İçeriğe geç

Geri Dödüğümde

Miraç Ulukurt:

Geri Döndüğümde

Karargahtan haber geldiğinde takvimde sıradan bir gün gibi görünüyordu. Oysa benim için önümüzdeki iki ayın bütün ağırlığı, birkaç satırlık emrin içine sığdırılmıştı. İki ay sürecek bir görev için gece yola çıkacaktık. Eve, birkaç eşyamı almak ve ailemle vedalaşmak için uğramıştım. Duş aldım, çantamı hazırladım. Her zamanki gibi ne kadar sakin görünmeye çalışsam da içimde, görev öncesi tanıdık bir gerginlik vardı.

Akşam yemeğini ailemle yedim. Annemin her zamanki telaşı, babamın fazla belli etmediği endişesi ve Asım’ın sessizliği… Hepsi bir aradaydı. Bu evden kaç kez görev için ayrılmıştım, sayısını bilmiyordum. Yine de her vedanın kendine özgü bir ağırlığı olurdu. Kapıya yönelirken annemle babamın ellerini öptüm, helallik aldım. Asım ise başından beri bir şey söylemeden beni izliyordu.

Bahçe kapısına yaklaşmıştım ki arkamdan seslendi.

“Abi!”

Döndüğüm anda bana doğru koştu. Kollarını belime doladı, yüzünü göğsüme bastırdı. Sonra başını kaldırıp yanaklarımdan sıkıca öptü. Derin bir nefes aldı; sanki kokumu hafızasına kaydetmek ister gibiydi.

“Allah’a emanetsin abim. Lütfen sağ salim dön.”

Sözleri göğsümün tam ortasına oturdu. Dokuz yaşındaydı; on yaşına girmesine iki ay vardı. Buna rağmen bazen kurduğu cümleler, yaşının çok ötesinde bir olgunluk taşıyordu. Onu kendime çekip sıkıca sarıldım. Saçlarını okşadım, sonra yanaklarını avuçlarımın arasına aldım.

“Sen de Allah’a emanetsin aslanım,” dedim. Göz kırparak havayı biraz yumuşatmaya çalıştım. “Ben gelene kadar bilgisayarımı kullanabilirsin. Oyunlarını da oynarsın.”

Asım’ın yüzünde küçücük bir gülümseme belirdi ama gözlerindeki kaygı tamamen silinmedi.

“Sen iyi ol abi. Oyun da oynanır.”

İşte o an içimde bir şey kırıldı. Çocuk dediğin, ağabeyinin bilgisayarını kullanacağı için sevinmeli, hangi oyunu oynayacağını düşünmeliydi. Asım ise benim sağ salim dönmemi, oyunlardan ve kendisine bırakacağım bütün eşyalardan daha önemli görüyordu. Ona kızamazdım. Bu korkunun nereden geldiğini anlamak için kendi geçmişimize bakmam yeterliydi.

Geçen yıla kadar Asım içine kapanık, ürkek bir çocuktu. Okuldan eve geldiğinde çoğu zaman yüzü asık olur, odasına çekilir ve akşam yemeğine kadar pek ortalarda görünmezdi. Sorularımıza kısa cevaplar verir, ne yaşadığını anlatmazdı. Bizse bunu çocukluğuna, büyüme dönemine, belki de huyuna yorup geçmiştik. Şimdi geriye dönüp baktığımda kendime sormadan edemiyordum: Ben nasıl fark etmedim? Ben onun ağabeyiydim. Nasıl oldu da kardeşimin canının yandığını anlayamadım?

Annemle babamın fark edememiş olmasını bir yere kadar anlayabiliyordum. Onların da kendi hayatları, sorumlulukları vardı. Ama ben? Asım’ın yüzüne bakıp içindeki sıkıntıyı okuyamamıştım. En çok da bu yüzden kendime kızıyordum.

Sonra Hifa hayatımıza girdi.

