İçeriğe geç

1. BÖLÜM

Yorumlarınız benim için çok kıymetli. Lütfen satır arası yorumlarınızı ve bölümle ilgili genel düşüncenizi benimle paylaşmaktan çekinmeyin. Sizi çok seviyorum.

Keyifli okumalar dilerim.


11 Yıl Sonra...

15 Aralık | Saat 08:30

Örümcek ağlarının her yeri kapladığı karanlık bir mağaranın derinliklerindeydim. Çok uzaktan cılız bir ışık görüyordum ama o ışığa yürüyecek mecalim yoktu. Tüm bedenim yorgundu. Hayır, yorgun olan bedenim değildi; ruhumdu, kalbimdi, zihnimdeki hatıralardı.

İçinde hatıralarımın yaşadığı odada büyük bir patlama olmuştu; her şey dağınık, kırık dökük, üzerinde kalın toz katmanları vardı. Benim bir geçmişim yoktu. Onu benden çalmışlardı. Örümcek ağlarının her yeri kapladığı bu karanlık mağarada ölmeyi beklemekten başka bir seçeneğim yoktu.

"Üç gündür bana bütün evi temizletiyorsun da bunun bu defa kolay kolay unutacağı yok," dedi bir kadın.

"Bu defa çok ileri gittim, yapmak istemediğim şeyler yaptım," dedi bir adam.

"Yaptıysan yaptın boş ver...O da fazla kaşındı. Nasılsa unutacak."

"İyi ki unutacak," dedi adam. "Onun bu karanlık laneti, benim sahip olduğum en değerli hediye... Hayır, anlamıyorum anasını satayım. Her defasında bu noktaya gelmeyi nasıl başarıyoruz!"

"Çünkü bu tek taraflı bir aşk," dedi kadın. "Bunu sen de biliyorsun. Senelerdir seni sevmesi için her şeyi yapmana rağmen her fırsatta kaçmaya çalışıyor işte."

"Kes sesini," dedi adam öfkeyle. "O da beni seviyor, biliyorum. Sevmemesi için hiçbir sebebi yok. Yediği önünde yemediği arkasında!"

"Ve sence bunlar, bir kadının seni sevmesi için yeterli öyle mi?"

"Kes sesini dedim sana!"

"Bedenindeki morlukları nasıl açıklayacaksın ona? Bu defa düştün, bir yerlere çarptın demek seni kurtarmayacak gibi?"

"Sen orasını dert etme," dedi adam. "Ben düşündüm bir şeyler... Neyse, hadi çenen çalışacağına elin çalışsın artık. Bütün evi temizlemeye devam et. Etrafta tek bir kırıntı bile kalmasın. Biliyorum, yarın sabah her şeyi unutmuş olarak uyanacak."

Bedenimin üzerinde korkunç bir ağırlık hissediyordum. Gözlerimi açıp uyandığımda gün ışığının aydınlattığı bir odadaydım. Başımda bir ağrı vardı. İçgüdüsel olarak yatakta kafamı çevirdiğimde yanımda uyuyan bir adam gördüm. Tanımadığım, yabancı biriydi. Ani bir korkuyla yataktan fırlayıp, çığlık attım ve yataktan birkaç adım uzaklaştım.

Telaşla adama baktım, içinde olduğum yatak odasına baktım, üzerimdeki geceliğe, komodinin üzerinde duran gelinlikli fotoğrafıma ve parmağımdaki alyansa...

Yataktaki adam uykulu bir ifadeyle doğruldu. Üzeri çıplaktı. Çok kısa bir an için yüzüme dikkat kesildi, sonra gülümsedi ve "Günaydın güzel karıcığım," dedi.

Söylediği cümle karşısında mideme sert bir yumruk yemiş gibi hissettim. Dehşete düşmüş bir ifadeyle, "Ne?" diye sordum. Kendimi koruma içgüdüsüyle elime sert bir şey almak istedim ama hiçbir şey göremedim.

Yabancı adam konuşmaya devam etti. "Boşuna bakınma, kendini korumak için eline alabileceğin her şeyi kaldırdım," dedi sakin bir ifadeyle. "Biliyorum yavrum, şu an tedirginsin. Hiçbir şey hatırlamıyorsun, her şey sana yabancı geliyor. Ama hiç merak etme, on dakika sonra her şeyi öğrenmiş olacaksın."

"Neyi... Neyi öğreneceğim," diye sordum panikle. "Sen kimsin? Burası neresi? Ben niye seninle aynı yatakta uyudum?"

