İçeriğe geç

BÖLÜM 2 - KIYIYA VURAN ŞEY

Kapı açıldı. Arven bunu görmedi ama duydu. Çok uzakta, dünyanın bilmediği bir yerde, taşın taşa sürtünmesine benzeyen derin bir ses yükseldi. Sonra ani bir sessizlik oldu. Marcus birşeyler söylüyordu ama anlaşılmıyordu. dalga sesleri yok olmuştu hiçbir şey duyulmuyordu.Arven kumların üzerinde diz çökmüş, elindeki siyah taşa bakıyordu .Taş artık konuşmuyordu. Mavi ışık da kaybolmuştu.

“Arven?”

“Kaptan?”

Çocuk arkasından ona sesleniyordu.

Arven hızla döndü.

“Ne?”

“Ne yapıyorsun?”

Arven, sanki bir arkadaşına sürpriz yapacakken yakalanmış biri gibi; eli ayağı birbirine karışmış şekilde taşı sandığa geri kapattı.

“Hiç.”

Marcus ona baktı. Sonra sandığa doğru gözlerine devirdi. Sonra tekrardan Arven'e dönüp:

“Sanırım yalan söylüyorsunuz kaptan.”

Arven istemsizce güldü.

“Sen ne zamandır kaptanına böyle konuşuyorsun?”

“Gemimiz yok artık hala kaptanım mı oluyorsunuz efendim ?.”

Arven'in gülümsemesi kayboldu. Yaz aylarında sanki kışı yaşıyormuşçasına etraf buz kesti. Çocuk haklıydı gemileri yoktu mürettebattan kimse yoktu .Dahası ne yemek ne de su vardı. Nerede olduklarını bilmedikleri bir adada mahsur kalmışlardı. Dün gece ne yaşandıysa bunu çözmek için önce burada hayatta kalmaları gerekiyordu. Arven doğruldu ve ayağa kalktı. Etrafta gezmeye başladı. Ufka doğru baktı rüzgarın estiği yönü anlamak için her zaman kullandığı parmak numarasını yaptı. Pusulasını çıkarıp baktığındaysa yüzünü korku ve şaşkınlık arasında bir ifade kapladı.

Pusula hızlı bir şekilde kendi ekseninde dönüp duruyordu. Sabitlenme ya da bir yön gösterme gibi bir durumu yoktu sürekli dönüyordu. Bu nasıl olabilirdi ?

Kaptan Arven bir süre etrafı kolaçan edip tüm denizcilik yeteneklerini kullanıp hafızasını da yokladıktan sonra kendini kumlara doğru bıraktı. Artık birşeyden emindi kaybolmuşlardı. Ama öyle sıradan bir kaybolma değil bulundukları ada neresi hiçbir fikri yoktu. Belki de haritalarda olmayan bir adadaydılar. Yani onun bilmediği bir harita elbet vardı. Bulgular onu gösteriyordu.

'' Hey çocuk bir şey bulabildin mi ?''

'' Hayır efendim pek bir şey yok ''

“ Öyleyse hazırlan yürüyoruz.”

“Nereye?”

“İnsan bulmaya.”

“Ya bulamazsak?”

Arven omuzlarını silkti.

“O zaman insan olmayan birini buluruz.”

Çocuk birkaç saniye düşündü.

“Bu hiç rahatlatıcı değildi.”

“Rahatlatmak için söylemedim zaten.”

İkisi kıyı boyunca yürümeye başladı. Güneş tepelerinde adayı resmen kavuruyordu. Etraf çoğunlukla kayalıklarla kaplıydı ama palmiye ağaçlarıyla daha önce görmedikleri bir ağaç türü de hiç azımsanmayacak derece kıyı boyunca devam ediyordu. Marcus ağaca doğru yaklaştı ve tepesinde kıpkırmızı gözüken şeyi sallayarak düşürmeye çalıştı. Arven çocuğun ne yaptığını görünce '' bunu yememeliyiz'' düşüncesindeyken yine de ona yardımcı oldu. Düşen şey yuvarlak kırmızı kendince ağır bir şeydi. Üst kısmında kabuğu biraz daha yumuşaktı. Arven bıçağını çekip meyve olduğunu sandığı şeyi bir çırpıda ikeye böldü. İçi aynı bir şeftaliye benziyordu ama ortasından bir hat geçiyordu. Kokusu baya bir aromatikti. Birbirlerine bakıp meyveyi yemeye başladılar. Tadı güzeldi birkaç tane daha kestiler. Meyve baya etli olacak ki ne açlıkları kaldı ne de susuzlukları. Yola devam etmeye başladılar hava artık iyice boğucu bir hal almaya başlamıştı.

