş yapıyorsunuz, ben anlamıyorum ki..." diye söylendi. "Neyse, tamam. Bekle iki saniye." Telefonu kulağından ayırmadan bana döndü.

"Sistemde bir hata var sanırım," dedi. "Tekrar tekrar denemelerine rağmen adını ve soyadını yazdıklarında bilgilerine ulaşamıyorlar."

Dudaklarım aralandı ama tek kelime edemedim.

Adam, sanki çözüm son derece basitmiş gibi devam etti. "T.C. numaranı söyle, o şekilde hemen bulurlar."

Kalbim göğsüme sığmayacakmış gibi çarpmaya başladı.

T.C. numaram.

Gözlerimin önünde her şey bulanıklaşırken mideme sancılı kramplar girdi. Birkaç saniye önce yalnızca oda numaramı bilmediğim için endişeleniyordum. Şimdi ise kendime ait en temel bilgileri bile hatırlayamadığım gerçeği, bütün ağırlığıyla üzerime çöküyordu.

T.C. numaramı bilmiyordum.

Karşımdaki adamın yüzüne baktım. Bana yardım etmeye çalışıyordu, bunu anlayabiliyordum. Belki de başka biri olsa bu durum karşısında rahatlar, kendisine uzatılan yardım eline tutunurdu. Ama ben, soruların ardı ardına sıralanmasından korkuyordum. Çünkü her yeni soru, bilmediğim şeylerin sayısını biraz daha arttırıyordu.

"Ben teşekkür ederim, gerçekten yardım ettiğiniz için teşekkür ederim ama bundan sonrasını ben hallederim," dedim telaşla. Cevap vermesini beklemeden arkamı döndüm ve hızlı adımlarla yanından uzaklaştım.

Arkamı döner dönmez gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Ağlamaktan nefret ediyordum ama elimde değildi. Şu anda yirmi yedi yaşındaydım. Koca bir hayat yaşamıştım. Bir zamanlar çocuk olmuştum, ergen olmuştum, genç bir kız olmuştum... Sayısız acı, belki biraz da mutlu anlar yaşamıştım... Ama kahretsin ki şu anda hiçbiri yoktu işte. Yaşadığım hayata dair çoğu şeyi unutmuş olmak, kendime dair en basit bilgileri bile bilmiyor olmak canımı deli gibi yakıyordu.

Hızlı adımlarla koridorda yürüdükten sonra merdivenlere yönelip, aşağı kata indim. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Sonra tam karşımda duran Savaş'ı gördüm. O da hemen beni fark etti ve hızlı adımlarla yanıma geldi. Kollarımı kaldırıp, ona sarılmak üzere bir hamle yaptım. Şu anda sarılmaya çok ihtiyacım vardı.

"Hangi cehennemdesin sen?!" Savaş, ona sarılmak için kaldırdığım kollarımı var gücüyle sıktı. "Kaç dakikadır her yerde seni arıyorum!"

Beklemediğim bu tavrı karşısında şaşkınlıkla yüzüne bakakaldım. Kahverengi gözlerinde öyle büyük bir öfke vardı ki... Şu an karşımda duran adam, dünden beri bana aşkla yaklaşan adam olamazdı.

"Savaş ne yapıyorsun, kollarım acıyor," deyip kendimi geri çekmeye çalıştım. Ama bırakmadı.

"Bana hemen hangi cehennemde olduğunu söyle Zümra," dedi Savaş. Kollarımı daha çok sıkmıştı.

"Canım acıyor, bırak diyorum sana, bırak," deyip bir kez daha kendimi geri çekmeye çalıştım. "Sen bana nasıl bu şekilde dokunursun?"

"Zümra, bana hemen nerede olduğunu söyle yoksa-"

"Yoksa ne," deyip öfkeyle sözünü kestim. "Döver misin beni? Belki de döversin? Belki de zaten dövüyorsundur!"

Bir anda gözümün önüne dünkü konuşmalarımız geldi. Dün kahvaltıdan sonra duşa girmiştim. Kıyafetlerimi çıkardığımda bedenimde onlarca morluk ve kızarıklık olduğunu fark etmiştim. Bacaklarımın üst kısmında ise çok büyük, yanmış gibi görünen grimsi izler...

Gördüklerim karşısında büyük bir paniğe kapılıp, hesap sormak için Savaş'ın yanına gitmiştim.

"İki hafta önce bir araba kazası geçirdik, o yüzden bedeninde bazı morluklar ve kızarıklıklar var. Eğer istersen hastaneye gidebiliriz, doktor da benim söylediklerimi onaylayacaktır," demişti.

Sonra ona bacağımın üst kısmında yer alan büyük izleri sormuştum. Çünkü onlar yeni  görünmüyordu.

"O izler, akıl hastanesindeki yangından kalma. Merdivenlerden aşağı düşünce bacaklarının o kısmı yanmış," diye açıklamıştı.