Art arda sorduğum sorulara cevap vermeden yataktan çıktı, ahşap bir dolabın kapağını açtı, içinden dizüstü bilgisayar çıkardı ve tekrar yatağa uzandı. Karşımdaki adam otuzlarının başında duruyordu. Kahverengi saçları ve aynı renk gözleri vardı. Uzun boyluydu. Yüz hatları sert ve keskindi.

"Günaydın, güzel karıcığım..." demişti bana.

Hayır, hayır, hayır. Öyle bir şey olamazdı, olmamak zorundaydı. Hiç tanımadığım bir adam karşıma geçip de bana, onunla evli olduğumu filan söyleyemezdi. Bu saçmalık ötesiydi.

Haklıydı, şu an oldukça tedirgindim. Korkuyordum ama neden korktuğumu bilmiyordum. Zihnimin içi hem çok dolu hem de çok boştu. Ve ben sahiden de hiçbir şey hatırlamıyordum. Ne karşımdaki adamı, ne içinde olduğum evi, ne de kendimi; dün ve daha öncesinde neler yaşadığımı hiç ama hiç hatırlamıyordum.

Adam, bilgisayarın ekranını bana doğru çevirdi. Bir video açmıştı. Videoda ikimiz vardık. Yan yanaydık; sarılıyorduk, gülüyorduk, öpüşüyorduk ve oldukça mutlu görünüyorduk...

Temkinli bir şekilde yatağa yaklaşıp, videoya daha yakından baktım. Videoların biri bitip, bir diğeri başlıyordu. Farklı mekan ve zamanlarda çekilmiş onlarca video vardı. Birlikte konserdeydik, deniz kenarındaydık, havuzda yüzüyorduk, yağmur altında gülerek koşuyorduk...

Sonra videoların birinde ben konuşmaya başladım: "Selam, ben Zümra Kılıç," diyordum gülümseyerek. "27 yaşındayım. Yanımdaki bu yakışıklı adam Savaş, benim kocam. Yedi senedir evliyiz. Birbirimizi çocukluktan beri tanıyoruz. İstanbul'da küçük ama inanılmaz sevimli bir evde yaşıyoruz. Evin bütün dekorasyonunu ben yaptım."

Sonra yeni bir video başladı. Yine ben konuşuyordum. Ama bu kez yüzümde mutlu bir ifade yoktu, ağlıyordum. "On bir sene önce annem, gözlerimin önünde beşinci kattan aşağı düşerek öldü. Öldüğü anı tam hatırlamıyorum ama o öldükten sonra yaşamak için bir sebep bulamadım ve intihara teşebbüs ettim. Bunun üzerine babam da beni bir akıl hastanesine yatırdı... Ben hastaneye yattıktan iki sene sonra babam da kalp krizi geçirerek öldü..."

Yere diz çöktüm ve ekrandaki videoya büyük bir dikkat kesildim. Tüm bedenim buz kesmişti.

"Akıl hastanesinde üç sene kaldım. Aslında normalde bu kadar uzun kalmamam gerekiyordu ama hastaneye yattıktan bir ay sonra bir kaza yaşadım. Hastanede yangın çıktı, yangından kaçarken merdivenlerden aşağı düştüm. Beynimde ender rastlanan bir hasar oluştu ve bunun sonucunda; kısa süreli aralıklarla hafızasını kaybeden birine dönüştüm. On altı yaşımdan öncesini biraz da olsa hatırlayabiliyorum. Ama sonrasını... Sonrasını hiçbir şekilde hatırlayamıyorum. Hatıralarım en fazla on beş gün boyunca zihnimde kalıyor. Genelde yedi, sekiz ve dokuz günde bir hafızamı kaybediyorum. Zihnimdeki her şey siliniyor ve ben de her şeyi tekrar tekrar öğrenmek zorunda kalıyorum..."

Bakışlarımı bilgisayardan ayırıp, karşımda duran adama çevirdim. Büyük bir dikkatle beni izliyordu.

“Hafızamı kaybetmiş olarak uyandığımda kendimi koca bir boşluğun içinde, tek başımaymış gibi hissediyorum. Zihnimin içi hem çok dolu hem de çok boş gibi... Şu an bu videoyu, hafızasını kaybetmiş Zümra için çekiyorum: Savaş’a güvenebilirsin. Biliyorum şu anda o, senin gözünde yabancı biri ama gerçekte öyle değil. Birbirinizi çocukluktan beri tanıyorsunuz. O seni, sen de onu çok seviyorsun...”

