Rica etsem buraya bölümü okuduğunuz saati yazar mısınız?
Keyifli okumalar dilerim.
***
Cihangir, yüzüme soğuk bir ifadeyle bakıyordu. Koyu renk gözlerinde insanın içini ürperten buz gibi bir mesafe vardı. Ama nedense bunun, söylediklerimle bir ilgisi olduğunu düşünmüyordum. Sanki o ifade gözlerinin doğal hâliydi. Ne kadar zaman geçerse geçsin, ne yaşarsa yaşasın oradan hiç ayrılmayacakmış gibi duruyordu.
"Savaş," dedi emin olmak ister gibi. "Kocan olacak o serseriden mi bahsediyorsun?"
"Evet ondan bahsediyorum," dedim başımı hızla sallayarak. "Dün gece biriyle telefonda konuşurken duydum. Benim uyuduğumu sanıyordu ama uyanıktım. Telefondaki kişiye bu sabah saat yedide seni öldüreceğini söyledi."
"Niye?" diye sordu sakince.
"Ne, niye?"
"Niye bana böyle bir şey söylüyorsun?" Sesindeki sakinlik, yerini belli belirsiz bir kuşkuya bırakmıştı. "Siz bana bir tür oyun mu oynuyorsunuz?"
Şaşkınlıkla yüzüne baktım. "Ne oyunu? Böyle bir şeyin oyunu mu olur? Ben sadece duyduğum şeyi gelip sana söylemek istedim!"
"Dünden beri seninle ve kocan olacak o sokak köpeğiyle çok şey yaşadım," dedi ikaz eder gibi. "Artık tesadüf denilip geçilemeyecek kadar çok şey... Bana bir oyun oynamadığınızı nereden bileceğim?"
"Hayır, oyun falan değil!" Başımı iki yana salladım. "O gerçekten seni öldüreceğini söyledi. Telefondaki kişiye, 'Sabah yediden sonra benden haber bekle. Ya da son dakika haberlerini filan takip et. Kendi kayak otelinde, bir sokak köpeği gibi öldürülen Cihangir Beyzade'nin haberi eminim her yerde yapılır.' dedi. Kendi kulaklarımla duydum!"
Yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı. Sanki ona sabah kahvaltısında ne yediğimi anlatıyordum.
"Kendi kulaklarınla duymuş olsan bile bunu bana söyleyemezsin," dedi soğukça.
Kaşlarımı çattım. "Nasıl yani?"
"Normalde söylememen gerekir."
"Şu anda normalle anormal olanı tartışacak durumda değiliz!" dedim, sesimi yükselterek. "İster inan ister inanma ama sana söylediğim şey gerçek. Eğer kaymaya gidersen burada, kendi kayak otelinde öldürüleceksin!"
Cihangir, cevap vermek yerine omzumun üzerinden arkamdaki bir noktaya baktı.
"Yetiş!" diye seslendi birine.
Sesini duyan orta yaşlı bir adam bize doğru döndü. Üzerinde, bulunduğumuz kayak merkezinin dondurucu havasıyla hiçbir şekilde bağdaşmayan mavi beyaz bir futbol forması vardı. Kolları açıktaydı; üstelik elinde bir çay bardağı tutuyordu. Sanki karların ortasında değil de yaz akşamında bir sahilde oturuyordu.
Cihangir, gözlerini benden ayırmadan konuştu. "Ben gelene kadar onu burada tut."
Adının Yetiş olduğunu öğrendiğim adam ağır adımlarla yanımıza geldi. Bir yandan çayından küçük bir yudum alırken diğer yandan Cihangir'e baktı. "Tutmasına tutarım da hayırdır, sen nereye?"
Cihangir'in dudaklarının kenarında soğuk bir kıvrım belirdi. Ardından başının üzerinde duran kayak gözlüğünü iki parmağıyla tutup gözlerine indirdi. "Duymadın mı? Aşağıda beni öldürmek için bekleyen bir sokak köpeği varmış." Elindeki batonları kavradı. "Gidelim bakalım, derdi neymiş kuçu kuçunun."
Bunu söylerken sesinde öyle alaycı bir rahatlık vardı ki dehşete kapılmış gibi yüzüne bakakaldım.
"Umarım söylediklerin doğrudur," dedi Cihangir tehditkar bir ifadeyle.
Cevap vermek için ağzımı açtım ama sonra bundan vazgeçtim. Karşımdaki adam beni zerre ciddiye almıyordu.
Cihangir, yanımdaki adama döndü. "Üstü çok ince. İçeriden ona bir şal ve çay getir."
"Ne şalı, ne çayı?" dedim şaşkınlık içinde. "Sen benim söylediklerimi duymadın mı?"
"Harbiden Dadaşım, ne şalı?" diye sordu Yetiş. "Hava o kadar da soğuk değil. Abartmayalım."
Cihangir'in dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. "Herkesin derisi seninki kadar kalın değil, Yetiş'im. Dediğimi yap."
Yetiş homurdandı ama itiraz etmedi.
Cihangir ise bana son bir kez baktı. Koyu gözlerinin ardında ne düşündüğünü anlamak mümkün değildi. Yüzümü yalnızca iki saniye boyunca inceledikten sonra bakışlarını benden çekti, batonlarından destek alarak öne doğru eğildi ve kaymaya başladı.
"Sana, gidersen öldürüleceksin derken şaka yapmıyorum, geri zekâlı!" diye bağırdım arkasından.
Sesim karların üzerinde adeta yankılanırken Cihangir'in hızı hiç kesilmedi. "Tamam, ben normal biri değilim de sen de mi değilsin anlamadım ki!"
"Hiç değildir," dedi yanımdaki adam.
Bakışlarımı ona doğru çevirdim. "Ne?"
"Az önce 'Ben normal biri değilim de sen de mi değilsin?' dedin ya." Çayından bir yudum daha aldı. "Dadaşım da hiç normal biri değildir. Hatta kendisi, hayatım boyunca tanıdığım en anormal insandır." Bir an duraksadı. "Neyse, tanıdıkça öğrenirsin zaten."