Her ne kadar o, tüm bu açıklamaları kendinden emin bir şekilde yapmış olsa da söylediklerine inanmamıştım. Ona, bahsettiği doktorla konuşmak istediğimi söylemiştim. O da tatile gidip gelelim, seni doktora götüreceğim demişti. Sonra da bana karşı inanılmaz nazik ve güler yüzlü yaklaşmıştı.

Ama şimdi durup, karşımdaki öfkeli adama bakarken vücudumdaki bütün izleri onun yapmış olabileceğini düşünüyordum. Bu düşünce karşısında ürpermekten kendimi alamadım.

Savaş, "Yürü!" deyip sertçe bileğimi tuttu ve beni çekiştirmeye başladı. Çok geçmeden bir odanın kapısını açtı ve içeri girdik.

"Zümra, sana son kez soruyorum," dedi Savaş. Bağırıyordu. "Kırk beş dakikadır neredeydin?!"

"Sen odadan çıktıktan sonra fenalaştım Allah'ın belası," dedim ben de bağırarak. "Peşinden gelip seni bulmak istedim. Bana yardım et diye... Ama sen yoktun! Sonra asansöre bindim. Asansörde bayıldım. Otelde çalışan bir kadın da asansördeydi, bana yardım etti. Bir doktor gelip beni muayene bile etti!"

"Doktor mu," diye sordu Savaş şaşırarak. "Niye bayıldın?" Bana doğru bir adım atıp, elleriyle yüzümü kavramak istedi. "Şimdi nasılsın peki?"

Geriye doğru birkaç adım atıp, ondan uzaklaştım. "Sen benimle dalga mı geçiyorsun ya," dedim sinirle. "Bir dakika önce canımı acıtan adam, şimdi bana nasıl olduğumu mu soruyor!"

"Çok korktum Zümra," dedi Savaş. Yüzündeki öfkeli ifade dağılmıştı. "Odaya bir geldim yoksun... Bir saattir her yerde seni arıyorum."

"Korkan bir adam asla senin yaptığını yapmazdı," dedim başımı iki yana sallayıp. "Ya da bilmiyorum, belki de yapardı ama çok iyi bildiğim bir şey var ki gerçekten âşık olan bir adam, az önce senin davrandığın gibi davranmazdı!"

"Özür dilerim," dedi Savaş içtenlikle. "Özür dilerim, yavrum. Yemin ederim ki canını acıtmak istemedim."

"Ama acıttın," dedim bağırarak. "Kim bilir daha önce kaç kere acıttın da ben hiçbirini hatırlamıyorum... Hadi itiraf et. Benim bu karanlık lanetim, senin en değerli hediyen değil mi?"

Savaş, bir an için duraksadı. "Ne," diye sordu şaşırmış gibi. Bana doğru temkinli bir şekilde yaklaştı. "Hayır, hayır tabii ki yavrum. Sana deliler gibi aşıkken nasıl canını acıtmaya kıyabilirim?"

"Sana inanmıyorum," dedim nefretle. "Sana güvenmiyorum da! Vücudumdaki bütün morluklar senin eserin değil mi?"

"Asla," dedi kendinden emin bir şekilde. "Onların hepsi araba kazasında oldu. Ben sana asla el kaldırmam."

"Yalan söylüyorsun... Yalan söylediğini biliyorum! Allah kahretsin hayır, aslında hiçbir şey bilmiyorum ama hissediyorum işte. Bana izletmiş olduğun yüzlerce mutlu videoya rağmen seninle yedi senedir mutlu bir evliliğimiz olduğuna inanmıyorum!"

Bir cevap vermesini beklemeden odadan çıkıp, banyoya girdim. Kapıyı sertçe kapattım. Kalbim süratle atıyordu. Kendimi koca bir yalanın içine tutsak edilmiş gibi hissediyordum.

Banyodaki aynanın karşısına geçip kendime baktım.

Kimsin sen Zümra?

Kahverengi uzun saçlarım ve aynı renk gözlerim vardı. Gözlerim, yorgunluktan ve ağlamaktan kızarmıştı. Beyaz tenliydim. Yüzümün her yerinde, rastgele saçılmış çiller vardı ama çok belirgin değildiler. Sağlıklı görünen bir fiziğim yoktu. Uzun boyluydum ama oldukça zayıftım. Yüzümde donuk bir ifade vardı. Dudaklarım ise sanki uzun bir süredir gülmeyi unutmuş gibi görünüyordu. 

Kim bilir en son ne zaman neşeyle gülümsemiştim...

Karşımda duran kadın oldukça güçsüz ve zavallı görünüyordu. Ona bakmaya daha fazla tahammül edemedim. Aynanın yanından ayrılıp, üzerimdeki kıyafetleri yırtarcasına çıkardım ve duşa girdim. Sıcak suyun altına girdiğim an, gözyaşlarım istemsizce harekete geçti ve ben hıçkıra hıçkıra ağlamaktan kendimi alıkoyamadım. Şu soru sürekli zihnimde yankılanıyordu:

Kimsin sen Zümra?