Yaklaşık yarım saat sonra çocuk durdu.

“Kaptan.”

Arven arkasına doğru baktı. Çocuk kumları gösteriyordu. Ayak izleri kumda ayak izleri vardı. Sahilden adanın daha iç kısımlarına doğru gidiyordu. Arven izlere doğru yaklaşıp incelemeye başladı. Onların ayak izleri değildi. Hatta insan ayak izleri bile değildi. Dört uzun parmak, aralarında ince perdelerle toprağa sanki ağır bir pençe basmış gibiydi. Hafif bir çukur oluşmuştu.

“Bunlar yeni.” dedi Arven izleri inceleyerek.

“Ne kadar yeni?”

Arven parmağını izin kenarındaki kuma bastırdı.

“Çok.”

Çocuk etrafına baktı.

“Belki bizi arıyorlardır.”

“Belki.”

“İyi bir şey mi?”

“Hayır.”

“Niye?”

“Çünkü bizi bulmak için buraya gelmişlerse...”

Arven ayağa kalktı.

“...bizim onları bulmamız gerekmiyor.”

Adanın iç taraflarındaki ormandan bir dal çatırdadı.İkisi de dondu. Arven yavaşça belindeki bıçağı çekti. Çocuk eline yerde bulduğu kalın bir dalı aldı. Kısa bir sessizlik oldu.

.

Sonra ağaçların arasından bir yaratık çıktı. Çok uzun boylu değildi bir insan kadardı. Vücudu koyu gri pullarla kaplıydı. İnce kolları ve uzun parmakları ve parmaklarının arasında perdeler vardı. Başının iki yanında küçük boynuzlar uzanıyordu. Elinde ise paslı bir mızrak tutuyordu. Çocuk çığlık atacakken Arven elini Marcusun ağzına doğru kapattı. '' Sakin ol başkaları da olabilir '' diye fısıldadı.

Yaratık da onlara bakıyordu. Üçü birkaç saniye boyunca birbirini izledi. Sonunda yaratık mızrağını kaldırdı. Arven bıçağını sıktı. Sonra yaratık konuşmaya başladı.

“İkiniz.”

Arven şaşkınlıkla baktı.

“...Ne?”

Yaratık mızrağını indirdi.

“İkiniz de denizden mi çıktınız?”

Arven cevap vermedi. Yaratık başını eğdi.

“Demek doğru.”

“Ne doğru?”

Yaratık bir süre sustu. Sonra arkasındaki ormanı gösterdi.

“Dün gece gökyüzü denize düştü.”

Arven'in yüzü gerildi.

“Sen ne diyorsun?”

“Ben bir şey demiyorum.”

Yaratık gözlerini denize çevirdi.

“Deniz diyor.”

---------------------------------------------------------------------------------------

O sırada kıtanın çok uzağında, insanların yaşadığı büyük bir şehirde, sabah çanları çalıyordu. Pazar yeri her zamanki gibi kalabalıktı. Balıkçılar bağırıyor, tüccarlar mallarını satıyor, çocuklar sokaklarda koşuyordu. Kimse dün gece denizin altında parlayan ışığı bilmiyordu. Kimse kaybolan gemiyi bilmiyordu. Kimse siyah taşı bilmiyordu.

Ama şehrin merkezindeki eski tapınağın en üst katında, yüzlerce yıldır kapalı duran bronz bir kapının üzerinde ince bir çatlak oluşmuştu. Çatlağın içerisinden siyah su sızıyordu. Farklı bir dilde birşeyler söyleyerek kapının önüne doğru yaşlı bir rahibe koşarak geldi ve diz çöktü. Gözünde korku dilinde ise tanrısının ismi vardı. Elleri titriyordu. Çünkü kapının üzerinde tek bir cümle yazıyordu. Ve o cümleyi okuyabilen son insanın üzerinden üç yüz yıl geçmişti.

“Geliyor.”

Rahibe gözlerini kapattı.

“Hayır...”

Kapının diğer tarafından bir ses geldi. Önce çok uzaktan. Sonra daha yakın. Tırmalama sesini andırıyordu. Ardından birşey kapıya sertçe vurdu.

Tak.

Sonra bir daha..

Tak.

Rahibe geri çekildi.

Ve kapının ardındaki şey fısıldadı:

“........”