"Dadaş ne ya?" diye sordum sitem eder gibi. "Ayrıca tanıdıkça derken neyi kastediyorsun?Kendisiyle uzun uzun tanışmaya hiç niyetim yok. Gerçi olsa bile bunun bir önemi yok." Yeniden Cihangir'in uzaklaşan siluetine baktım. "Hadi o benim söylediklerime inanmadı. Bari sen inan. Ne bileyim, peşinden birilerini gönder, yardım et!"
"Eğer böyle bir şeye ihtiyacı olsaydı Dadaşım bunu kendisi söylerdi."
"Bırak Allah aşkına!" Gözlerimi devirdim. "Adam o kadar kibirli ki cehennemin dibinde olsa bile kimseden yardım isteyeceğini sanmıyorum!"
"E, sen çoktan tanımışsın bizim Dadaşı," dedi Yetiş sırıtarak.
Öfkeyle derin bir nefes aldım. İkisi de beni zerre ciddiye almıyordu. Biri öldürülmek üzere olduğundan habersizmiş gibi davranıyor, diğeri de bütün bunları eğlenceli bir hikâye dinliyormuşçasına karşılıyordu.
"Bakın," dedim, başımı iki yana sallayarak. "Hata yapıyorsunuz. İkiniz de çok büyük bir hata yapıyorsunuz. Ama peki, siz bilirsiniz!" Sesime olabildiğince kararlı bir ton vermeye çalıştım. "Sonuçta ben üzerime düşen insanlık vazifesini yaptım. Artık gerisi sizin bileceğiniz iş!"
"O zaman ben bir şal ve çay getirip geleyim," dedi gülümseyerek.
Yüzüne inanamayarak baktım. "Aynen, aynen!" dedim öfkeyle. "Dadaşının ölüm haberini beklerken sıcak bir çay gerçekten çok iyi gider!"
Yetiş, sanki az önce son derece mantıklı bir şey söylemişim gibi başını salladı ve ağır adımlarla uzaklaştı.
Ben de kollarımı göğsümün üzerinde kavuşturarak bakışlarımı önümde uzanan beyazlığa çevirdim.
Kar, dağın yamacını uçsuz bucaksız bir örtü gibi kaplamıştı. İçimde giderek büyüyen, açıklayamadığım bir huzursuzluk vardı. Sanki birazdan geri dönülmesi mümkün olmayan bir şey yaşanacakmış gibi hissediyordum. Kalbimin üzerinde ağır bir taş duruyordu da ben nefes aldıkça o taş biraz daha büyüyordu.
Aslında şu anda böyle hissetmem çok saçmaydı. Cihangir'i tanımıyordum. O da herkes gibi benim için bir yabancıdan ibaretti. Ama kahretsin ki o adam, benim duyduğum endişenin zerresi kadar bile endişe duymuyordu!
***
Yazarın Anlatımıyla
Cihangir, kayak pistinin dik yokuşundan aşağıya doğru hızla süzülüyordu. Bir sağa, bir sola yaptığı keskin dönüşlerle kayaklarını kara ustalıkla bastırıyor, her manevrasında karları havaya savuruyordu. Önünde uzanan dik eğime geldiğinde dizlerini hafifçe kırdı, ağırlığını öne vererek gövdesini dönüşe hazırladı. Ardından kayaklarının yönünü bir anda değiştirdi. Hareketleri öylesine kusursuz ve doğaldı ki sanki dağın yamacı onun için hazırlanmış özel bir pistten ibaretti.
Rüzgâr yüzüne sertçe çarpıyor, havada savrulan kar taneleri siyah kayak gözlüğünün üzerinde birikiyordu. Ancak Cihangir bunların hiçbirini umursamıyordu. Çocukluğundan beri kayak yapıyordu ve bu sporda yalnızca iyi değil; gerçekten profesyoneldi. Katıldığı birkaç yarışmayı birincilikle tamamlamış, yıllar içinde dağın dilini çok iyi öğrenmişti. Karın ne zaman tutunacağını, eğimin nerede değişeceğini, hızını hangi noktada kesmesi gerektiğini iyi biliyordu.
Pistin son bölümüne yaklaştığında hızını kontrollü biçimde düşürdü. Son bir dönüşle kayaklarının kenarlarını kara bastırdı ve durdu. Ayaklarının çevresinde biriken karlar hafifçe savrulurken batonlarından birini kara saplayarak doğruldu.
Gözlüğünü çıkarmadan başını kaldırıp çevresine baktı.
Ortalık sessizdi. Günün bu saatinde pistte kimsenin olmaması hoşuna gidiyordu. Uzakta, dağın yamacına sıralanmış çam ağaçları karın ağırlığıyla eğilmişti. Ağaçların ötesinde yükselen beyaz tepeler, gökyüzünün kurşuni rengiyle birleşiyordu. Rüzgârın uğultusu dışında duyulan tek bir ses bile yoktu.
Cihangir, beklemeye başladı. Zümra'nın söylediklerini düşündü.
Dün asansörde karşılaştığından beri Zümra bir türlü aklından çıkmıyordu. Cihangir, hayatı boyunca pek çok insanla tanışmış, sayısız yüz görmüş, nice insanın gözlerinin içine bakmıştı. İnsanların ne sakladıklarını anlamak konusunda kendisine güvenir, çoğu zaman ilk izlenimlerinin yanıltıcı olmadığını düşünürdü.
Ama Zümra başka türlüydü.
Hayır, mesele kadının duru güzelliği değildi. Güzeldi, evet. Ancak Cihangir'in dikkatini çeken şey bu değildi. Zümra'nın gözlerinde gördüğü şeydi onu asıl etkileyen.
Acı.
Öyle sıradan, zamanla unutulabilecek türden bir acı değildi bu. Sanki genç kadın, hayatın ona verebileceği bütün kötülükleri çoktan yaşamış ve yine de ayakta kalmak zorunda bırakılmıştı. Kahverengi gözlerinin derinliklerinde öyle büyük bir çaresizlik vardı ki Cihangir, o bakışları hatırladıkça, acının sebebini merak etmekten kendini alamıyordu.
Daha önce hiçbir kadını böylesine merak etmemişti...