Banyodaki dolaptan aldığım beyaz bir bornozu üzerime geçirdim. Banyodan çıkar çıkmaz Savaş, oturduğu yatağın üzerinden kalktı ve "Yavrum çok özür dilerim," dedi bana doğru yaklaşarak. Az önceki öfkeli halinden zerre eser kalmamıştı. Tıpkı dünkü gibi yüzü de sesi de oldukça şefkatli görünüyordu. "Seni göremeyince aklımı kaybettim, o yüzden öyle saçma sapan davrandım."

Bana sarılmak üzere bir hamle yaptı. Ellerimi havaya kaldırıp, "Sakın bana dokunma," dedim soğukça. Nedense bu cümleyi söylemek bana hiç yabancı gelmemişti. "Benim soyadım ne?"

Aniden farklı bir konuya geçiş yapmam Savaş'ı şaşırtmıştı. "Kılıç," dedi. "Neden sordun?"

"Çelik kimin soyadı peki? Ben niye soyadımı Çelik olarak hatırlıyorum?"

"Çelik, evlenmeden önceki soyadın çünkü."

"Peki benim T.C. Numaram ne?"

"Bütün bunları niye soruyorsun?"

"Çünkü bu kadar basit şeyleri bile hatırlamıyor olmak canımı deli gibi acıtıyor!" diye bağırdım.

"Birisi sana soyadını ve T.C. Numaranı mı sordu?" Savaş, dikkatle vereceğim cevabı bekliyordu.

"Ayıldıktan sonra hangi odada kaldığımı öğrenmek için sordular ama önemli olan bu değil... Önemli olan, benim onlara verebilecek bir cevabımın olmaması!"

Savaş'ın gözlerinde anlam veremediğim bir ifade geçti. Sonra bana doğru temkinli bir şekilde yaklaşıp, tam karşımda durdu ve "Bizim de hayatımız böyle işte," dedi sakince. "Sen ne yazık ki hasta bir kadınsın Zümra. Aciz ya da çaresiz değilsin, aksine hayatımda tanıdığım en güçlü kadınsın. Ama her şeyi unutuyorsun işte... Bu yüzden dışarısı, benim olmadığım yerler senin için güvenli değil. Dışarıda çok kötü insanlar var."

"Belki sen de onlardan birisindir?"

"Değilim," dedi tereddüt etmeden. "Ben seni kendi canımdan bile daha çok seviyorum, ölürüm lan senin için. Hem dediğin gibi olsa, bilgisayarda nasıl o kadar çok mutlu videomuz olabilir?"

"İşte benim de anlamadığım bu..." Çünkü üç değil, beş değil, yüzlerce videomuz vardı bilgisayarda. Hepsi farklı zaman ve mekanlarda çekilmişti. Yurt dışında bile sayısız videomuz vardı. Birlikte bu kadar çok gezip, mutlu anı biriktirdiğim bir adamın bana az önceki gibi öfkeyle yaklaşmış olmasını anlayamıyordum.

"Senin bu hayatta güvenebileceğin tek kişi, ailen benim," dedi Savaş. "Bu yüzden senden rica ediyorum, lütfen bir daha bana haber vermeden ortalardan kaybolma olur mu?" Uzanıp bana sarıldı. Şefkatle saçlarımı okşadı.

"Sana, bana dokunma dedim!" Savaş'ı göğsünden itekledim.

Savaş, derin bir nefes aldı. "Tamam peki," dedi ellerini havaya kaldırarak. "Sen isteyene kadar sana dokunmuyorum. Hadi üstünü giy, önce bir şeyler yiyelim, sonra da etrafı gezelim."

Sinirli bir ifadeyle yüzüne baktım. Onunla hiçbir şey yapmak istemiyordum. Ama yaklaşık iki gündür doğru dürüst bir şey yemediğim için artık bedenimi ayakta tutmakta güçlük çekiyordum. Bu yüzden dilimin ucuna gelen bütün kelimeleri yutup, valize doğru yürüdüm. İçinden birkaç parça kıyafet çıkardım. Sonra banyoya girip, kapıyı sertçe kapattım ve giyinmeye başladım.

Savaş ile restorana inip, yemek yedik. Yemek yerken iki tane otel çalışanı yanımıza geldi, bize otel ve oteldeki aktivitelerle ilgili bilgi verdiler. Ben ağzımı açıp tek kelime etmedim ama Savaş, yemek bitene kadar onlarla samimi bir şekilde muhabbet etti.

Yemekten sonra kayak alanına gitmek için otelin arkasına geçtik. Bizi yukarı taşıyacak teleferiklerin önünde durduğumuzda, soğuk hava yüzüme çarparak beni şimdiden pişman etti. Yine de benim dışımda akan hayatı ve insanları gözlemlemek istediğim için soğuk havaya razı geldim.  