Videolar bitti. Ağlıyordum ama ne zamandan beri ağladığımı hiç bilmiyordum. Göğsümün tam ortasında çok büyük bir ağrı belirmişti. Az önce duyduğum şeyler benim için hem çok yabancı hem de oldukça tanıdıktı. Şu an zihnim bomboştu, hiçbir şey hatırlamıyordum. Annem ölmüştü... Hem de gözlerimin önünde... Onu bile hatırlamıyordum. Ama bedenim; gözlerim, kalbim ve diğer uzuvlarım her şeyi en ince ayrıntısına kadar hatırlıyor olacak ki şu anda deli gibi acı çekiyordum.

Dile kolay, on bir sene... On bir sene boyunca bu şekilde nasıl yaşamışım ki ben?

Oturduğum yerden güçlükle ayağa kalktım. Bunu yaparken bir an için sendelemiştim. "İzlettiğin bu videolar benim için hiçbir anlam ifade etmiyor," dedim karşımdaki adama. Hâlâ ağlamaya devam ediyordum. Ama sesim çok donuk çıkmıştı.

"Hayır ediyor," deyip yataktan çıktı adam. Yanıma geldi. "Şu an etmese bile birkaç saat sonra edecek. Artık her şeyi biliyorsun."

Başımı iki yana salladım. "Her şeyi biliyormuş gibi hissetmiyorum ama."

"Hissetmiyorsun, ama hissedeceksin. Hep hissettin."

Savaş, uzanıp bana sarıldı. Belimi kavrayıp kendi bedenine doğru çekti ve boynumu öptü. Olduğum yerde kaskatı kesildim.

"Ne yaptığını zannediyorsun sen!" deyip onu sinirle geri ittim.

Savaş, bir an için duraksadı. "Karımsın ya benim, yanında olduğumu göstermek için sana sarılıyorum."

"Sarılma," dedim bağırarak. "Tamam, bana bir sürü video izlettin, hayatımla ilgili birçok şeyi öğrenmemi sağladın. Ama madem benim şu anda ne hissettiğimi benden bile daha iyi biliyorsun... O halde bana sakın sarılma. Tanımıyorum ben seni, nasıl bir adam olduğuna dair hiçbir fikrim yok!"

Savaş, hafifçe gülümsedi. Gülümsemesinde çözemediğim bir anlam vardı. "Tamam, anlaşılan biraz daha zamana ihtiyacın var," dedi ellerini teslim olmuş gibi havaya kaldırıp. "İstediğin gibi olsun yavrum, sen nasıl istersen her şey öyle olsun... Ben kahvaltı hazırlamaya gidiyorum, sen de sakinleştikten sonra yanıma gel." Odadan çıkıp, beni yalnız bıraktı.

O gittikten sonra gözyaşlarımı silip, içinde olduğum yatak odasına bakındım. Az önce sarf ettiğim cümlenin ağırlığı omuzlarıma çökmüştü.

"Nasıl bir adam olduğuna dair hiçbir fikrim yok."  

Sahiden yoktu. Benim için o, sabah uyandığımda bir anda yanımda gördüğüm yabancı bir adamdı. İyi biri miydi, bana doğrularımı söylüyordu, beni seviyor muydu ama en önemlisi de ben, onu sahiden de seviyor muydum hiç bilmiyordum... 

Ona baktığımda hissettiğim tek şey koca bir boşluktu. Az önce izlediğim videolar sayesinde, kısa aralıklarla hafızasını kaybeden biri olduğumu öğrenmiştim. Bu, ona karşı zihnimin neden boş olduğunu açıklayabilirdi. Ama peki ya kalbim? Ona baktığımda neden kalbim tepkisiz kalıyordu, neden orada da büyük bir boşluk hissediyordum ki?

Hayır, içgüdüsel olarak ona hiç güvenmiyordum.

Yatak odasından çıkıp etrafı büyük bir dikkatle inceleyerek mutfağa gittim. Her yer inanılmaz düzenli ve temiz görünüyordu. Savaş, arkası bana dönük bir şekilde tezgahın önündeydi. Kahvaltı hazırlıyordu.

"Biz sahiden yedi senedir evli miyiz?" diye sordum.

"Evet yavrum," dedi Savaş. Bir an için omzunun üzerinden bana bakıp, tekrar kahvaltı hazırlamaya devam etti. Peynir doğruyordu. "Tam tamına yedi senedir evliyiz. Bilgisayarda yüzlerce videomuz var, tüm bu yedi yılda yaşadıklarımıza dair. Ben işe gittikten sonra açıp hepsini izlersin."