Pistin kenarındaki çam ağaçlarının arasından gelen çıtırtı, düşüncelerini böldü. Cihangir başını sesin geldiği yöne çevirdi. Birkaç saniye boyunca ağaçların arasında kıpırdayan gölgeleri izledi. Ardından kayak gözlüğünü çıkardı.
Ağaçların arasından uzun boylu bir adam çıktı. Yüzünü kapatan siyah kar maskesi nedeniyle kim olduğu ilk bakışta anlaşılmıyordu. Ancak adamın elindeki gümüş renkli silah, niyetini anlamak için fazlasıyla yeterliydi. Silahın namlusu doğrudan Cihangir'e çevrilmişti.
"Nihayet gelebildin," dedi Savaş keyifli bir ifadeyle. "Ben de seni bekliyordum."
Cihangir, kibirli duruşundan zerre ödün vermedi ve halinden memnun bir şekilde gülümsedi. "Demek doğruymuş..."
"Doğru?" diye sordu Savaş. "Ya da siktir et. Şu andan itibaren doğruların ya da yanlışların önemi yok. Yolun sonuna geldin Beyzade puştu."
"Sokak köpekleri ne zamandan beri son yazabiliyor," diye sordu Cihangir dalga geçerek.
Sert rüzgâr ikisinin arasından uğultulu bir şekilde geçiyordu. Çam dallarından dökülen karlar sağa sola savrulurken Savaş'ın keyifli ifadesi silindi.
"Demek kim olduğumu biliyorsun?"
"Bir kere duyduğum sesi bir daha asla unutmam," dedi Cihangir. Başını hafifçe sol omzuna doğru yatırdı. "Ama bunu, seni otelden kovduğum için yapmıyorsun... Belki ki kiralık katilsin. Beni öldürmeni kim istedi?"
"Bak sen şu işe," dedi Savaş yapay bir takdirle. Öne doğru bir adım attı. "Sahip olduğun onca mal, mülk, şöhret yetmiyormuş gibi Bey'imiz bir de üstün zekalı çıktı... Ama ne yazık ki bunların hiçbiri seni kurtarmaya yetmeyecek. Tam burada, kendi krallığında geberip gideceksin!"
"Bunu ilk defa yapmayacaksın," dedi Cihangir. "Hatta emri veren kişi, beni öldürmek için seni tuttuğuna göre bu işte oldukça başarılı olmalısın da... Ama ne yazık ki başarılı olman seni kurtarmaya yetmeyecek. Şu andan itibaren demir parmaklıkların arkasında tutsaksın."
"Nefesini boşa harcama," dedi Savaş. "Bu tarz manipülelere karnım tok benim. Burada olacağımı bilmiyordun. Dolayısıyla kimseye bir şey söylemiş olamazsın. Şimdi seni burada geberteceğim ve elimi kolumu sallayıp, bu siktiğimin otelinden gideceğim!"
"Gidemeyeceksin," dedi Cihangir. "Çünkü burada olacağını biliyordum. En iyi adamlarımdan biri de biliyor. Muhtemelen kayak alanının bütün çıkışlarına adam koymuştur. Yani anlayacağın Sokak Köpeği, o elindekini ateşlesen de ateşlemesen de değişen bir şey olmayacak çünkü her türlü hapse gireceksin."
"Burada olduğumu bilmenin imkanı yok."
"Haklısın, on beş dakika öncesine kadar bilmiyordum," dedi Cihangir. "Aslında şöyle bir düşününce, bugün sahiden beni öldürüp, elini kolunu sallayarak bu otelden çıkabilirdin... Ama bil bakalım on beş dakika önce ne oldu?" Duraksadı. "Karın Zümra inanılmaz bir mücadele vererek yanıma geldi ve senin, beni öldürmek için burada beklediğini söyledi."
Savaş, sanki yüzüne sert bir yumruk yemiş gibi sarsıldı. "Kes sesini," dedi burnundan soluyarak. "Sakın karımın adını ağzına alma. Onun hiçbir şeyden haberi yok!"
"Gerçi ben, karın diyorum ama sizin gerçekten karı koca olduğunuzu düşünmüyorum," dedi Cihangir. "Onu zorla mı yanında tutuyorsun?"
"Sana kes sesini dedim!" Savaş, Cihangir'e doğru bir adım daha attı. "Ulan sen beni çocuk mu zannediyorsun? Uydurduğun bu sikik yalanlara inanır mıyım ben?!"
"Peki yalan söylemiyorsam?"
"Söylediklerinin gerçek olmasının imkanı yok!"
"Öyle mi?"
"Öyle, orospu çocuğu!"
Cihangir'in çenesi kasıldı. Yine de kibirli duruşundan zerre ödün vermedi ve Savaş'a doğru bir adım attı. "Dün gece Zümra'nın uyuduğunu düşünüp, kemiğini veren sahibinle telefonda konuştun," derken silah, doğrudan Cihangir'in iki kaşının ortasını hedef almıştı. "Sahibine, 'Sabah yediden sonra benden haber bekle ya da son dakika haberlerini filan takip et. Kendi kayak otelinde, bir sokak köpeği gibi öldürülen Cihangir Beyzade'nin haberi eminim her yerde yapılır,' dedin..." Hafifçe gülümsedi. "Anlaşılan sana sokak köpeği demem epey ağırına gitmiş."
Savaş, duydukları karşısında çok büyük bir şaşkınlık yaşadı. Sanki sırtına bir hançer saplanmış gibi hissediyordu.
Bir an önce karşısındaki adamı susturmak, söylediklerini inkâr etmek, hatta duyduklarının hiçbirinin gerçek olmadığını kendisine kanıtlamak istiyordu. Fakat ne kadar uğraşırsa uğraşsın, Cihangir'in sözlerindeki ayrıntılar zihnine saplanan birer çivi gibi yerinden çıkmıyordu.
Zümra...
Savaş'ın göğsünde keskin bir acı yükseldi. Silahı tutan elinin titremeye başladığını fark ettiğinde parmaklarını daha sıkı kapattı. Ancak titreme dinmedi. Hayatında ilk kez, öldürmek üzere olduğu bir adamın karşısında kendisini bu kadar savunmasız hissediyordu.