Teleferik kabinine bindiğimizde koltuğa oturup kendimi demir korkulukların arasına yerleştirdim. Birkaç saniye sonra kabin hafifçe sarsıldı, ardından yavaşça hareket ederek yerden yükseldi. Teleferik, çelik halat boyunca ilerleyerek bizi yamacın yukarısına taşımaya başladı.

Üzerimde kalın bir mont, yün şapka, atkı ve eldivenler vardı. Ama buna rağmen soğuk öylesine keskindi ki kaç kat giyinirsem giyineyim bu atmosferde asla ısınamayacağımı hissettim.

İşin tuhaf yanı bunu sanki bir tek ben hissediyordum. Çünkü etraftaki insanlara baktığımda hiç kimsenin soğuktan şikayet ettiğini göremiyordum. Aksine herkes burada olmaktan inanılmaz mutlu görünüyorlardı.

Tamam, ben deliydim. Ama bence buradaki insanlar da pek akıllı sayılmazlardı.

Savaş ile beraber kayak alanında bulunan bir restoran-kafeye girdik. Savaş, bana sıcak bir içecek almak için kasanın oraya gitmişti. Gideli on beş dakikadan fazla oluyordu. Şu anda görüş açımda olduğu için onu görebiliyordum, kasadaki genç kızla gülerek muhabbet ediyorlardı. Ne konuştuklarını duyamıyordum ama umurumda da değildi. Tek isteğim bir an önce sıcak bir şeyler içmekti.

Bakışlarımı onlardan çekip, etrafta gezdirdim. Bunu yaparken bir anda bakışlarım, siyah kıyafetli adamda sabitlendi. Neydi adı... Cihangir. Benden beş metre kadar uzakta, bir masada oturuyordu. Yanında bir grup insan vardı, kendi aralarında gülerek konuşuyorlardı. Ama Cihangir'in koyu gözleri doğrudan bana odaklanmıştı ve gözünü dahi kırpmadan bana bakıyordu.

Ben ona, o da bana bakmayı sürdürürken Cihangir ayağa kalktı ve bana doğru yürümeye başladı. Onu en son koridorda bırakmıştım, bununla ilgili bir şeyler söyleyeceğini hissettim. Ama sonra masaya Savaş geldi. Elindeki iki içeceği masaya bırakıp, yanıma oturdu ve bir kolunu omzuma atıp saçlarıma uzun bir öpücük kondurdu.

Cihangir, yürümeyi bıraktı. İki saniye kadar bize baktı, bakışlarında anlam veremediğim bir ifade belirdi. Sonra arkasını dönüp kafeteryadan çıktı ve gözden kayboldu.

"Ne yaptığını zannediyorsun sen ya," deyip sinirle Savaş'a döndüm.

"Hâlâ mı be yavrum," dedi Savaş. "Kaç dakikadır tek kelime etmiyorsun zaten, hadi barışalım artık."

"Barışmazsam ne yaparsın? Yine kolumu sıkıp canımı mı acıtırsın?"

"Sana öyle davrandığım için köpek gibi pişmanım Zümra. Söz veriyorum bir daha olmayacak."

"Olsa da bir önemi yok," dedim histerik bir şekilde. "Nasılsa her şeyi unutan bir karın var... Hiç çekinme tamam mı? Daha da ileri git!"

"Zümra..."

"Konuşma benimle!" Omzumun üzerindeki kolunu sinirle kendimden uzaklaştırdım. Masadaki sıcak çikolatayı elime aldım ve camdan dışarı baktım. Dışarıda yüzlerce insan vardı. Çoğu genç insanlardan oluşuyordu. Herkesin keyfi yerindeydi. Buraya sevdikleriyle gelmişlerdi. Peki ya ben? Ben buraya kiminle gelmiştim? Bu sorunun cevabını asla öğrenemeyecektim.

Bir saat kadar kayak alanında vakit geçirdikten sonra yeniden otele döndük. Savaş, kayak yapmak için hızlı bir eğitim almayı teklif etti ama kabul etmedim. Kendimi inanılmaz yorgun hissediyordum ve bir an önce odaya gidip uyumak istiyordum.

Otele girdikten sonra asansörlerin olduğu tarafa gittik. Bizimle beraber genç bir adam da asansöre bindi ve birlikte yukarı doğru çıkmaya başladık. Neden bilmiyorum ama adam, asansöre bindiğimizden beri bana dikkat kesilmişti. Yaşı yirmilerinin sonunda görünüyordu. Kahverengi saçlı, uzun boyluydu. Sonra adam, bana bakmaya devam ederken bir anda gülümsedi ve muzipçe göz kırptı.

Beklemediğim bu tavrı karşısında ben dümdüz bir ifadeyle ona bakarken Savaş, "Ulan sen kimin karısına göz kırpıyorsun puşt oğlu puşt!" deyip sinirle adamın yakasını tuttu ve ona sert bir yumruk attı.

"Hassiktir," diye mırıldandı adam. Elini kanayan burnuna bastırdı. "Karın mıydı?"

"Ulan ben senin o sikik gözlerini çıkarıp, eline vermez miyim," deyip bir yumruk daha attı Savaş.

