Gece yarısını çoktan geçmişti. Deniz sakindi, denizcilerin sevmediği bir sakinlik. Ses yoktu deniz konuşmuyordu. Herkesin içinde bir huzursuzluk vardı.
Kaptan Arven, geminin baş tarafında duran fenerin ışığına bakarken cebindeki tespihin boncuklarını birer birer çekiyordu. Otuz yıldır denizlerdeydi. Fırtınayı bilirdi, korsanları bilirdi, açlığı ,ölümü bilirdi.Ama bu sessizlik hiç hayre alamet değildi korkuyordu. Korkusunu tayfasına belli etmemek için herşey yolundaymış gibi;
“Karaya kaç mil kaldı?” diye sordu.
Gözcü cevap vermedi.
Arven başını kaldırdı.
“Çocuk?”
Gözcü çocuk direğin tepesinde öylece duruyordu. Gözleri ufka kilitlenmişti.
“...Kaptan.”
“Ne gördün evlat ?”
Çocuk yutkundu.
“Bir ışık.”
Arven kaşlarını çattı.
“Fener mi?”
“Hayır.”
“Gemi mi?”
“Hayır.”
Çocuk yavaşça parmağını ufka uzattı.
“Denizin altında , denizin altında bir şey var efendim.”
Güvertede birkaç adam güldü. Birisi küfretti. Bir başkası, “Çocuk korkmuş,” diye mırıldandı.
Ama Arven gülmedi. Çünkü o da görmüştü. Denizin altında, suyun karanlığının içinde, sanki denizin dibinde devasa bir yıldız yanıyormuş gibi soluk mavi bir ışık parlıyordu.
Sonra ışık kayboldu..Arven ve çocuk birbirlerine baktılar. Kısa bir sessizlik oldu. Ardından geminin altından bir ses geldi.
Tak.
Arven'in yüzündeki bütün renk çekildi.
Tak.
Bu kez daha güçlüydü.
Sanki birisi veya birşey geminin altından karinaya vuruyordu. Üçüncü ve son darbede bütün gemin fenerleri bir anda söndü. Tayfadakiler önce şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Sonra fenerleri geri yakmaya çalıştılar ama nafile hiçbiri yanmıyordu. Ne bir fener ne bir bez parçası ne de bir meşale. Birşeyleri yakmaya çalıştıklarında alev çıkmıyordu sadece ince bir duman çıkıyor ve sönüyordu. Kısa bir süre sonra karanlığın içinden yaşlı bir tayfanın fısıltısı duyuldu.
“Tanrılar bizi korusun...”
Arven gözlerini kapattı.
“Tanrılar değil,” dedi.
Sesi titriyordu.
“Eğer o şey gerçekten uyandıysa...”
Denizin altından bir şey yeniden vurdu.
Bu kez bütün gemi sarsıldı.
Arven, hayatında ilk defa denizin kendisinden korktuğunu hissetti.
“...Tanrılar da bizi kurtaramaz.”
Arven dalgaların sesiyle gözlerini açtı. Siyah uzun saçları birbirine dolanmış, bandanası neredeyse saçından düşecek kıyafetleri ise nemliydi.
Gözlerini açtığında ilk hissettiği şey soğuktu. İkincisi ise kumdu. Yüzünü çevirdiğinde ağzına dolan tuzlu suyu tükürdü. Birkaç kez öksürdü, sonra dirseklerinin üzerinde doğrulmaya çalıştı. Gün doğmuş deniz sakindi .Sanki gece hiçbirşey yaşanmamış gibiydi. Arven kızgın güneşin altında dalga sesleriyle kendine gelmeye çalışırken etrafına baktı. Neler olduğunu nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu. Dün gece bir rüya mıydı yoksa fazla mı içmişti? Herkes neredeydi? Sahile doğru birkaç adım attı kıyıya vurmuş birkaç tahta parçası ve bir iki varil dışında hiçbir şey yoktu. Sanki gemiden geriye sadece bunlar kalmış gibi görünüyordu. Eğer dün yaşananlar gerçek ise gemi enkazı neredeydi? Arven sahilde bir süre yürüyerek etrafı keşfetmeye karar verdi. Kısa bir süre yürüdükten sonra biraz ilerde kumların üzerinde birinin yüzüstü yattığını gördü. Oraya doğru yaklaştığında yatan kişi gözcü çocuktu. Marcus.
Hemen yanına koştu.
“Çocuk!”
Cevap yoktu.
Arven çocuğu hızlıca çevirdi. Yaşıyordu. Nefes alıyordu. Marcus biraz öksürdükten sonra gözlerini açtı. Bomboş bir şekilde gökyüzüne bakmaya başladı. Arven çocuğun omzunu sarstı.
“Hey. İyi misin?”
“Beni duyuyor musun Marcus?”
Çocuğun dudakları kıpırdadı.
“...Kaptan.”
“Buradayım.”
“Gördünüz mü?”
Arven endişeli gözlerle baktı.
“Ne gördün?”
Çocuk titreyerek denizi gösterdi.
“Dün gece...”
Bir an durdu.
“Denizin altında bir şehir vardı.”
Arven'in kaşları çatıldı.
“Ne?”
“Şehir.”
Çocuk doğrulmaya çalıştı.
“Binalar vardı. Kuleler... yollar...”
Arven çocuğun alnına dokundu.Ateşi yoktu.
“Öyle bir şey görmüş olamazsın travma yaşıyor olmalısın.”
“Gördüm.”
“Fırtınada gemi parçalandı. Başını çarpmış olabilirsin.”
“Hayır.”
Çocuğun sesi bu kez daha kararlıydı.
“Biri bana baktı.”
Arven'in eli havada kaldı.
“Kim nE??”
Çocuk cevap vermedi. Gözleri denize kaydı. Arven de baktı. Uzakta, dalgaların arasında bir şey yüzüyordu. Önce bir tahta parçası sandı. Sonra bunun bir sandık olduğunu fark etti. Sandık kıyıya doğru sürükleniyordu. Arven ayağa kalktı ve suya girdi. Sandığı kıyıya çekti. Üzerinde hiçbir ülkenin arması yoktu, kilidi paslanmıştı ama kapağın ortasında garip bir sembol vardı.: Daire içine alınmış üç dalga.
Arven'in yüzü değişti. Bu sembolü biliyordu. Yıllar önce, henüz genç bir tayfayken, kuzeydeki bir limanda yaşlı bir denizciden aynı sembolü görmüştü. Adam ona tek bir şey söylemişti:
“Bunu denizde görürsen, eve dön.”
Arven sandığın kilidi ile biraz oynadıktan sonra sandığı açmanın yolunu buldu .ve kapağı açtı. İçinde altın, silah veya harita yoktu. Sadece siyah bir taş vardı. Taşın yüzeyi ıslaktı ama üzerinde tek bir damla su yoktu .Elini yavaşça taşa doğru uzattı, dokunduğu anda taşın içinden çok hafif bir ses geldi. Bir fısıltı. Bir kadının sesi. Arven'in kanı dondu. Çünkü ses ona kendi adıyla seslenmişti.
“Arven....
Arven elini bir çırpıda geri çekti. Taşın üzerinde ince bir çatlak oluştu. Çatlağın içinden mavi bir ışık huzmesi sızmaya başladı. Ve dünyanın başka bir yerinde...
Yüzyıllardır kapalı olan bir kapı açıldı.