Savaş uzun yıllardır bu işi yapan, profesyonel bir kiralık katildi. Gözü karaydı, acımasızdı. Bugüne kadar sayısız insanın canını almış, tetiği çekerken bir an bile tereddüt etmemişti. Kan görmekten zerre korkmaz, bir insanın son nefesini verirken çıkardığı sesi duyduğunda gözlerini kaçırmazdı.
Ama şimdi...
Şimdi elindeki silahı doğrulttuğu adamdan değil, sevdiği kadının kendisine ihanet etmiş olma ihtimalinden korkuyordu. Zümra'nın onu ele verdiğine inanmak istemiyordu. Onun, kendisine bunu yapabileceğini düşünmek bile canını yakıyordu.
Savaş'ın, silahı tutan elindeki titreme giderek belirginleşti. Gururu bu zayıflığı kabullenmesine izin vermiyordu. Fakat ne kadar öfkelenirse öfkelensin, ne kadar dişlerini sıkarsa sıksın, tetiği çekemeyeceğini biliyordu.
Bu şartlar altında Cihangir'i öldürürse, buradan sağ çıkamayacaktı.
Savaş, geriye doğru bir adım attı. "Bu mesele burada kapanmadı Cihangir Beyzade," dedi tehditkar bir şekilde. "Belki bugün değil, ama her ne pahasına olursa olsun seni öldürmek için tekrar karşına çıkacağım!"
Cihangir cevap vermedi. Yalnızca onu izledi.
Savaş, silahını indirmeden birkaç adım daha geriledi. Sonra arkasını dönerek çam ağaçlarının arasına daldı. Karla kaplı dallar omuzlarına çarpıyor, botları yumuşak karın içine gömülüyordu. Bir an önce kayak alanından çıkmalıydı. Burada daha fazla kalırsa yakalanacağını biliyordu. Koşmaya başladı.
Cihangir ise bir saniye bile kaybetmedi.
Önce ayaklarındaki kayakları çıkardı. Bağlamaları çözüp kayakları bir kenara bıraktıktan sonra Savaş'ın girdiği ormanın tam tersine yöneldi. Birkaç metre ileride park edilmiş bir kar motoru vardı.
Motorun yanına ulaştığında eldivenli elleriyle gidonu kavradı, ayağını basamağa koyup sürücü koltuğuna geçti. Kontağı çevirdiğinde motorun güçlü sesi etrafta yankılandı.
Kar motoru, beyaz örtünün üzerinde hızla ilerlemeye başladı. Savaş'ın kaçmasına izin vermeyecekti. Adamın kendisine ateş etmemiş olması hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Bir insanı öldürmek için kayak alanının tenha bir noktasında silahla beklemek, ardından başarısız olunca tehditler savurup kaçmak... Cihangir, bunun cezasız kalmasına göz yumacak adamlardan değildi.
Önce Savaş'ın yakalanmasını sağlayacaktı. Ardından kendisini öldürmesi için onu kimin tuttuğunu öğrenecekti.
Kar motoru dağın yamacına doğru hızla tırmanırken arkasında savrulan karlar havada beyaz bir bulut oluşturuyordu. Cihangir, virajları ustalıkla alarak birkaç dakika içinde zirveye ulaştı. Motoru durdurur durdurmaz üzerinden indi ve başını kaldırıp çevresine baktı.
Zümra biraz ileride duruyordu.
Kollarını göğsünün üzerinde kavuşturmuş, meraklı gözlerle kendisine bakıyordu. Üzerindeki monta rağmen soğuğun etkisiyle omuzları hafifçe kasılmıştı. Uzun kahverengi saçlarının birkaç tutamı yüzüne düşmüş, rüzgârda savruluyordu.
Cihangir'in bakışları onun yüzünde durdu.
Göz göze geldiler.
Zümra'nın ifadesi anında değişti. Az önceki meraklı bakışlarının yerini belli belirsiz bir rahatlama aldı. Sanki Cihangir'i sağ salim karşısında görmek, içinde tuttuğu bir nefesi nihayet bırakmasını sağlamıştı.
Cihangir bu ifadeyi fark etti. Ama anlam veremedi.
Neden onun için endişelenmişti?
Zümra, gerçekten masum muydu yoksa bir sebepten dolayı kocasıyla anlaşmazlığa düştüğü için ona ihanet mi etmişti?
Cihangir, her ne kadar içten içe onun masum olduğuna inansa da bu sorunun cevabını öğrenene kadar onunla ilgili bir kanıya varmayacaktı.
Cihangir, Zümra'ya doğru birkaç adım attı.
Zümra hâlâ gözlerini ondan ayırmıyordu. Bir şey söylemek istiyor gibiydi ama kelimelerini toparlayamıyordu. Hem oldukça tedirgin hem de inanılmaz cesur görünüyordu...
***
Zümra'nın Anlatımıyla
Cihangir'i karşımda görünce içimde filizlenen ve tüm ruhuma yayılan o tuhaf duyguya hiçbir anlam veremedim. Dakikalardır kaskatı olan bedenim birdenbire gevşemiş, onu karşımda görmek beni saçma bir şekilde mutlu etmişti. Nedenini bilmiyorum. Onu sadece dünden beri tanıyordum. Yabancı bir insana karşı bu duyguları hissetmem normal değildi. Ama zaten benim de pek normal olduğum söylenemezdi.
Cihangir kar motorundan aşağı inip, bana doğru yürümeye başladı. Yüzünde öfkeli bir ifade vardı.
"Yetiş," dedi bir adım arkamda duran adama. Yetiş'in elinde bir çay bardağı vardı ve yedinci çayını içiyordu. "Hemen bütün adamları buraya topla. Kayak alanının bütün çıkışlarını tutsunlar. Savaş Kılıç kayak alanından çıkmayacak!"
"Demek doğruymuş," dedi Yetiş. Çayının son yudumunu içti ve bardağı öylece kenara attı. "Adamlar burada. Sen gittikten sonra her ihtimale karşı hepsini çağırdım. O sokak köpeğinin buradan çıkmasına imkan yok."
"Adam işinin ehli," dedi Cihangir. "Kaçmanın yollarını arayacaktır. Gözünüzü dört açın. Sakın elinizden kaçırmayın."