"İşe mi gideceksin?" Nedense telaşlanmıştım. "Ne iş yapıyorsun?"

Savaş, hazırladığı peynir tabağını masaya koydu. "Kasap dükkanımız var. Abimle beraber işletiyoruz. Baba mesleği."

"Kasap mı," diye sordum şaşırarak. "Et filan satıyorsun yani?"

Gülümsedi. "Et filan satıyorum yani..."

"Bu bana hiç tanıdık gelmiyor," dedim başımı iki yana sallayıp. "Aslında hiçbir şey tanıdık gelmiyor. Bu ev, eşyalar, mutfak sanki-"

"Sanki ilk kez görüyormuşsun gibi," deyip sözümü kesti. Ardından yanıma geldi. "Kolay değil yavrum, biliyorum. Her defasında böyle hissediyorsun. Ama güven bana, bu sadece bir gün sürecek. Sen o bilgisayardaki videoları izledikten sonra bir nebze de olsa bir şeyleri, beni hatırlayacaksın ve kendini daha iyi hissedeceksin." Uzanıp, bana sarıldı ve saçlarımı okşadı.

Bu kez onu geri itmek içimden gelmedi. Sarılmasına izin verdim. Parfümünün ağır kokusunu hissedebiliyordum. Kokular, anıları uyandırırdı. Gözlerimi kapatıp, kokusunu içime çekerek anılarımı uyandırmaya çalıştım. Bir şeyler hatırlamak, geçmişe dair ufakta olsa bir görüntü anımsamak istedim... Hissedebiliyordum, bu koku tanıdıktı... Düşünmeye çalıştım, hatırlamaya çalıştım... Ama kahretsin ki zihnimde hiçbir görüntü, anı belirmiyordu.

Savaş'ı sertçe geri ittim. "Hayır, bu çok saçma," dedim bağırarak. "Hiç tanımadığım bir adamın karşıma geçip bana, benimle ilgili şeyler söylemesi çok ama çok saçma... Ve benden buna körü körüne inanmamı beklemen... Ben niye sana inanayım ki? Belki bana yalan söylüyorsun, belki ben seni hiç ama hiç sevmiyorum?"

Savaş'ın kahverengi gözlerinde bir an için sinirli bir ifade belirdi. "Sana söylediğim her şey gerçek," derken bu ifade hızlıca silinmişti. Bana doğru temkinli bir şekilde yaklaştı. "Sen beni, ben de seni deliler gibi seviyorum Zümra. Tamam anasını satayım, şu an beni hatırlamıyorsun... Peki gözlerime baktığımda, sana nasıl âşık olduğumu göremiyor musun?"

Görüyordum. Hatta bunu, uyanıp yüzüne baktığımdan beri ürkütücü bir netlikte görüyordum. Gördüğüm bu şeyin adı aşk mıydı bilmiyorum ama karşımdaki yabancı adam, bana karşı çok güçlü bir duygu hissediyordu. Ama ne olursa olsun hiçbir şey zihnimdeki o koca boşluğu doldurmaya yetmiyordu.

Ben cevap vermeyince Savaş gülümsedi ve "Gördüğünü biliyorum," dedi. "Zaten görmesen, çoktan arkana bile bakmadan gitmiş olur bu evden."

Gider miydim? Evet, kesinlikle giderdim. Nereye gideceğimi bilmiyordum. Gidecek bir yerim var mı onu da bilmiyordum. Muhtemelen yoktu. Ama sabah uyandığımda; karşımda benim için çabalamayan, ilgisiz ve sevgisiz bir adam görseydim hiç kimsenin gücü beni bu evde tutmaya yetmezdi.

"Bilmiyorum, hiçbir şey bilmiyorum," dedim yorgun bir şekilde. "Belki de söylediğin gibi biraz zamana ihtiyacım vardır..."

"Ne kadar sürerse sürsün ben hep yanındayım," dedi içtenlikle. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi devam etti. "Ha bu arada, yarın ufak bir tatile gidiyoruz. Aylar öncesinden planlamıştık, ikimizin de çok gitmek istediği bir yer."

"Tatil mi," diye sordum şaşırarak. "Ne tatili?"

"Türkiye'nin en iyisi olduğu söylenen bir kayak oteline gideceğiz."

"Kayak oteline bir de," diye sordum emin olmak ister gibi. "İyi de ben kış mevsimini sevmem ki... Niye böyle bir plan yaptın?"

"Doğru, kış mevsimini sevmezsin," dedi Savaş gülümseyerek. "Ama bir gün evde otururken televizyonda bu oteli gördük. Özellikle sen baya beğendin ve gitmek istedin. Ben de rezervasyon yaptırdım."