Adam, art arda yediği iki yumruğun etkisiyle sersemlese de kendini toparlaması uzun sürmedi ve Savaş'a sert bir yumruk attı.

"Savaş dur, tamam," deyip telaşla araya girmeye çalıştım. Ama ikisi de durmadı ve birbirlerine küfrederek yumruk atmaya devam ettiler.

Sonra asansör durdu. Kapı açıldı. Kaçıncı katta olduğumuzu bilmiyordum. Savaş ve adam, kavgaya devam ederek asansörden çıktılar ve birbirlerine yumruk atmaya devam ettiler. Asansörün önünde bekleyen insanlar şaşkınlıktan neye uğradığını şaşırmıştı.

"Geberteceğim lan seni," diyordu Savaş. "Benim karıma yan gözle bakmak neyim sana göstereceğim!"

"Asıl ben seni geberteceğim orospu çocuğu," diyordu adam. "Karın olduğunu bilmiyordum diyorum sana!"

"Ne oluyor burada, bu sesler ne," deyip araya bir kadın girdi. "Bir çekilin bakayım..." Kalabalığın arasından geçip yanımıza geldi ve gözlerini iri iri açtı. "İnanmıyorum, Malik?!"

Bu, asansörde bana yardım eden kadındı. Neydi adı... Efsun. "Malik, ne yapıyorsunuz siz? Kafayı mı yediniz? Bir durun, ayrılın!" deyip kavgayı durdurmaya çalıştı.

Ama ne Savaş ne de adının Malik olduğunu öğrendiğim adam durmadı ve birbirlerine delirmiş gibi vurmaya devam ettiler. İkisinin de ağzı burnu kan içindeydi. Sesleri duyan herkes yanımıza geliyordu ve şimdiden etrafımıza onlarca kişi toplanmıştı.

"Aç, aç, yolu aç."

Birisi, kalabalığın arasından geçip, kendinden emin adımlarla Savaş ve Malik'in arasına girdi. Bu Cihangir'di.

Savaş, Malik'e bir yumruk daha atacaktı ki Cihangir buna izin vermedi. Savaş'ın elini havada tutup, "Yeter," dedi tok bir ifadeyle. "Aranızdaki mesele ne bilmiyorum ama burası insanlıktan çıkıp, kavga edebileceğiniz bir yer değil!" Savaş'ın elini aşağı indirdi ve onu geriye savurdu.

Savaş, bir an için Cihangir'in yüzüne dikkat kesildi. Sinirden delirmiş gibi nefes alıp veriyordu. "Bu puşt oğlu puşt benim karıma asıldı," diye bağırdı Savaş. "Ona göz kırptı!"

"Yalan söylüyor kuzen," dedi Malik. Elini kanayan burnuna bastırıyordu. "Valla karısı filan olduğunu bilmiyordum!"

"Ulan zaten bilsen benim karıma yan gözle bakmaya cesaret edebilir miydin!" deyip öfkeyle Malik'in üzerine yürüdü Savaş.

"Kal olduğun yerde," dedi Cihangir. Bir kez daha Savaş'ı geriye doğru savurmuştu.

"Ulan sen kimsin de bana neyi yapıp yapmayacağımı söylüyorsun," dedi Savaş. "Geberteceğim onu!"

"Savaş lütfen," deyip araya girdim. Bu söylediğim cümle üzerine herkesin bakışı istisnasız bana döndü.

"Zümra sakın," dedi Savaş. "Sen sakın konuşma!"

"Malik, derhal özür dile," dedi Cihangir otoriter bir ifadeyle.

"Ulan sen ne özründen bahsediyorsun," diye bağırdı Savaş. "Bu şerefsiz özür dilese ne olur dilemese ne olur!"

"Malik, sana hemen özür dile dedim!" Cihangir de bağırmıştı.

"Tamam özür dilerim," dedi Malik telaşla. Bana baktı. "Ben gerçekten böyle olsun istemezdim."

"Ulan bak hâlâ karıma bakıyor... Ben senin o sikik gözlerini yerinden çıkarıp bir tarafına sokmaz mıyım!" Savaş, Cihangir'in yanından geçip, Malik'e bir yumruk daha attı.

Cihangir, Savaş'ı ensesinden tutarak geri çekti, Malik'in yanından uzaklaştırdı ve Savaş'a oldukça sert bir yumruk attı. Yumruğun etkisiyle Savaş yere düştü. "Madem insan gibi konuşmaktan ve özürden anlamıyorsun," dedi Cihangir. Sesi ürkütücü düzeyde soğuk ve tehditkardı. "O halde siktir olup git buradan!"

Savaş, öfkeyle ayağa kalktı. "Ben bu otele bir ton para ödedim," diye bağırdı. "Müşteriyim ben. Eşek gibi bana hizmet edeceksiniz!"

