Dolabımdan siyah bir elbise seçtim. Ne fazla açık ne de fazla kapalıydı; tam kararında. Hafifçe makyaj yaptım, saçlarımı maşayla bukle bukle kıvırdım. Asım, bir keresinde saçlarımı böyle yaptığımda çok beğendiğini söylemişti. “Abla, saçını yine kıvırsana,” demişti. Küçücük bir cümleydi ama aklımda kalmıştı.
Ona bakınca içimi sıcacık bir duygu kaplıyordu. Ben ona kardeşim diyordum, o da bana abla. Aramızda kan bağı yoktu belki ama bazı yakınlıkların aile olmak için aynı soyadını taşımaya ihtiyacı yoktu.
Asımların evine vardığımda tam zile basacaktım ki kapı açıldı. Karşımda Miraç’ı görünce istemsizce irkildim.
“Balkonda sigara içiyordum. Geldiğini görünce kapıyı açmaya geldim,” dedi. Ardından, “Hoş geldin,” diye ekledi.
“Hoş buldum,” deyip daha fazla kapıda kalmadan içeri geçtim.
Asım beni görür görmez koşarak yanıma geldi. Kollarını belime doladı, yanaklarımdan öptü. “Hoş geldin ablacığım!”
“Hoş bulduk kardeşim,” dedim ve tombul yanaklarına birer öpücük kondurdum.
Ayşin teyzeyle ve Akif amcayla selamlaştıktan sonra Ahu ile Murathan abimin yanına geçtim. Miraç tam karşıma oturdu. Onu fark etmemiş gibi etrafa bakındım. Asım hemen yanıma ilişti ve anlatacaklarını peş peşe sıralamaya başladı. Bir süre sonra Miraç’ın sesi duyuldu.
“Nasılsın?”
Kısa bir cevap verdim, ardından aynı soruyu ona yönelttim.
“Fena değildim,” dedi. Sonra gözlerimin içine bakarak ekledi: “Ama şimdi iyiyim.”
“Allah iyilik versin,” dedim ve konuyu kapattım.
İlgili görünmek istemiyordum. Yanlış anlaşılmaktan da, kendi hislerimi yanlış yorumlamaktan da çekiniyordum. İçimde bir şeyler kıpırdıyordu, evet; ama bunun ne olduğunu bilmiyordum. Bu yüzden üzerine fazla düşünmemeye karar verdim. Bazen insan, emin olmadığı bir duygunun kapısını aralamamakla kendini koruduğunu sanır.
Biraz sonra Ayşin teyze bizi yemek masasına çağırdı. Her zamanki gibi Asım’ın karşıma oturmasını bekliyordum ama Miraç ondan önce davranıp karşımdaki sandalyeye yerleşti. Asım söylene söylene yanıma geçti.
Kimse fark etmemiş gibi davranarak tabağıma az miktarda yemek aldım. İştahım yoktu. Bir önceki gece makalemi yetiştirmek için sabaha kadar çalışmış, ayakta kalabilmek adına da gereğinden fazla kahve içmiştim. Midem hâlâ ağrıyordu. Neyse ki evden çıkmadan önce mide koruyucu almayı akıl etmiştim.
Ayşin teyze tabağımdaki az yemeği görünce sordu: “Kızım, neden bu kadar az aldın?”
“Mideme biraz dokunuyor,” dedim.
Ahu, her zamanki gibi benden önce gerçeği buldu. “Makaleyi yetiştirmek için sabahladın, değil mi? Bir de dünyanın kahvesini içip mideni mahvettin.”
Ona bakıp başımı salladım. Beni bu kadar iyi tanıması hoşuma gidiyordu; fakat aynı zamanda ondan hiçbir şeyi saklayamamak biraz canımı sıkıyordu.
Ayşin teyze hemen, “Yemekten sonra sana mideni rahatlatacak sıcak bir çay yaparım kızım. Ama kendini bu kadar yıpratma,” dedi.
Teşekkür etmek için başımı kaldırdığımda Miraç’ın bana dikkatle baktığını gördüm. Gözlerini hafifçe kısmış, sanki bir şey düşünüyordu. Asım da bakışlarını fark etmiş olmalı ki hemen sordu:
“Abi, ablama neden öyle bakıyorsun?”
Miraç irkilir gibi oldu. “Yok be abicim, ablana bakmıyorum. Arkasındaki duvara dalmışım. ”Duvarın birdenbire bu kadar ilgi çekici hâle geldiğine inanmak için şaşı olmam gerekirdi. Asım belki inanmıştı ama ben pek ikna olmamıştım. Ahu kolumu hafifçe dürttü. Ona dönmedim. Bir bakıştan anlam çıkarmanın gereği yoktu. En azından kendime bunu söylüyordum.
Yemekten sonra masayı toplamaya koyulduk. Murathan abim, Miraç ve Asım da tabakları mutfağa taşıyarak yardım ettiler. Miraç tabakları tezgâha bırakırken birkaç kez aynı soruyu sordu:
“Buraya koysam olur mu?”
“Dilediğin yere koyabilirsin,” dedim.
Yüzü biraz düştü. “Peki,” deyip içeri geçti. Ayşin teyze bana iş yaptırmamak için uğraştıysa da Ahu’yla birlikte masayı toparlamayı başardık. Bir süre sonra Tugay ve eşi Meryem de geldi. Tugay, hukuk fakültesinde öğrencimdi. Onlarla nasıl tanıştığımızsa başka bir hikâyeydi; onu anlatmak için doğru zaman değildi.
Herkes salonda oturup Asım’a yapacağımız sürprizi konuşurken Akif amca bana seslendi.
“Kızım, senin elinden kahve içmeyeli çok oldu. Özledik doğrusu. Zahmet olmazsa o güzel kahvelerinden yapar mısın?”
