Gece yarısına beş dakika kala Ahu ve diğer kızlarla mutfağa geçip Asım’ın pastasını hazırladık. Salona döndüğümüzde Asım koltukta uyukluyordu. Miraç, misafir varken uyunmayacağını söyleyerek onu hafifçe dürtüyordu. Tam o sırada Ayşin teyze ışıkları kapattı.
Elimde pasta, yanımda kızlarla birlikte “İyi ki doğdun Asım!” diye şarkı söyleyerek içeri girdik. Asım bir anda uyku sersemliğinden sıyrıldı. Gözleri şaşkınlıkla büyüdü; sanki karşısında uzaylı görmüştü. Sonra ağlamaya başladı.
Ah, benim duygusal kedim! Balık burcu erkeklerinin bu kadar sulu gözlü olabildiğini o gece öğrendim. Hepimize sarılıp teşekkür etti. En son yanıma geldi, boynuma sıkıca sarıldı.
“Seninle iyi ki tanıştık ablam,” dedi. “Hep bir ablam olsun isterdim. Ablası olan arkadaşlarımı görünce onlara özenirdim.”
Sonra ağabeyinin kalbi kırılmasın ister gibi hemen Miraç’a döndü. “Yanlış anlama abi, seni çok seviyorum. Ama arkadaşlarım ablalarını anlatınca ben de özeniyordum. Hifa ablam hayatıma girince artık özenmiyorum. Seninle tanıştığım için çok mutluyum.”
Beni bir kez daha kucakladı. Gözlerim doldu; iki damla yaş yanağımdan süzüldü. Başımı kaldırdığımda Miraç’la göz göze geldim. Bana şaşkınlıkla bakıyor, neden ağladığımı anlamaya çalışıyordu.
Derin bir nefes aldım, boğazımı temizledim ve Asım’ın ellerini tuttum.
“Ben de seninle tanıştığıma çok mutluyum, canım kardeşim. Hayatında böyle bir yerim olduğunu bilmiyordum. Beni çok mutlu ettin.”
Ayşin teyzenin de gözleri yaşarmıştı. Bana minnetle baktı. Sonra pastayı kestik ve hediyeleri vermeye başladık.
Ben Asım’a Lego Ferrari almıştım. Asım hediyeleri sırayla açtı. Ahu’yla Murathan abim oyuncaklarla dolu bir kamyonet almışlardı; Tugay ve Meryem yaşına uygun kitaplar ile büyük bir traktör getirmişti. Miraç, kardeşinin istediği kulaklığı almıştı. Annesiyle babası da ona yeni telefon hediye etmişti. Sıra benim hediyeme gelince Asım heyecanla ellerini birbirine vurdu.
“En çok senin hediyeni merak ediyorum ablam!”
Miraç takıldı: “Telefonla kulaklığa bu kadar sevinmedin.”
“Onları tahmin etmiştim,” dedi Asım. “Ama Hifa ablamın hediyesi büyük. Ne olduğunu anlayamadım. Çok heyecanlıyım!”
Paketi açmak için yere oturdu. Üzerindeki Ferrari resmini ve Lego yazısını görür görmez yerinden fırladı.
“Sonunda beni anlayan biri olmuş!” diye sevinçle bağırdı ve boynuma sarıldı.
Herkes şaşkınlıkla birbirine baktı. Miraç kardeşine döndü.
“Sen Lego mu istiyordun?”
Asım’ın yüzündeki sevinç bir an bile azalmadı. “Anneme söylemiştim ama küçüksün, yapamazsın dedi. Çok üzülmüştüm.” Sonra bana döndü. “Abla, annem mi söyledi sana?”
Ayşin teyze hemen itiraz etti. “Vallahi ben söylemedim, ben de şaşırdım.”
Herkesin meraklı bakışları üzerimde toplanınca anlattım: “Alışveriş merkezine gittiğimizde Asım’la mutlaka kitapçıya uğrarız. Bazen yanımdan ayrılıp Lego bölümüne gidiyor, özellikle bir modelin önünde uzun uzun duruyordu. Legolara ilgisi var ama daha önce yapmadığı için çekiniyor, isteyemiyor diye düşündüm. Mutlu olur sanmıştım.”
Miraç başını hafifçe salladı. “Biz de defalarca birlikte gittik. Lego bölümüne baktığını görüyordum ama araba resimlerine bakıyor sanıyordum. Senin gibi dikkat etmemişim.”
Asım, ağabeyine dönüp gururla gülümsedi. “Abi, ben bir ablam olsun diye isterken işte bunu diyordum.”
Miraç’ın yüzündeki ifade değişti. Biraz bozulmuş, biraz da sessizleşmişti. Asım’ın sözleri onu incitmiş miydi, yoksa başka bir şey mi düşünüyordu, anlayamadım.
Gece ilerlemişti. Murathan abimle Miraç’ın uzun zamandır görüşemediğini, Tugay’ın da yeni geldiğini biliyordum. Ahu ve Meryem de sohbetin tadını çıkarıyordu. Hepsinin biraz daha oturması doğaldı. Ama ben yorgun ve uykusuzdum. Üstelik Asım çoktan uyuyakalmış, Ayşin teyze ile Akif amca da odalarına çekilmişti.
Ayağa kalkınca herkes biraz daha kalmamı istedi. “Kalkayım artık. Uykum var; arabayı uykulu kullanmak istemiyorum,” dedim.
Miraç hemen araya girdi. “Otur, ben bırakırım seni. Yarın gelir arabanı alırsın.”
“Teşekkür ederim ama zahmet etme. Kendim giderim.”
Miraç hariç herkesle vedalaşıp kapıya yöneldim. O da arkamdan geldi. Ben ayakkabılarımı giyerken terliklerini geçirdi ayağına.
“Nereye?” diye sordum.
“Seni bahçeden uğurlayacağım.”
“Hava serin, gerek yok. Sağ ol.”
Beni dinlemedi. Kapıyı benden önce açıp dışarı çıktı, ardından cebinden sigara paketini çıkardı. Yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi.
“Uğurlama bahane, sigara şahane,” dedim.
Bu cevabı beklemiyordu herhâlde. Şaşkınlıkla yüzüme baktı. Ben de söylediğime utanıp hemen ekledim: “Şaka yapıyorum.”
Çıkış kapısına doğru yürüdüm. Tam ayrılacakken arkamdan seslendi.
“Sigaradan hoşlanmıyorsan yanında içmem.”
İçimden, Yapma. Her cümlenden başka bir anlam çıkaracağım şekilde konuşma, diye geçirdim. Ona dönmeden, “Gerek yok, takılma,” dedim.
“Gerek var,” diye karşılık verdi.
Mecburen yüzüne baktım. Sigarayı yakmak üzereydi ama eli havada kaldı.
“Seni rahatsız ediyorsa yanında içmem, tabii.”
Sigarayı atacak gibi olunca hemen araya girdim. “Ben gidiyorum. Yaktın zaten, israf etme. İç işte.”
Daha fazla konuşmasına fırsat vermeden arabamın kapısını açtım. “İyi geceler. Allah’a emanet,” dedim.
Cevabını beklemeden arabama bindim, motoru çalıştırdım ve yola çıktım. Dikiz aynasında evin ışıkları giderek küçülürken aklımda tek bir soru vardı: Miraç Ulukurt bugün neden böyle davranıyordu?
Bir de daha önemlisi… Ben neden bütün gece onun her bakışını, her kelimesini zihnimde tekrar tekrar oynatıyordum?