"Hizmet, insan olana edilir," dedi Cihangir buz gibi bir ifadeyle. "Sokak köpeklerine değil." Bir an için duraksadı. "Yarın sabah paranı alıp, otelden gideceksin. Eğer o vakte kadar bir olay daha çıkarırsan yemin ederim seni doğduğun güne pişman ederim."

Tam bu sırada koşturarak güvenlik görevlileri geldi. Bir kısmı kalabalığı dağıttı, bir kısmı da Savaş'ın etrafını sardı. Savaş, gözünü dahi kırpmadan öfkeyle Cihangir'e bakıyordu. Aynı şekilde Cihangir de ona...

Sonra Cihangir, koyu gözlerini bana çevirdi. Çok değil, iki saniye kadar yüzüme baktıktan sonra dikkatini kuzenine verdi. "Düş önüme." 

Bakışlarımı onlardan çekip Savaş'ın yanına gittim. Ağzı ve burnu çok kötü kanıyordu. "Gel hadi," dedim, elimi yardım amaçlı ona doğru uzatarak. "Odaya gidelim."

Savaş, beni duymazlıktan gelip Cihangir'e bakmaya devam etti. "Bu iş burada bitmedi," dedi başını tehditkar bir şekilde sallayarak. "Duydun mu beni? Bu iş burada bitmedi!"

Savaş, uzanıp elimi tuttu ve beni yanına çekti. Kalabalığın arasından geçip, odaya doğru yürümeye başladık.

Cihangir'in bakışlarını hâlâ sırtımda hissediyordum. Neden bana bu kadar dikkatli baktığını bilmiyordum ama doğrusu umurumda bile değildi. Az önce yaşananlar beni çok ama çok korkutmuştu. Hiç suçum olmadığı halde içten içe kendimi suçlu hissediyor, bu his sanki görünmez bir el misali boğazımı sıkıyordu.

Odaya girdik. Savaş, tek kelime etmeden banyoya gitti. Kapıyı sertçe kapattı. Kendimi tükenmiş hissederek yatağın üzerine oturup, sabahtan beri yaşadığım şeyleri düşündüm. Henüz gün bitmemişti ama şu ana kadar yaşadıklarım bile bana çok fazla gelmişti.

Banyodan su sesi geliyordu. Savaş'ın duşa girdiğini düşünüp, yatağın ucuna kıvrıldım ve onu beklemeye başladım. Az önce otelden kovulmuştuk. Henüz açıp da dolaba yerleştirmediğim valizlerle yarın eve geri dönecektik. Açıkçası bu durumdan şikayetçi değildim, geri dönmeyi ben de istiyordum. Ama bunun olma biçimi çok beklenmedik ve dehşet verici olmuştu. 

Banyodan su sesi gelmeye devam ediyordu. Göz kapaklarım istemsizce kapanıp, derin bir uykuya doğru çekilirken kalbimin hala süratle attığını hissediyordum. Uykuya dalmadan önce gözümün önüne en son, koyu bir çift göz gelmişti. Bana sadece yüzeysel bakmıyor, bana dair her şeyi görüyormuş gibiydi...

***

Bir kapının sessizce kapandığını duydum. Sonra sessizce hareket eden birkaç adım sesi... Tekrar sessizlik ve akabinde fısıltıyla konuşan bir ses...

"Plan değişti. Senin işi yarın hallediyorum."

Sessizlik...

"Hayır, kimsenin bir şeyden şüphelendiği yok. Öyle gerekti."

Sessizlik...

"Orası seni ilgilendirmez. Yarın bu işin biteceğini haber vermek için aradım."

Sessizlik...

"Bu zamana kadar hiç kimse elimden kurtulamadı. O da kurtulamayacak."

Sessizlik...

"Sabah yediden sonra benden haber bekle. Ya da son dakika haberlerini filan takip et. Kendi kayak otelinde, bir sokak köpeği gibi öldürülen Cihangir Beyzade'nin haberi eminim her yerde yapılır."

Sessizlik...

Uyku ve uyanıklık arasındaki ince çizgiyi geçeli yaklaşık otuz saniye oluyordu. Gözlerim kapalı, sol tarafıma doğru dönmüş bir haldeydim. İçinde olduğum oda karanlıktı, dışarıdaki aydınlatmalar cılız bir şekilde içeri sızıyordu. Saat epey ilerlemiş olmalıydı.

Az önce işittiğim cümleleri zihnimin bana bir tür oyunu zannettim. Rüya gördüğümü, gerçeklikte yankılanmadığını...

Ama sonra birkaç adım sesi işittim. Birisi yatağa girdi. "Seni gebertirken ekstra zevk alacağım Beyzade puştu," diye keyifle mırıldandı.

Bu ses, az önce rüyamda işittiğimi sandığım sesle aynıydı. Yani az önce sessizce biriyle telefonda konuşan kişi Savaş'tı. Ona söyledikleri, yapacağını söylediği şey... Tüm bedenim aniden buz kesti. Hayır, hayır, hayır... Böyle bir şey mümkün olamazdı. Yanlış duymuş olmalıydım. Ya da duyduklarımı şu anda çok farklı şekilde yorumluyordum.