"Bu zamana kadar kimi kaçırdık Dadaşım," dedi Yetiş kinayeli bir şekilde. "Kaçmak için arayacağı bütün yollar bize çıkacak. Sen merak etme, bir saati bulmadan yakalayıp önüne atarım."
"Usulüne göre hareket edin," dedi Cihangir ikaz eder gibi. "Birazdan polisler de burada olacak."
"Elbette usulüne göre hareket edeceğiz Dadaşım," dedi Yetiş gülümseyerek. "Başka türlüsü olabilir mi..."
Cihangir, bir anda kolumu tuttu ve beni karların üzerinde çekiştirmeye başladı.
"Ne yapıyorsun sen be," diye sordum şaşkınlık içinde. Hemen kolumu ondan kurtarmaya çalıştım.
"Yürü, konuşacağız," dedi Cihangir.
"Sen ne hakla beni tutup çekiştirirsin," dedim sinirle. "Hemen bırak kolumu!"
Cihangir, bir cevap vermedi.
"Sana diyorum bıraksana şu kolumu," dedim bağırarak. "Sen ne hakla bana dokunursun? Çek ellerini üstümden!"
"Ben de meraklı değilim sana dokunmaya," dedi Cihangir de bağırarak. Hala beni çekiştirmeye devam ediyordu.
"Dokunma o zaman, bırak," dedim kendimi geri çekerek.
"Bırakacağım."
Bırakmadı.
"Bırak diyorum sana, bıraksana!"
Bir cevap vermedi. Beni peşinden çekiştirmeye devam etti. Çok geçmeden teleferiklerin yanına geldik. Kolumu bırakıp, teleferiğin kapısını açtı ve "Bin," dedi emir verir gibi.
"Sen bana neyi yapıp neyi yapmayacağımı söyleyemezsin," dedim bağırarak. "Ya bilmem farkında mısın ama senin bana önce bir teşekkür etmen gerekirdi. Ben senin hayatını kurtardım hayatını!"
"Önce bana hesap vereceksin," dedi Cihangir. "Siz kimsiniz, buraya ne halt yemeye geldiniz, neden bana kocanı şikayet ettin, her şeyi anlatacaksın!"
"Güneş, deniz, kum... Bunları bulmak için çok yanlış bir adreste olduğunun farkındasındır umarım!"
"Ne," diye sordu Cihangir.
"Dün bana aynen böyle söylemiştin değil mi?"
"Evet?"
"İşte ben de şimdi sana aynısını söylüyorum. Sorularına cevap almak için çok yanlış bir adrestesin!"
"Ben kendimi hiç olmadığı kadar doğru adreste hissediyorum."
"Senin ne hissettiğin zerre umurumda değil," dedim öfkeyle. Sonra yürüyüp teleferiğe bindim. "Ama tamam! Bütün sorularına cevap vereceğim!"
Cihangir'de benim arkamdan teleferiğe bindi ve tam karşımdaki koltuğa oturdu. O oturunca teleferik harekete geçti ve dağın zirvesinden, aşağı doğru inmeye başladı.
"Siz gerçekten evli misiniz," diye sordu Cihangir.
"Evet."
"Ne zamandır?"
"Yedi sene."
Bir an için duraksadı. "Onu seviyor musun?"
"Bu sorunun cevabı seni ilgilendirmez. Başka soru?"
"Onun kiralık katil olduğunu biliyor muydun?"
"Hayır."
"Yedi senedir evlisiniz ama kocanın bir kiralık katil olduğunu bilmiyordun öyle mi?"
"Aynen öyle. Başka soru?"
"Dün gece onun bir katil olduğunu öğrendiğinde neden onunla yüzleşmedin?"
"Çünkü yüzleşirsem bana engel olur diye düşündüm."
"Sana daha önce engel oldu mu," diye sordu. Koyu gözlerinde hem öfkeli hem de ilgili bir ifade vardı. "Canını..." deyip duraksadı. "Acıtıyor mu?"
"Bu soruların cevabı da seni ilgilendirmez. Başka soru?"
Cihangir, birkaç saniye cevap vermedi. Yüzüme dikkat kesilip, az önce sorduğu soruya dair kendince cevap almaya çalıştı. Kısa bir sessizliğin ardından "Neden buraya geldiniz?" diye sordu.
"Ben tatil için geldiğimizi sanıyordum."
"Ama o, beni öldürmek için geldi. Emri kimden aldığına dair bir fikrin var mı?"
"Hayır. Belki bana inanmıyorsun ama onun bir katil olduğunu gerçekten dün gece öğrendim. Öğrenir öğrenmez de gelip sana haber verdim. Ama gel gör ki sen hâlâ bana kuru bir teşekkürü bile çok görüyorsun!"
Teleferik yavaşlayarak durdu.
"Çok görmüyorum," dedi Cihangir. "Eğer gerçekten hayatımı kurtardıysan merak etme, bunu karşılıksız bırakmam."
"Senden karşılık isteyen yok," dedim soğukça. "Hem karşılık olarak ne vereceksin? Para mı? İstemez. Sadece teşekkür etmen yeterli."
"Düş önüme," dedi Cihangir. Teleferiğin kapısını açıp, dışarı çıkmıştı.
"Benimle emir vererek konuşma," dedim sinirle. Ben de dışarı çıktım. "Nereye gidiyorsak adam gibi söyle, zaten seninle geleceğim!"
"Şşşş," dedi Cihangir tehditkar bir ifadeyle. Bana doğru bir adım attı. "Ağır ol. Adam gibi söylüyorum zaten."
Histerik bir şekilde cevap verdim. "Buradan bakınca burnundan soluyan bir hayvana benziyorsun ama!"
"Hayvan?"
Yüzüne sanki tokat yemiş gibiydi.
"Evet hayvan," dedim başımı sallayıp. "Ne o, zoruna mı gitti? Kalbin mi kırıldı?"
Birkaç saniye cevap vermedi. "Kullanmadığım bir şeyi kıramazsın," derken sesinde manidar bir ifade vardı.
"Öyle de bir kırılır ki... Anlaşılan hayata dair pek tecrüben yok."
"Benim mi hayata dair tecrübem yok?"