Bazen insanın hayatını değiştiren şeyler büyük olaylar değildir. Bir yağmur, unutulmuş bir anahtar, yardım isteyen küçük bir çocuk… Hifa’nın Asım’la tanışması da böyle başlamıştı. Asım okul çıkışında yağmur altında kalmış, anahtarını unutmuştu. Annem şehir dışındaydı, ben görevdeydim. Murathan’ı aramış, Murathan da o gün tez komitesi toplantısı olan Ahu’dan yardım istemişti. Ahu ise Hifa’yı göndermişti. O gün Hifa, kardeşimi okuldan alıp kuru kıyafetler satın almış, onunla yemek yemiş ve sonra eve bırakmıştı.

Ben o sırada bunların yalnızca küçük bir iyilik olduğunu sanıyordum. Asım’ın anlattıklarını dinleyince, o birkaç saatin kardeşimin dünyasında ne kadar büyük bir yer tuttuğunu anladım. Hifa’yla kısa sürede birbirlerine bağlandılar. Okul çıkışlarında annemden izin alıp buluşuyorlar; bazen yemek yiyor, bazen sinemaya gidiyor, bazen kitapçıları geziyorlardı. Asım eve her döndüğünde Hifa’dan söz ederken gözleri parlıyordu.

Ama Hifa’nın yaptığı şey, Asım’ı gezdirmekten ibaret değildi. Bir gün okul çıkışında onu almaya gittiğinde, kalabalığın içinde bir çocuğun Asım’ı ittiğini, yere düşürdüğünü ve eline basarak güldüğünü görmüş. Hemen yanlarına gitmiş, çocuğu müdüre götürmüş ve olayı anlatmıştı. Müdür Asım’a Hifa’nın nesi olduğunu sorduğunda, kardeşim hiç düşünmeden “Ablam,” demiş.

Bu kelimeyi duyduğumda içimde tarifsiz bir sıcaklık hissetmiştim. Hifa, kan bağı olmadan Asım’ın ablası oluvermişti. Hem de benim fark edemediğim şeyleri fark ederek.

Sonradan öğrendik ki o çocuk, sınıftaki pek çok kişiye zorbalık yapıyormuş. Babasının emniyet müdürü olması nedeniyle şikâyetler uzun süre görmezden gelinmiş. Hifa, çocuğun ailesiyle de konuşmuş. Karşısındakiler yaşananları sıradan bir çocuk kavgası gibi göstermeye çalışsa da Hifa geri adım atmamış. Çocuğun davranışlarının hem kendisi hem de diğer öğrenciler için ciddi bir sorun olduğunu söylemiş; bir pedagogdan yardım almalarını önermişti. Aile önce itiraz etmiş, fakat zorbalık sürünce okul değişikliği yapılmış ve çocuk bir uzmana götürülmeye başlanmış.

Hifa, annemle de konuşmuş. Asım’ın yaşıtlarına göre daha üzgün ve içine kapanık göründüğünü, onun da bir pedagogla görüşmesinin iyi olabileceğini söylemiş. Annemle babam araştırmış, ardından Asım destek almaya başlamıştı. İlk ay alışması zaman aldı. Sonraki aylarda ise değişimi hepimiz gördük. Daha neşeli, daha konuşkan oldu. Eve geldiğimde yanıma oturup gününü anlatıyor, benim günümü soruyor, şakalar yapıyordu. Bazen moralimin bozuk olduğunu fark edince elimi tutup hiçbir şey söylemeden yanımda duruyordu.

Asım değiştikçe evin içindeki hava da değişti. Anneme yardım etmeye, pazar günleri babamla vakit geçirmeye başladı. Annemle babam da daha dikkatli, daha anlayışlı oldular. Bir çocuğun sessizliğini huy sanıp geçiştirmenin ne kadar büyük bir hata olabileceğini hepimiz geç de olsa öğrendik.

Bütün bunları düşününce Hifa’nın hayatımıza girmiş olmasına içtenlikle şükrediyordum. Ona teşekkür etmek istiyordum ama bunu nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum. Üstelik Hifa, benim için yalnızca kardeşime iyi gelen biri olmaktan çıkmaya başlamıştı. Bunu kendime itiraf etmekten kaçınıyordum.