"Kendi kayak otelinde, bir sokak köpeği gibi öldürülen Cihangir Beyzade'nin haberi eminim her yerde yapılır."

Karnıma korkunç bir ağrı saplandı. Bu öyle sinirden, öfkeyle söylenmiş bir cümle değildi. 

"Yavrum, iyi misin? Kabus mu görünüyorsun yine?" diye sordu Savaş. Yatakta doğrulmuştu. Sesi son derece şefkatli ve sıcaktı.

Bir anda buz kesen bedenim, şimdi istemsizce titremeye başladı. Korku, hayal kırıklığı, çaresizlik, koca bir bilinmezlik... Aynı anda bütün bu duyguları hissediyor, bu hislerin ağırlığı yüzünden şu an nefes almakta bile zorluk çekiyordum.

Savaş, kabus gördüğümü zannediyordu. Hayır, şu anda kabus görmüyordum ama gerçek hayatta koca bir kabusun içine hapsolmuş gibi hissediyordum. 

Gözlerimi kapalı tutmaya devam edip, uyuyormuş gibi davranmaya devam ettim. Kim bilir belki de bu anı daha önce defalarca yaşamışımdır? Aslında onun göründüğü gibi bir adam olmadığını, gerçekte olduğu adamı çok iyi tanıyorumdur... Kalbim çok hızlı atıyordu.

Savaş, yarın sabah birini öldüreceğini söylemişti.

"Bu zamana kadar hiç kimse elimden kurtulamadı. O da kurtulamayacak."

Demek ki bunu daha önce de yapmıştı. Üstelik 'hiç kimse' diyerek birden fazla kişiyi kastediyordu. Birden fazla kişiyi öldürmüş olmaktan... Hayır, hayır, hayır... Şu anda yanımda yatan adamın bir katil olma düşüncesi beni deli gibi korkutmuştu.

Yataktan fırlayıp, onunla yüzleşmek istiyordum. Ama öte yandan da bunu yaparsam hiçbir şeyin değişmeyeceğini, Savaş'ın bir şekilde beni susturacağını hissediyordum. Belki de daha önce defalarca susturmuştu...

Ama hiçbir şey yapmadan beklemek de bana doğru gelmiyordu. Onun, yapmaya niyetlendiği şeyi engellemek zorundaydım. Nasıl yapacağımı bilmiyordum. Kendimi neden bunu yapmak zorunda hissettiğimi de bilmiyordum. Ama güneş doğana kadar vaktim vardı. Düşünmek zorundaydım. Düşünmek ve o, odadan çıkar çıkmaz hemen harekete geçmek...

Yedi senedir evli olduğum, fakat hiç tanımadığım yabancı bir adamın kollarında tüm gece uyuyormuş gibi davranıp, aslında uyumamak için elimden gelen her şeyi yaptım. Saatlerce direndim. Uykuya dalmamak için zihnimi sürekli meşgul ettim. Ama uzaktan kulağıma ilişen bir kapı kapanma sesi, gözlerimi aralamama sebep olduğunda tüm çabalarımın boşa gittiğini acı bir şekilde anladım. Uyuya kalmıştım.

Gözlerimi araladığımda yatak boştu. Savaş, kalkıp odadan gitmişti. Telaşla yataktan fırlayıp, odanın içindeki saate baktığımda 6:45'i gösterdiğini fark ettim.

"Hayır, Allah kahretsin, hayır," deyip kıyafetlerimin üzerine hızla montumu geçirdim. "Her şeyi mahvettin geri zekalı, geç kaldın işte!" diye kendime kızdım. Ayakkabılarımı hızlıca giydim ve koşarak odadan çıkıp asansörlere yöneldim.

Asansör, birinci kattaydı.

Defalarca düğmeye basıp, "Hadi, hadi, hadi," dedim sabırsız bir şekilde. Bir an önce danışmaya inmem gerekiyordu. Danışmadaki çalışanlardan Cihangir'i aramalarını isteyecektim. Çünkü ona ulaşabileceğim en hızlı yol buydu.

Saat çok erken olduğu için asansör saniyeler içinde geldi. Hemen binip, giriş katına indim ve koşar adımlarla danışmaya gittim. Genç bir kadın vardı.

"Benim acilen Cihangir'e ulaşmam gerekiyor," dedim nefes nefese. "Sende numarası var mı? Vardır herhalde, lütfen hemen ara. Konu çok acil."

"Hanımefendi günaydın," dedi kadın şaşkın bir ifadeyle.

"Başlattırma şimdi günaydınına," dedim sinirle. "Hemen Cihangir'i ara diyorum sana!"

"Hanımefendi, öncelikle bir sakin olur musunuz," dedi kadın tane tane konuşarak. "Acil olan nedir? Ayrıca Cihangir derken kimi kast ediyorsunuz?"