"Eğer olsaydı bilirdin çünkü. Bir şeyi kullanmıyor olman, onun hâlâ içinde olduğu gerçeğini değiştirmez!"
Cihangir'in yüzü kaskatıydı. Öfkeli koyu gözlerini, gözlerime dikmiş, ürkütücü bir dikkatle bana bakıyordu. Benim de ondan aşağı kalır yanım yoktu ama. Gözümü dahi kırpmadan, cesurca ona meydan okumaktan zerre çekinmiyordum.
"Düş önüme," dedi Cihangir. Bir adım geri çekilip bana yol açmıştı.
"Sana, benimle emir vererek-"
"Burnundan soluyan bir hayvandan nezaket bekleyemezsin," deyip sözümü kesti. "Düş önüme!"
"Eh... En azından ne olduğunu biliyorsun," dedim histerik bir ifadeyle. "Nereye gidiyoruz?"
"Önce odama."
"Sonra?"
"Bir sokak köpeğine tasma takmaya."
Tam yürümeye başlamak için adım atmak üzereydim ki işittiğim bu cümle üzerine ayağım bir an havada asılı kaldı. İçimde bir şeylerin ürperdiğini hissettim. Bu his öyle güçlüydü ki saç diplerimden, ayak uçlarıma kadar hızla yayılmıştı. Cihangir'in kast ettiği şey Savaş'ı, polise teslim etmekti. Haklıydı, bu olması gerekendi. Ama kahretsin ki ben böyle bir şeyin olacağını hiç düşünmemiştim. Hayır, Savaş'ın hapse girmesi umurumda bile değildi.
Umurumda olan tek şey, o hapse girdikten sonra bana ne olacağıydı... Senelerdir kafamın içinde olan lanet bir hastalıkla tek başıma yaşayabilir miydim ki? Bugün yaşamak kolaydı. Hayatıma dair az da olsa bilgim vardı. Peki birkaç gün sonra, her şeyi unuttuktan sonra? Gözlerimi araladığımda koca bir boşluğun içinde olmak, ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilememek... Kalbimin sıkıştığını hissettim.
Cihangir ile hiç konuşmadan otele girip, onun üst katta olan odasına çıktık. Odaya girer girmez cep telefonuyla birini aradı.
"Kardeşim," dedi derin bir nefes alarak. "Hemen topla ekibi buraya gel."
Karşı tarafı dinledi.
"Kayak alanında bir sokak köpeği arayacağız."
Karşı tarafı dinledi.
"Gelince anlatırım. Hadi acele edin." Telefonu kapattı ve gelişigüzel masanın üzerine attı.
Bu sırada odanın kapısı açıldı. Koşturarak iki kişi girdi. Biri, asansörde bana yardım eden Efsun isimli kadındı. Diğeri de asansörde bana göz kırpan Malik isimli adam.
"Abim," deyip telaşla yürüdü Efsun. "Olanları öğrendim. İyi misin? Bir yerine bir şey oldu mu? Derdi neymiş orospu çocuğunun?"
Cihangir, derin bir nefes aldı. "Efsun bak zaten sinirliyim, sen de küfürlü konuşup beni iyice delirtme! Kızım ben seni defalarca uyarmadım mı?"
"Allah aşkına abi, şimdi yapma bari!"
"Şimdine sonrana başlatma. Benim karşımda küfürlü konuşmayacaksın!"
"Of abi of..." dedi Efsun sitemle.
Sonra bakışlarını bana çevirdi. Güzel yüzünde anında öfkeli bir ifade belirirken hızlı adımlarla üzerime yürüdü. "Kızım siz hayırdır?" dedi bağırarak. "Ben şimdi seni parçalamaz mıyım?!" Yanıma geldi ve saçlarımı kavramak üzere bir hamle yaptı.
Efsun'un bileğini havada tutup, "Benim bu olayla hiçbir alakam yok," dedim. Onu, omuzlarından geriye ittim. "Ben abinin hayatını kurtardım!"
"Hoop, sen kimi itiyorsun," dedi Malik araya girerek.
"Bana bir kez daha el kaldırsın gör bak sadece iteklemekle kalıyor muyum!"
"Gebertirim kız ben seni!" dedi Efsun ve bir kez daha üzerime yürüdü.
"Hadi gebertsene!" dedim meydan okuyarak.
Efsun tam karşıma geçip, elini bir kez daha bana kaldırmıştı ki Cihangir araya girdi. "Efsun, sakin," dedi. Kardeşinin gözlerinin içine bakıyordu. "Onun bu olayla bir ilgisi var mı yok mu henüz bilmiyorum. Öğreneceğim. Öğrenene kadar da hiç kimse ona dokunmayacak!"
"O hiç kimsenin içine sende dahilsin," dedim işaret parmağımı ona yönelterek. "Sen de bir daha bana dokunmayacaksın!"
"Abi neyi öğreneceksin Allah aşkına," dedi Efsun. "Her şey ortada işte. Karı koca plan yapıp buraya gelmişler. Dün asansörde bayılması da planın bir parçasıydı!"
"Kocasının asansörde bana saldırması da aynı şekilde kuzen," dedi Malik. "Yok yani birine göz kırptık diye, yakışıklı bir yüz bu kadar darmadağın edilir mi..."
"Sen kes sesini," dedi Cihangir öfkeyle.
Başımı iki yana salladım. "Ne söylersem söyleyeyim bana inanmayacaksınız. İyi tamam, inanmayın. Hadi çağırın polisleri. Bundan sonra sadece onlarla konuşmak ve daha sonra da bu Allah'ın belası iğrenç otelden gitmek istiyorum!"
"Önce bana anlatacaksın," dedi Cihangir.
"Benim sana anlatacak bir şeyim kalmadı!"
"Haklısın, bir şeyden çok daha fazlası kaldı," dedi kendinden emin bir şekilde. Sonra soğuk bakışlarını, kardeşine çevirdi. "Ben şimdi kayak alanına gidiyorum. Sen de burada uslu uslu oturup, Zümra'nın yanında bekliyorsun."
"Tabi ki de hayır. Ben de seninle geleceğim."
"Efsun, beni ikiletme."