"Şu an bahsettiğin otel hakkında hiçbir fikrim yok," dedim. "Aylar önce ne gördüm, ne konuştuk onu da bilmiyorum... İptal etsen olur mu? Ben kayak oteline filan gitmek istemiyorum."

"Maalesef edemem, yavrum. Otele gitmemize bir günden az süre kaldı. Uçak bileti filan da aldım. Şimdi iptal edersem bütün paramız çöp olur."

"Ha bir de uçağa mı bineceğiz," diye sordum telaşla. "Yok, yok ben gerçekten gelmek istemiyorum. Çok kötü bir haldeyim zaten, bu şekilde tatile filan gidemem."

"Ben yanındayım yavrum," dedi Savaş. "Benimle her yere gidebilirsin. Güven bana, bu tatil ikimize de iyi gelecek."

"Hayır, iyi filan gelmeyecek," dedim bağırarak. "Nasıl iyi gelebilir ki? Ben seni birkaç dakikadır tanıyormuş gibi hissediyorum. Bana bir sürü şey anlatıyorsun, aylar önce bir otel görüp beğendiğimi söylüyorsun ama Allah kahretsin ki yok işte, hiçbirini hatırlamıyorum!"

"Hatırlamak zorunda değilsin," dedi Savaş sakince. "Sen bu halde on bir senedir yaşıyorsun, Zümra. Hatırlamadan yaşamaya çoktan alıştın aslında. Sadece ilk gün böyle direniyorsun, her şeyi sorguluyorsun. Ama ikinci gün artık umursamıyorsun ve akışına bırakıyorsun."

"Umursamıyorum ve akışına bırakıyorum öyle mi," diye sordum hayretler içinde.

"Aynen öyle," dedi Savaş. "Senden sadece bana güvenmeni istiyorum. Çünkü seni bu hayatta en çok seven kişi de tek ailen de benim... Yarın o uçağa binip tatile gideceğiz. Korkmanı gerektiren bir şey yok. Çünkü bu, birlikte ilk tatilimiz olmadığı gibi son tatilimiz de olmayacak."

***

Erzurum / Palandöken

Ertesi gün olmuştu. Sabahın erken saatlerinde kayak oteline gelmiştik. Hava soğuk değil, ölümcül düzeyde dondurucuydu. Yüzüme çarpan rüzgâr, tenimi keskin bir bıçak gibi acıtıyor, nefes aldığımda ciğerlerime kadar işleyen soğuğu hissediyordum. Her yer bembeyaz karla kaplıydı. Çam ağaçlarının dalları karın ağırlığıyla eğilmişti.

Karşımda, yüksek bir dağın yamacına kurulmuş görkemli bir kayak oteli vardı. Geniş camlarından sızan sarı ışıklar, dışarıdaki buz gibi beyazlığın ortasında sıcak bir görüntü oluşturuyordu. Otelin girişinde valizlerini taşıyanlar, kayak takımlarını omuzlarına alan insanlar ve ellerindeki sıcak kahvelere sarılmış birkaç kişi vardı. 

Biraz ileride, kayak pistlerinin başlangıcına doğru uzanan telesiyejler ağır ağır hareket ediyor, koltuklarına oturan insanları sisin içine doğru taşıyordu. Dağın zirvesi ise yoğun kar yağışı ve bulutların arasında kaybolmuştu. Her şey bir kartpostal kadar güzel, aynı zamanda insanı içine çeken ürkütücü bir sessizliğe sahipti.

Soğuktan kızaran burnumu atkımın arkasına saklayıp ellerimi montumun ceplerine daha derin soktum. Ayaklarımın altındaki kar her hareketimde eziliyor, buz gibi rüzgâr saçlarımı yüzüme savuruyordu.

Dünden beri hiç uyumamıştım. Bütün vaktimi Savaş'ın bana verdiği dizüstü bilgisayardaki yüzlerce videoyu izleyerek harcamıştım. Savaş ile senelerdir süren bir geçmişimizin olduğuna artık emindim. Onun, beni sevdiğine, bana değer verdiğine, mutlu olmam için elinden geleni yaptığına da... Ama zihnimin içi hâlâ bomboştu ve ben, sadece dünden beri yaşadıklarımı hatırlayabiliyordum.

"Nasıl ama," diye sordu Savaş. "Hiç fena bir yere benzemiyor?"

"Çok soğuk," dedim sitemle. "Fazla soğuk. Bu kadar soğukta bir şeylerin güzelliğine odaklanabileceğimi sanmıyorum."