"Cihangir Beyzade'yi kast ediyorum," dedim sesimi yükselterek.

"Cihangir Bey mi," deyip gözlerini iri iri açtı.

"Hemen aramak zorundasın. Kaybedecek tek bir saniyesi bile yok!"

"Konu nedir?"

"Konu seni ilgilendirmez! Hadi, hemen ara ve telefonu bana ver."

"Hanımefendi, açıkçası bu telaşlı tavrınız pek hoşuma gitmedi," dedi kadın. "Sizi biraz daha sakin olmaya davet ediyorum. Ayrıca istesem de şu an Cihangir Beyi arayamam."

"Neden?"

Kadın, bir an için bilgisayarın saatine baktı. "Çünkü saat yedi olmak üzere," diye açıkladı. "Cihangir Bey her sabah yedide kayak yapar. Ve kayak yaparken kesinlikle telefonunu yanına almaz."

"Allah kahretsin," deyip hemen danışmadan ayrıldım. Kadın arkamdan seslenip, durmamı söylüyordu ama onu umursamadan koşmaya devam ettim.

Saniyeler içinde otelden çıkıp, teleferiklerin oraya yöneldim. Dışarısı inanılmaz ıssızdı. Güneş daha yeni doğuyordu ve etrafta tek bir kişi bile yoktu. Teleferiklerin oraya ulaştığımda dün dikkat etmediğim bir uyarı levhası yüzüme tokat gibi çarptı. Teleferikler, saat dokuzdan sonra çalışıyormuş.

Panik bir halde sağa sola bakınıp, durumu anlatabileceğim biri aradım ama hiç kimseyi bulamadım. Bembeyaz karların üzerinde bir başıma durmuş, ne yapacağımı düşünüyordum. Yürüyerek kayak alanına çıkmama imkan da zaman da yoktu. 

Sonra bakışlarım bir noktada takılı kaldı. Hiç düşünmeden tekrar yürümeye başladım ve birkaç metre önümde duran teleferik kontrol odasına yöneldim.

Önümde iki ihtimal vardı. Güçlü olan ihtimal, elbette odanın kilitli olmasıydı. Ama neden bilmiyorum zayıf ihtimal gerçekleşti ve ben kapının kulpunu indirdiğimde kapı öylece açıldı.

Vakit kaybetmeden içeri girdim, kontrol düğmelerinin olduğu masanın başına geçtim. On altı yaşımdan öncesini çok az, sonrasını ise hiç hatırlamayan biriydim. Ama içten içe bildiğim bir şey vardı ki eğer bir masada kırmızı, büyük bir düğme varsa o hem her şeyi başlatan hem de sonlandıran düğme demekti... Bu yüzden kırmızı düğmeye bastım.

Düğmeye basar basmaz kulağıma önce güçlü bir cızırtı sesi, sonra da bir mekanizmanın harekete geçme sesi geldi. Hemen odadan çıktım. Yavaş yavaş harekete geçen teleferiklere doğru koştum. Art arda dizilmiş onlarca teleferik vardı. Bir tanesinin kapısını açıp, kendimi hemen içeri attım ve nihayet yerden yükselip, kayak alanına doğru yükselmeye başladım.

Şu an saat kaçtı bilmiyordum. Yetişecek miydim bilmiyordum. Dakikalardır verdiğim mücadele bir işe yarayacak mı onu da bilmiyordum. Bildiğim tek şey, hiç tanımadığım yabancı bir adamın hayatını kurtarmak istememdi.

İçinde olduğum teleferik kayak alanına ulaştığında kendiliğinden yavaşladı ve durdu. Bunun bu şekilde durması normal miydi bilmiyorum ama hemen harekete geçip, teleferikten indim. Bembeyaz bir sonsuzluğu andıran kayak alanı birkaç metre ötemdeydi.

Gökyüzü karanlıktan sıyrılıp, yerini yavaş yavaş aydınlığa bırakırken karların üzerinde koşmaya başladım. Dün uykuya dalmadan önce gözümün önünde beliren koyu gözler, şimdi tam karşımdaydı ve şaşkınlıkla bana bakıyordu. Üzerinde kayak kıyafetleri vardı. Ayağında ve ellerinde de kayak ekipmanları.

"Sen," dedi Cihangir bir an için duraksayarak. "Sen nasıl kafana göre teleferiği çalıştırırsın?" Sesinde hem şaşkınlık hem de öfke vardı.

"Kayak yapmaya," dedim nefes nefese. Tam karşısında durup, yüzüne baktım. "Kayak yapmaya gidemezsin. O, seni bekliyor."

Kaşlarını çattı. "Sen neden bahsediyorsun?"

"O," dedim güçlükle. "Savaş, aşağıda bir yerlerde seni bekliyor." Duraksadım. "Seni öldürmek için bekliyor..."

Bölüm Sonu...

Umarım keyifle okuduğunuz bir bölüm olmuştur.

Hikâyeyi nasıl buldunuz?

Sonraki bölüm de görüşmek üzere ♥️