İlk kez Murathan’ın doğum gününde tanışmıştık. Hakkında duyduklarım, gördüklerimle örtüşüyordu: ölçülü, olgun ve kendine özgü değerleri olan biriydi. Tesettürlü değildi ama inandığı şeylere dikkat ediyor, namaz kılıyor, erkeklerle tokalaşmıyordu. Daha önce sevgilisi de olmamıştı. Hakan bunu kalabalığın içinde alay konusu etmeye kalkınca dayanamadım.

“Hakan, herkes senin takıldığın insanlar gibi değil,” demiştim. “Kendi değerinin farkında olan insanların hayatına alacağı kişiyi seçmesi, her önüne gelene yakınlık göstermemesi seni şaşırtabilir. Ama bizi şaşırtmıyor. Dalga geçilecek bir şey de değil. Aksine, Hifa’yı takdir ettim.”

Sözlerimden sonra Hifa’ya baktım. Meğer o da bana bakıyormuş. Teşekkür etti, sonra başını eğdi. O küçücük hareketin bende neden bu kadar güçlü bir etki bıraktığını bilmiyordum. Hakan’ın yüzüne yumruk atma isteğiyle kendimi zor tutmuştum. Hifa ise daha fazla orada kalmayıp makalesini yetiştirmesi gerektiğini söyleyerek ayrılmıştı.

O gece onu gereğinden fazla düşündüm. Nedenini kendime açıklayamadım. Belki de kardeşime gösterdiği ilgiye duyduğum minnettarlıktı. Belki de duruşunda beni etkileyen, alışık olmadığım bir taraf vardı. Konuyu kapatıp uyumaya çalıştım ama aklım bir türlü susmadı.

Şimdi, iki aylık göreve çıkarken bile zihnimde Hifa’nın yüzü vardı. Bu kez doğuya gidiyorduk. Görev iki ay sürecekti. Her birimiz geride gözleri yaşlı sevdiklerimizi bırakıyorduk ama vatan, kişisel korkularımızın önünde gelirdi. Bunu biliyordum. Yine de Asım’ın bahçe kapısında söylediği sözler içimde yankılanıp duruyordu: Sağ salim dön.

İki ay sonra nihayet görevimiz sona erdi. Ufak tefek kurşun yaraları dışında kayıp vermeden dönmenin sevinci hepimizin yüzündeydi. Eve dönüş yolundaydık. Annemlerle Asım’ın benim geleceğimden haberi yoktu; onlara sürpriz yapacaktım. Üstelik dönüşüm Asım’ın doğum gününe denk gelmişti. Göreve çıkmadan hediyesini alıp dolaba koymuştum. Ne olur ne olmaz diye erkenden almıştım ama şimdi hediyeyi kendi ellerimle verebilecek olmak içimi rahatlatıyordu.

Görev boyunca aklıma olmadık anlarda takılan tek bir çift göz vardı: Hifa’nın gözleri. Onu son görüşümden sonra Asım’la buluşmalarını kardeşimden dinlemiştim. Asım Hifa’dan söz ederken yüzü aydınlanıyor, anlattığı bir şeyi hatırladıkça kendi kendine gülümsüyordu. Bir süre sonra kendimi, Asım onu anlatırken Hifa’yı düşünürken ve düşünürken gülümserken yakalamaya başladım.

Başta bunun kardeşimin hayatına kattığı iyilikten kaynaklandığını düşündüm. Sonra görev boyunca Hifa’nın gülüşünün aklıma geldiğini, gözlerinin bir türlü zihnimden çıkmadığını fark ettim. Daha önce birini özlemek nedir, birinin sesini duymayı istemek nasıl bir şeydir, bilmiyordum. Otuz dört yıllık ömrümde kendimi böyle hissetmemiştim. Sevmek nedir bilmediğimi sanıyordum; şimdi ise kendi duygularımı anlamakta zorlanıyordum.

Hifa’ya karşı bir şeyler hissettiğimi inkâr etmek giderek güçleşiyordu. Ama bunun adını koymak da kolay değildi. Benim hayatım görevlerden, sorumluluklardan ve kurallardan oluşuyordu. Duygularsa emir almaz, uygun zamanı beklemezdi. Bunu yeni yeni öğreniyordum.