"Ben de yaz insanıyım yavrum," dedi Savaş. "Yaz tatilini hiçbir şeye değişmem. Ama kış tatilinin de kendine göre güzellikleri yok değil..." Bana doğru yaklaşıp, kulağıma eğildi. "Her üşüdüğümüzde sevişerek birbirimizi ısıtmak gibi mesela..."

Olduğum yerde kaskatı kesildim. Onu, sinirle geriye doğru itip, "Tabi ki de öyle bir şey olmayacak!" dedim.

"Niye," diye sordu. "Karı koca olduğumuza hâlâ emin değil misin?"

"Sorun, emin olup olmamam değil!"

"Çünkü eminsin, çünkü artık biliyorsun," dedi Savaş. "Ve benim de çok iyi bildiğim bir şey var ki yavrum, karı ve kocalar sürekli sevişirler."  Bana muzipçe göz kırptı ve elinde valizlerle otele doğru yürümeye başladı.

Sinirli bir halde onun benden uzaklaşmasını izledim. Sanki çok normal bir şey söylemiş gibi sarf ettiği cümleler karşısında dehşete düşmüştüm. Ama hayır... Söylediği şey asla olmayacaktı. Değil bana yüzlerce, binlerce video bile izletse ben, onunla o söylediği şeyi asla yapmayacaktım!

İçten içe hâlâ ona güvenmiyordum.

Savaş'ın arkasından ben de otele girdim. Dışarıdaki dondurucu soğuğun ardından yüzüme çarpan sıcak hava, istemsizce rahat bir nefes almamı sağladı. Otelin içi de tıpkı dışı gibi masallardan fırlamışçasına görkemliydi. Başımı kaldırdığımda, birkaç kat boyunca yükselen yüksek tavanı ve tavandan aşağı sarkan, ışıkları kristal taşlarında kırılarak etrafa yayılan devasa avizeleri gördüm. Altın sarısı ışıklar, mermer zeminin üzerinde parlıyor, geniş lobinin her köşesine sıcak bir aydınlık yayıyordu.

Duvarları süsleyen büyük tablolar, dağ manzaralarını ve kışın büyüleyici güzelliğini resmediyordu. Lobinin ortasında duran geniş koltukların üzerine yumuşak yastıklar yerleştirilmiş, yanlarındaki küçük sehpalara zarif vazolar ve dekoratif objeler konulmuştu. En çok da her köşeye serpiştirilmiş renkli çiçekler dikkatimi çekmişti. Kırmızı güller, beyaz lilyumlar ve mor orkideler, kışın ortasında açmış küçük bahar parçaları gibiydi. Dışarıdaki uçsuz bucaksız beyazlığın aksine, burada renkler ve sıcaklık hüküm sürüyordu.

Resepsiyonun arkasındaki duvarda otelin adının yazılı olduğu büyük bir tabela vardı: BEYZADE PALANDÖKEN RESORT HOTEL

Bütün bu ihtişamın ortasında birkaç saniyeliğine durup etrafıma baktım. Dünden beri geçmişime dair hiçbir şey hatırlamadığımı, Savaş'ın ise benim gözümde yabancı bir adam olduğunu söyleyip duruyordum kendime.

Ama hayır... Bu sabah evden çıkıp farklı insanlar görmeye başladığımdan beri fark ettiğim bir şey vardı. Diğer insanlara kıyasla Savaş, aslında bana o kadar da yabancı gelmiyordu. Bu dünyada sanki tek tanıdığım kişi oymuş gibi hissediyordum.

Savaş, giriş işlemlerini hallettikten sonra beşinci katta bulunan odamıza çıktık. Ben, etrafa dikkat kesilip her şeyi büyük bir dikkatle incelerken Savaş'ın telefonu çaldı. Ekrandaki ismi görünce kaşlarını çattı. "Abim arıyor, ben dışarıda konuşup geliyorum," dedi ve odadan çıktı.

Tavandan yere kadar uzanan ahşap çerçeveli pencerelerin yanına gidip dışarı baktım. Kar yağışı hâlâ devam ediyordu. Rüzgârın savurduğu kar taneleri havada dönüp duruyor, uzaktaki dağların zirvesini zaman zaman gözden kaybettiriyordu. 