"Hiç kusura bakma abi ama ben de seninle birlikte geleceğim. O şerefsi-" Duraksadı. "Şeref yoksununun yakalandığını kendi gözlerimle görmek istiyorum." Elini, kuzenine yöneltti. "Malik beklesin onun yanında. Zaten dün uğruna kavga da etmişti. Muhabbet filan ederler."
"Senin burada ne işin var," diye sordu Cihangir. "Ben sana bir daha otelden içeri adım atmayacaksın demedim mi?"
Malik, gülümsedi. "Valla kuzen, bunu en az yüz kere söyledin ve ben de yüz kere otele gelip, hiç böyle bir şey söylememişsin gibi hayatıma devam ettim..."
"Yüz bir olmayacak Malik," dedi Cihangir. "Ama sıranı bekle. Bunu tekrar konuşacağız."
Gülümsemeye devam etti. "Konuşalım tabi kuzen, sonuçta insanlar konuşa konuşa..."
"Düş önüme," dedi Cihangir. "Sende bizimle kayak alanına geliyorsun."
"Aslında burada kalıp ona gözcülük de edebilirim," dedi Malik.
"Ya sen kimsin ki bana gözcülük edeceksin gevşek herif," dedim bağırarak. "İstemiyorum ben kimseyi yanımda. Hele bu adamı, hiç istemiyorum. Ben beklerim burada tek başıma. Korkma, bir yere kaçacak değilim."
"Sana güvenmiyorum," dedi Cihangir.
"Ne tesadüf, ben de sana güvenmiyorum. Hatta şu tavrını gördükçe keşke diyorum... Keşke gelip de sana bir şey söylemeseydim!"
Bir cevap vermedi. Arkasını döndü ve odadan çıktı. Efsun ve Malik de onu takip etti.
Cihangir'in, odanın dışında bekleyen birine, kapıda nöbet tutmasını emrettiğini duydum. Çok geçmeden uzun boylu bir adam görüş açıma girdi, bana kısaca baktı ve daha sonra açık olan kapıyı kapattı.
Tırnaklarımı var gücümle avuçlarımın içine geçirip, derin bir nefes aldım. Omuzlarımın üzerinde korkunç bir ağırlık hissediyordum. Yorgundum, fakat öte yandan sanki tüm dünyayla savaşabilirmişim gibi kendimi cesur ve zinde hissediyordum.
Bundan sonra ne olacaktı bilmiyorum. Ama bilsem de hiçbir önemi yoktu. Nasılsa birkaç gün sonra her şeyi unutacak, bu yaşadıklarımda zihnimin ücra köşelerine hapsolacaktı... Kim bilir on bir senedir bu şekilde yok olup giden neler neler yaşamıştım...
Aradan ne kadar süre geçti emin değilim. Belki yarım saat, belki bir saat... Odanın kapısı açıldı ve içeri Cihangir girdi. Geçip giden süreye rağmen yüzünde hala öfkeli bir ifade vardı. Üzerindeki kayak kıyafetlerini, günlük kıyafetleriyle değiştirmişti. Siyah bir gömlek ve aynı renk kumaş pantolon giymişti.
"Yakalandı mı?" diye sordum. Pencerenin yanında, kollarımı göğsümün üzerinde birleştirmiştim.
"Hayır."
"Nasıl hayır? Polisle beraber kayak alanını aramaya gitmedin mi?"
"Gittim. Aradık."
"E, niye yakalanmadı öyleyse? Yoksa... Yoksa kayak alanından mı kaçtı?"
"Kaçmasına imkan yok. Kayak alanının bütün çıkışlarına çifter çifter adam koydum." Duraksadı. "Şerefsiz çok iyi kamufle olmuş... Er ya da geç bulacağız ama. Adamlarım aramaya ve nöbet tutmaya devam ediyor."
"Peki ben ne yapacağım bu sürede?"
"Anlatacaksın."
"Benim sana anlatacak hiçbir şeyim kalmadı. Çağır polisi, onlarla konuşmak istiyorum!"
"Polis filan yok. Benimle konuşacaksın."
"Seninle konuşmak istemiyorum!"
Tam o sırada kapı hafifçe tıklandı.
"Gir," dedi Cihangir.
Kapı aralandığında önce koridordan süzülen ışık, ardından elinde kapı kolunu tutan bir adam göründü. Üzerinde otelin diğer çalışanlarınınkiyle aynı, ütüsü kusursuz bir garson üniforması vardı. Adam, kapıyı biraz daha açarak önündeki tekerlekli servis arabasını dikkatlice içeri sürdü.
"Cihangir Bey, kahvaltınız," dedi saygılı bir ses tonuyla.
Cihangir'in çalışma odasındaki koltukların yanına ilerleyen garson, servis arabasını uygun bir noktaya yerleştirdi. Üzerinde gümüş renkli kapaklarla örtülmüş birkaç porselen tabak, küçük kaseler, bir ekmek sepeti ve çay takımı vardı. Kapakları sırayla kaldırdığında sıcak yiyeceklerin kokusu odaya yayıldı. Ardından porselen demlikten ince belli bardağa çay doldurdu. Bardağı küçük tabağıyla birlikte arabanın kenarına bıraktıktan sonra ellerini önünde birleştirerek Cihangir'e döndü.
"Afiyet olsun efendim. Başka bir isteğiniz var mı?"
"Hayır, çıkabilirsin," dedi Cihangir.
Garson başıyla hafifçe selam verdi. Servis arabasını olduğu yerde bırakarak kapıya yöneldi ve dışarı çıktı.
"Hadi soğutmadan kahvaltını yap," dedi Cihangir.
"Ne kahvaltısı ya," dedim sitem ederek. "Bu halde oturup bir de bir şeyler mi yiyeceğim?"
Kaşlarını hafifçe yukarı kaldırdı. "Ne varmış halinde?"
"O kadar çok şey var ki... Ama bir yandan da o kadar hiçbir şey yok ki... Anlatsam da anlamazsın zaten boş ver."
"Dene?"
"Şu an bana baktığında beni görebiliyor musun?"
"Evet?"
"Varım yani değil mi, bu odadayım?"
"Varsın. Bu odadasın?"