Eve vardığımda zile bastım. Kapıyı annem açtı. Beni görünce önce bir an dondu, ardından sevinçle seslenip boynuma sarıldı. Ben de onu sıkıca kucakladım. Güzel annem… Her kahrımı çeken, yorgunluğumu tek bakışıyla anlayan biricik annem. Zorlu görevlerden sonra kan ter içinde, kabuslardan uyanarak nefes nefese kaldığım gecelerde dizine başımı koyup sakinleşebildiğim tek yer onun yanıydı. Allah ondan razı olsun.

“Validem, kapıda mı duracağız? Oğlun biraz üşüdü,” dedim.

“Gel güzel oğlum, hoş geldin aslanım!” diyerek beni içeri çekti ve bir kez daha sarıldı.

Etrafa bakındım. “Asım nerede?”

“Hifa ve Ahu ablasıyla Örümcek Adam izlemeye gitti,” dedi annem.

Gülümsedim. “Paşamın keyfi yerinde demek. Ablalarıyla geziyor.”

Annemin yüzündeki ifade yumuşadı. “Senin için her gece yatmadan dua ettiğini biliyor musun?”

“Ciddi misin anne?”

“Vallahi oğlum. Hifa ablasına sen gittin diye çok üzüldüğünü söylemiş. Hifa da abin sağ salim sana dönsün diye Allah’a dua et, demiş. Sen gittikten sonra yanıma geldi. ‘Abimi Allah’a emanet ettim anne. Hifa ablam, Allah’a emanet ettiklerini Allah korur, sana geri gönderir, dedi,’ diye anlattı.”

Annemin sözleriyle içime ılık bir esinti yayıldı. Hifa’nın yüzü zihnimde belirdi. Onun Asım’a böyle bir güven vermesi, kardeşimin korkularını hafifletmesi… Bütün bunlar beni bir kez daha etkiledi. Annem bir şey sorunca düşüncelerimden sıyrıldım.

“Oğlum, duymuyor musun beni? Ne yemek yapayım, neyi özledin diye soruyorum.”

“Sen ne yaparsan yerim validem. Özel bir isteğim yok.”

“Kayınvaliden seni sevecek,” dedi birden. “Yaprak sarması yaptım, hem de etli. Bir de fırına et koydum. İyi değil mi?”

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. “Dur bakalım anne. Daha sevdiğimiz yok. Annesi beni sevecek mi, onu da göreceğiz.”

Annem hemen yakaladı. “Sever, sever. Kızı severken annesi de sever benim aslanımı. Sen yeter ki sevdiğini bul.”

“İnşallah validem,” dedim düşünmeden.

Annem bir anda sustu. Sonra bana döndü. “Ne dedin sen?”

“Ne demişim?”

“İnşallah dedin! Evlilik lafını duyunca yıllardır konuyu kapatıyordun. Otuz dört yaşına geldin, ilk defa evlilik için inşallah dedin. Biri mi var? Söyle, vallahi sıkboğaz etmem.”

“Yok anne. Biri olursa zaten ilk sana söylerim.”

“Neyse, inşallah demen bile bir şey. Şükürler olsun.”

“Abartma anne.”

“Abartırım tabii! Evlilik lafını duyunca susturuyordun beni. Şimdi inşallah diyorsun.”

“Biraz daha konuşursan dediğime pişman edeceksin beni.”

“Tamam, sustum,” dedi ama yüzündeki gülümseme susmaya hiç niyetli olmadığını gösteriyordu.

Tam o sırada kapı çaldı. Annem mutfakta olduğundan kapıya ben gittim. Kapıyı açınca Asım’ı ve Hifa’yı gördüm.

Asım beni görür görmez kollarıma koştu.

“Hoş geldin abim!”

Onu sıkıca sarıp yanaklarından öptüm. “Hoş bulduk, abisinin canı.”

Sonra gözlerim Hifa’ya kaydı. Bizi tebessümle izliyordu. Gülümsemesi yanağında belli belirsiz bir gamze oluşturmuştu. Göz göze geldiğimizde utandı, bakışlarını kaçırdı. İçimde bir şey kıpırdadı. O küçücük gülümseme, iki aydır zihnimde taşıdığım bütün düşünceleri yeniden canlandırmaya yetmişti.