Otelin çevresinde başka hiçbir yapı görünmüyordu. Yalnızca karla kaplı dağlar, ağaçlar ve gökyüzüyle birleşiyormuş gibi duran beyaz bir manzara vardı. Biraz ileride, kayak pistlerinde kayan insanların renkli kıyafetleri beyazlığın içinde küçük noktalar gibi seçiliyordu. Telesiyejler ağır ağır hareket ediyor, koltuklar dağın yamacına doğru yükselirken uzaktan belli belirsiz sesler duyuluyordu.

"İyi ki unutacak."

Hatıralarımın içinde birdenbire yankılanan bu cümle karşısında olduğum yerde buz kestim. Eş zamanlı olarak kulaklarım uğuldadı, başıma korkunç bir ağrı saplandı ve gözlerim karardı.

"Onun bu karanlık laneti, benim sahip olduğum en değerli hediye..."

Kulaklarımdaki uğultunun şiddetti hızla artmaya başladı. 

"Bedenindeki morlukları nasıl açıklayacaksın ona?"

"Sen orasını dert etme. Ben düşündüm bir şeyler."

Gözlerimi kapattım, ellerimi sıkıca başıma bastırdım. Bir anda başıma öyle şiddetli bir ağrı saplanmıştı ki dişlerimi birbirine bastırıp çığlık atmaktan kendimi alamadım.

"Biliyorum, yarın sabah her şeyi unutmuş olarak uyanacak..."

Hatıralarımın içinde tekrar tekrar bu cümleler yankılanıyor, gözümün önüne yarım yamalak bir adam ve kadın silueti geliyordu. Kim olduklarını göremiyordum, onlara bakarken ben neredeydim ve ne haldeydim onu da anımsayamıyordum. Sadece bulanık bir görüntü ve hatıralarımın içinde art arda yankılanan bu sesler vardı.

Başım dönüyordu. Yere yığılmamak için kendimi çok zor tutuyordum. Bedenim bir anda güçsüzleşmiş, bacaklarım beni taşıyamayacak bir hale gelmişti. Başımdaki ağrı öyle şiddetli ve dayanılmazdı ki... Kendimi güçlükle odadan dışarı atıp, Savaş'ı bulmaya çalıştım. Ona ihtiyacım vardı. Ama odadan çıkıp, etrafa bakındığımda onu göremedim. Odanın sağında ve solunda uzanan iki koridor vardı. Ama Savaş ortalarda görünmüyordu.

"Savaş neredesin," diye mırıldandım. Onu bulmak için sağ koridorda yürümeye başladım. Etrafta insanlar vardı, birkaç tanesi durup bana dikkat kesilmişti. Şu an dışarıdan nasıl göründüğümü bilmiyorum ama nedense Savaş dışında birinden yardım istemek bana güvenilir gelmemişti.

Sonra Savaş'ı gördüm, benden biraz uzaktaydı. Sırtı bana dönüktü, bir asansörün önünde bekliyordu. Ona seslenecek gücüm yoktu, bu yüzden adımlarımı hızlandırıp ona yetişmeye çalıştım. Ama Savaş, yanına gidemeden asansöre bindi ve benden tamamen uzaklaştı.

"Allah kahretsin," diye söylendim acı içinde. 

Ben de asansörlerin oraya ulaştım, çok geçmeden bir asansör daha geldi. İçeride sadece genç bir kadın vardı. Asansöre bindim, Savaş'ın lobiye indiğini düşünerek giriş düğmesine bastım.

"Merhaba, siz iyi misiniz," diye sordu kadın.

"İyiyim," dedim yüzüne bakmadan. Gözlerim kapalı, ellerimi başıma bastırmaya devam ediyordum.

"Pek iyi görünüyorsunuz ama, nereye gidiyorsunuz? Ben de eşlik edeyim size."

"Lobiye iniyorum."

"Eğer bir doktor bulmak için ise sizi doktora götürebilirim," dedi kadın. "Ben bu otelin genel müdürüyüm."

"Bir doktora ihtiyacım olup olmadığını bilmiyorum," dedim. Başımdaki ağrıdan dolayı dişlerimi birbirine bastırıyordum. "Bir anda neden bu hale geldim onu da bilmiyorum. Aslına bakarsan ben kendime dair hiç ama hiçbir şey bilmi-"

Cümlemi tamamlayamadan bedenim sanki bir anda bütün gücünü yitirmiş gibi kendini yere bıraktı. Fakat kadın, tam yere düşeceğim sırada beni hızlı bir şekilde tuttu ve düşmeme engel oldu. "Hay Allah'ım bir bu eksikti," diye söylendi kadın. Sesi kulağıma bir uğultu gibi geliyordu. "İyi olmadığın halde neden iyiyim diyorsun ki? Neyse, bunun da üstesinden gelirim elbet. Merak etme şimdi seni doktora götüreceğim."