“Sen iste Akif amca, hemen yaparım,” dedim ve ayağa kalktım.
Sanki herkes bu anı bekliyormuş gibi birer kahve istedi. Mutfağa geçince Ayşin teyze fincanları hazırlayıp kahve makinesinin yanına koydu.
“Ayakta durma Ayşin teyzeciğim, ben yapıp getiririm. Sen geç, içeride otur,” dedim.
“Kızım, misafir geldin; sana iş yaptırıyoruz. İçime sinmiyor.”
“Aşk olsun. Alt tarafı kahve yapacağım, onu da makine yapacak zaten. Lütfen git otur.”
Gülümseyerek başını salladı ve salona döndü. Kahveleri hazırlamaya başladım. Kızlardan hiçbiri yanıma gelmemişti. Makinenin bitmesini beklerken mutfağın kapısında Miraç belirdi.
“Yardım edebileceğim bir şey var mı?”
“Hayır, teşekkür ederim.”
“Nezaketen sormadım Hifa. Söyle, yardım edeyim.”
“Ben de nezaketen hayır demedim. Gerçekten yardıma ihtiyacım yok. Alt tarafı kahve yapıyorum.”
Bakışları bir an yüzümde durdu. “Miden nasıl oldu?”“İyi şimdi. Teşekkür ederim ama alışkınım benim için yeni bir şey değil"
“Neden kendine dikkat etmiyorsun? Makaleyi bugün bitiremesen yarın bitirirsin. Senden daha önemli değil ya.”
Sözlerinde beklemediğim bir ciddiyet vardı. “Son teslim tarihine az kalmıştı. Hem ben sabahlamaya alışığım. Lisans yıllarımdan, hatta liseden beri geceleri çalışmayı severim.”
“Yine de kendine dikkat et. Bir de teşekkürlük bir şey yapmadım, teşekkür etme.”
“Pekiii,” dedim, kelimeyi bilerek uzatarak.
“Ben de geceleri severim,” diye devam etti. “Askerlikten önce de severdim. Gecenin sessizliği iyi geliyor insana.”
“Ne güzel,” dedim. Konuşma uzamasın istiyordum ama bir yanım, onunla bu kadar rahat konuşmanın neden bu kadar tuhaf hissettirdiğini merak ediyordu.
Kahve makinesi ses verdi. Fincanları tepsiye dizdim. Tepsiyi kaldırmaya hazırlanırken Miraç benden önce davrandı.
“Sen zahmet etme. On iki fincan var burada, tepsi ağırlaşmıştır. Ben götürürüm.”
Teşekkür edecektim ki hemen ekledi: “Teşekkür etmeye kalkma.”
“Peki,” dedim yine.
Başını geriye çevirip yüzüme baktı. “Sen cevap vermek istemediğinde herkesi ‘peki’ deyip geçiştiriyor musun, yoksa bana özel bir uygulama mı bu?”
Şaşkınlıktan gözlerim büyüdü. “Neden seni geçiştireyim ki? Sana özel niye bir şey yapayım? Kişisel algılama.” Utandığım ve gereksiz yere heyecanlandığım için kendime kızarak Miraç'ın cevabını beklemeden önünden geçip salona girdim.
Yerime oturduğum sırada Miraç da içeri girdi. Yüzünde kendini ele veren, geniş bir gülümseme vardı. Gözleri ilk beni buldu. Kaşlarımı çatınca gülümsemesi daha da büyüdü.
“Ne oldu?” diye sordu Murathan abim.
Miraç gözlerini benden ayırmadan, “Hifa çok komik bir fıkra anlattı,” dedi.
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Murathan abim de şaşkınlıkla bana döndü. Kaşlarını kaldırmıştı.
“Hifa mı? Fıkra anlatmak mı? Hem de sana mı?”
Yer yarılsa da içine girsem diye düşündüğüm sırada Akif amca imdadıma yetişti. “Ellerine sağlık kızım. Her zamanki gibi çok güzel olmuş.”
“Afiyet olsun,” dedim. Herkes kahvesini överken Miraç kendi fincanıyla benim çay fincanımı sehpaya bıraktı Ayşin teyze midem için sıcak bitki çayı hazırlamıştı, sonra karşıma oturdu.
Kahvesinden ilk yudumu aldı. Kaşları havalandı ve göz göze geldik.
“Gerçekten çok lezzetli olmuş. Eline sağlık.”
“Afiyet olsun.”
Bir yudum daha aldıktan sonra fincanını inceleyerek sordu: “Aynı kahve, aynı makine. Biz de yapıyoruz ama neden bu kadar güzel olmuyor? İçine gizli bir şey mi koyuyorsun?”
Murathan abim hemen atıldı: “Zehir koyuyor, fark o.”
İstemeden güldüm. “Kahveyi biraz fazla koyuyorumdur, belki ondandır.”
Miraç başını iki yana salladı. “Bence el farkı. Herkesin elinin lezzeti olurmuş.”
“Sanmam,” dedim ve konuyu kapattım.
Bu kez geçiştirdiğimi anlamıştı. Dudaklarının kenarında yarım bir gülümseme belirdi.
“Pekiii…”
Bugün farklı davranıyordu. Normalde aramızdaki konuşmalar birkaç kelimeden ibaretti: Nasılsın, iyiyim. O kadar. Şimdi ise gülümsüyor, şaka yapıyor, benden cevap koparmaya çalışıyordu. Neden? Beni bir şeyler düşünmeye iten bu hâli hoşuma gitmiyordu. Ben gri alanları sevmezdim. Bir şey varsa vardı, yoksa yoktu. Belirsizlik insanı kendi aklının içinde yoruyordu.