"Yanlış cevap. Aslında yokum. Şu an ne karşındayım, ne bu odadayım, ne de seninle konuşuyorum... Her şey benim için andan ibaret. Bir an varım. Ama sonra, ömür boyu yokum..."
"Neredesin?"
"Sonsuz bir karanlığın içinde."
"Neden oradasın?"
"Yangından dolayıymış. Ama bence yalan söylüyordu. Hatırladığımdan değil, içgüdüsel olarak yalan söylediğini hissediyorum. Bence sebebi yangın değildi."
Cihangir, bir cevap vermedi. Söylediklerimi anlamaya çalışıyordu. Bu sırada telefonu çaldı. Ekrandaki ismi görünce hemen aramayı cevapladı.
"Tamam mıdır, buldunuz mu şerefsizi," diye sordu Cihangir.
Karşı tarafı dinledi. Yüzündeki kaslar gerildi.
"Ne demek orada?"
Karşı tarafı dinledi.
"On beş dakikaya geliyorum," dedi ve telefonu kapattı. Koyu gözleri sinirden çakmak çakmaktı.
"Ne olmuş," diye sordum. "Savaş'la mı ilgili? Bulunmuş mu?"
"Bulunmamış," dedi Cihangir. "Az önce kendi ayaklarıyla karakola gidip, benden şikayetçi olmuş."
Gözlerimi iri iri açtım. "Ne, nasıl, hangi gerekçeyle?"
"Dün onu dövüp, otelden kovduğum için."
"İyi de bu çok saçma. Ayrıca kayak alanından nasıl çıkabilmiş ki? Hani imkansızdı?"
"Öyleydi," dedi Cihangir. "Öğreneceğim." Odanın kapısına doğru yürüdü. "Hadi gel, karakola gidiyoruz."
Bir şey söylemedim. Zaten gergin olan bedenim biraz daha kasıldı. Karakola gitme düşüncesi bile içime korku salmaya yetmişti. Ya da hayır... Beni asıl korkutan, orada Savaş'la karşı karşıya gelme düşüncesiydi. Onun aslında kiralık bir katil olduğunu öğrendikten sonra gözlerinin içine nasıl bakacaktım?
Cihangir'in arabasına bindim. Kapıyı kapattığımda dışarıdaki soğuk hava geride kaldı ama içimdeki ürperti bir türlü dinmedi. Emniyet kemerini takarken ellerimin hafifçe titrediğini fark ettim. Bunu Cihangir'in görüp görmediğini bilmiyordum. Görmesini de istemiyordum.
Motor çalıştı. Cihangir, bir an bile oyalanmadan arabayı park ettiği yerden çıkardı. Otelin önünden uzaklaşırken başımı çevirip pencereden dışarı baktım.
İkimiz de konuşmuyorduk.
Bunun yalnızca on beş dakikalık bir yolculuk olduğunu biliyordum ama zaman ilerlemiyordu sanki. Her kırmızı ışıkta durduğumuzda, her kavşaktan döndüğümüzde karakola biraz daha yaklaştığımızı bilmek içimdeki huzursuzluğu artırıyordu.
Bir ara göz ucuyla Cihangir'e baktım. Yüzünde en ufak bir tereddüt belirtisi yoktu. Sanki sıradan bir işini halletmek için yola çıkmıştı. Oysa benim için bu yolculuk, hayatımın en korkunç gerçeklerinden biriyle yüzleşmeye doğru atılan adımlardan ibaretti.
Başımı yeniden cama çevirdim.
Kısa bir süre sonra Cihangir, karakolun önündeki park alanına girdi. Araba yavaşladı, ardından binanın girişine yakın bir yerde durdu. Motorun sesi kesildiğinde sessizlik bir kez daha üzerimize çöktü.
Başımı kaldırıp karakolun girişine baktım.
Dün geceden beri, sonuçlarını düşünmeden attığım adımların beni getirdiği son durak burasıydı. Pişman değildim ama önümdeki bilinmezlik yüzünden deli gibi korkmaktan da kendimi alamıyordum işte...
Karakoldan içeri adım attığımızda yüzüme ağır bir hava çarptı. İçerisi dışarıya göre sıcaktı ama üzerimdeki soğukluğu atamıyordum. Girişteki bankonun arkasında oturan bir polis memuru bilgisayarına bakıyor, birkaç metre ilerideki sandalyelerde bekleyen iki kişi alçak sesle konuşuyordu. Bir yerlerden telefon sesi geliyor, koridorun diğer ucundan anlaşılmayan birkaç cümle duyuluyordu.
Cihangir etrafına bakınmadan ilerledi. Nereye gideceğini biliyor gibiydi. Ben de tek kelime etmeden onu takip ettim. Ayak seslerimiz, merdivenleri çıkarken basamaklarda yankılandı. Her basamakta içimdeki huzursuzluk biraz daha büyüyordu.
Merdivenlerin sonunda genişçe bir koridora çıktık. Duvarlar açık renkti; tavandaki floresan lambalar her yeri eşit, soğuk bir ışıkla aydınlatıyordu. Koridor boyunca sıralanan kapıların bazılarının önünde sandalyeler vardı. Bir odadan konuşma sesleri yükseliyor, biraz ileride duran bir polis memuru elindeki dosyaya göz gezdiriyordu.
Sonra onu gördüm.
Savaş, birkaç metre önümde, bir odanın kapısının yakınında duruyordu. Yanında üniformalı bir polis memuru vardı. Polisle konuşuyor muydu, yoksa onun söylediklerini mi dinliyordu, ilk anda anlayamadım. Bütün dikkatim Savaş'a kilitlenmişti.
Adımlarım yavaşladı.
Savaş, başını bize doğru çevirdi. Önce Cihangir'i fark etti. Hafifçe gülümsedi. Sonra beni fark etti ve gülümsemesi hızla yüzünden silindi.
"Ulan cibilliyetini siktiğim, sen kendini çok mu zeki sanıyorsun?" Cihangir, bir hışımla Savaş'ın üzerine yürüyüp yakasını sertçe kavradı. "Bana silah çekmeni yanına bırakır mıyım?!"
***
Bölümle ilgili düşünceleriniz nedir?