Bu sırada kadının telefonu çaldı. Hemen cevapladı ve "Abi yetiş," dedi. "Asansörde bir kadın bayıldı. Şu an kucağımda, zar zor tutuyorum. Rengi filan da bembeyaz... Metin abi yerinde mi?"

Telefonun diğer ucundaki sesi dinledi.

"Yine mi ya... Abi sende artık şu kayak alanına yeni doktorlar al. Metin abi sürekli otelden çıkıp, onlara bakmaya gidiyor. E ben şimdi bu kadınla ne yapacağım?"

Telefondaki sesi dinledi.

"İyi tamam geliyoruz," dedi ve telefonu kapattı. İkimiz de ayaktaydık, kadın beni zar zor dengede tutuyordu. Bedenimin zerre gücü yoktu, gözlerimi istesem de açmayı başaramıyordum. Tek yapabildiğim konuşulanları duymaktı ama içimden bir ses birazdan onu da yapamayacağımı söylüyordu.

Asansörün kapısı açıldı. Yaklaşık bir dakikadır bedenimi dengede tutan kollar benden uzaklaştı ve yerini başka birinin kollarına bıraktı. Az önce burnuma dolan çiçeksi parfüm kokusu, yerini keskin bir erkek parfümüne bırakmıştı. Bedenimin havalandığını, birinin beni kucağına aldığını hissettim. Gözlerimi açıp, olup biteni görmek istesem de kahretsin ki başarılı olamadım.

Beni kucağına alan kişi yürümeye başladı.

"Asansöre ilk bindiğinde bir tuhaflık olduğunu fark ettim zaten," diyordu kadın. "Böyle yüzü bembeyaz, elleri ve bacakları titriyor, yüzünde acı çekiyormuş gibi bir ifade... Kadına iyi misin diye soruyorum, iyiyim diye cevap veriyor bana. Aynen canım gördük işte ne kadar iyi olduğunu..."

Kısa bir yürüyüşün ardından bir kapının açıldığını duydum. İçeri girdik, kapı kapandı, beni kucağında tutan kişi tekrar yürümeye başladı. Çok değil, birkaç adım attıktan sonra beni yavaşça bir koltuğun üzerine bıraktı.

"Sen bu kadını daha önce otelde gördün mü," diye sordu yabancı bir erkek sesi.

"Hayır, görsem kesin hatırlardım. Baksana, çok güzel bir kadın. Ama pardon, zaten asansörde kucağına aldığından beri gözünü kadından alamıyorsun. Sen de çok güzel buldun, hadi itiraf et."

"Saçma sapan konuşma Efsun," dedi adam.

"Ne, yalan mı? Hâlâ bakışların kadının yüzünde. Gözlerini alamıyorsun işte."

"Kadının neyi olduğunu anlamak için bakıyorum."

"Ooo," dedi kadın gülümseyerek. "Cihangir Beyzade ne zamandan beri gözüyle röntgen çekebiliyor merak ettim doğrusu. Hani bu yetenek bütün ailede varsa söyle, ben de bileyim?"

"Uzatma abiciğim."

"Kadın bir uyansın, ben senin ona baktığını hele biraz daha göreyim, gör bak bu meseleyi nasıl da uzatacağım abiciğim," dedi kadın keyifli bir sesle. Artık bütün sesler kulağıma çok uzaktan geliyor, kendimi zorlasam da gözlerimi açmayı başaramıyordum.

“Peki sence neden bayılmış olabilir,” diye sordu kadın.

“Eğer gözümle röntgen çekebilseydim söylerdim.”

“Of abi ya cidden soruyorum. Öyle normal bir bayılma değildi.”

“Sen ne düşünüyorsun?”

“Emin değilim ama sanki kriz geçiriyor gibiydi... Nasıl desem kafasının içinde sesler duyuyor gibi...”

“Öğreneceğiz,” dedi adam. “Önce uyansın, sonra her şeyi öğreneceğiz.”

Artık bütün sesler susmuştu.

Bilincimi tamamen kaybetmeden önce "Allah'ım lütfen," diye fısıldadığımı anımsıyorum. "Artık bir şeyleri unutmak istemiyorum... Lütfen..."


Bölümü nasıl buldunuz?

Hikâyeyle ilgili her şeyden haberdar olmak için beni Instagram'da takip edebilirsiniz. 

Kullanıcı adım: imranthmcpriv

Haftaya cumartesi günü yeni bölümde görüşmek üzere!