İçeriğe geç

Artık Eminim

Hifa, “Sen iste Akif amca, hemen yaparım,” diyerek mutfağa gitti. Annem de ardından gitti. Bir süre sonra annem içeri dödü: Hifa ayakta yorulmasın diye yardım etmesini istememişti. Bu sefer ben mutfağa gitmek için ayaklandım. Kalktığımı gören Ahu yengenin yüzünde garip bir ifade belirdi ama üzerinde durmadım. Mutfağa geçtim.

“Yardım edebileceğim bir şey var mı?” diye sordum.

“Hayır, teşekkür ederim,” dedi Hifa.

“Nezaketen sormadım Hifa. Söyle, yardım edeyim.”

“Ben de nezaketen hayır demedim. Gerçekten yardıma ihtiyacım yok. Alt tarafı kahve yapıyorum.”

Onunla konuşabilmek için bir sebep arıyordum. “Miden nasıl oldu?” diye sordum. Yüzünden anlamak kolay değildi; ne hissettiğini belli etmiyordu.

“İyi şimdi,” dedi.

“Neden kendine dikkat etmiyorsun? Makaleyi bugün bitiremesen yarın bitirirsin. Senden daha önemli değil ya.”

Son teslim tarihine az kaldığını, sabahlamaya alışık olduğunu, lisans yıllarından hatta liseden beri geceleri çalışmayı sevdiğini anlattı. İçimden, Bir ortak yönümüz daha var, diye geçirdim. Ben de geceleri severdim. Askerlikten önce de sessizliğin içinde çalışmayı, düşünmeyi severdim.

“Yine de kendine dikkat et,” dedim. “Bir de teşekkürlük bir şey yapmadım, teşekkür etme.”

“Pekiii,” dedi kelimeyi uzatarak.

Kaçıncı kez aynı cevabı verdiğini sayamamıştım. İçimdeki bir ses, beni geçiştirmek için söylediğini fısıldıyordu. Yine de sohbeti sürdürmek için geceleri sevdiğimi anlattım. Gecenin sessizliğinin iyi geldiğini söyledim.

“Ne güzel,” dedi.

İki kelime. Yine yalnızca iki kelime. Onun yanında neden bu kadar konuşkan oluyordum? Normalde lafı uzatan biri değildim. Hifa’nın yanındaysa aklıma gelen her şeyi söylemek, ona bir şeyler anlatmak, onu biraz daha tanımak istiyordum. Kendimi tanıyamıyordum.

Kahve makinesi ses verdi. Hifa fincanları tepsiye dizdi. O gün kalabalıktık; onun dışında herkes kahve istemişti. Tepsiyi kaldıracağı sırada beklemeden elinden aldım.

“Sen zahmet etme. On iki fincan var burada, tepsi ağırlaşmıştır. Ben götürürüm.”

Teşekkür edeceğini düşündüğüm için hemen ekledim: “Teşekkür etmeye kalkma.”

Bana yine uzatarak, “Pekiii,” dedi.

Kendimi tutamadım. Başımı geriye çevirip yüzüne baktım.

“Sen cevap vermek istemediğinde herkesi ‘peki’ deyip geçiştiriyor musun, yoksa bana özel bir uygulama mı bu?”

Soruyu duyar duymaz şaşırdı. Göz bebekleri büyüdü; yanakları hafifçe kızardı. Bir an afallamış gibiydi.

“Neden seni geçiştireyim ki? Sana özel niye bir şey yapayım? Kişisel algılama.”

Sözleri sert görünse de yüzündeki kızarıklık, söylediklerinden farklı bir şey anlatıyor gibiydi. Belki de ben görmek istediğimi görüyordum. Yanımdan hızlıca geçip salona gitti. Ben ise gülümsememi engelleyemedim. O hâli o kadar hoşuma gitmişti ki dudaklarımda kendiliğinden geniş bir gülümseme belirdi.

Salona girdiğimde ilk ona baktım. Göz göze geldik. Kaşlarını çattı; benimse gülümsemem daha da büyüdü.

Murathan hemen sordu: “Ne oldu?”

“Hifa çok komik bir fıkra anlattı,” dedim muzipçe.

Hifa’nın şaşkınlığı arttı. Yanakları daha da kızardı. Allah’ım, bu hâli neden bu kadar hoşuma gidiyordu? Murathan kaşlarını kaldırdı.

“Hifa mı? Fıkra anlatmak mı? Hem de sana mı?”

Başımı sallamakla yetindim. Babam Hifa’ya kahve için teşekkür etti. Sonra fincanları sehpaya bıraktım; kendi kahvemi aldım ve Hifa’nın karşısına oturdum.

Kahveden büyük bir merakla ilk yudumu aldım.

“Gerçekten çok lezzetli olmuş. Eline sağlık.”

“Afiyet olsun,” dedi.

Fincanıma bakarak, sanki cevabını gerçekten merak ediyormuşum gibi sordum: “Aynı kahve, aynı makine. Biz de yapıyoruz ama neden bu kadar güzel olmuyor? İçine gizli bir şey mi koyuyorsun?”

Murathan hemen araya girdi: “Zehir koyuyor, fark o.”

Güldüm. Hifa da gülümseyerek kahveyi biraz fazla koyduğunu, belki farkın bundan kaynaklandığını söyledi. Başımı iki yana salladım.

“Bence el farkı. Herkesin elinin lezzeti olurmuş.”

“Sanmam,” dedi ve yine konuyu kapattı.

Bu kez onun gibi uzatarak, imalı bir sesle, “Pekiii…” dedim. Bugün onunla konuşmak, sohbet etmek istiyordum. O ise belli ki aynı isteği taşımıyordu. Bunun nedenini çözmeye çalışmak beni yoruyordu. Yine de vazgeçemiyordum.

Saat gece yarısına geldiğinde Asım’ın doğum gününü kutladık. Işıklar söndürüldü, pasta getirildi, hepimiz şarkı söyledik. Asım’ın gözleri doldu. Hediyeleri açarken en çok Hifa’nın getirdiği pakete sevindi. Lego Ferrari’yi görünce sevinçle boynuna sarıldı. Bir yıl içinde birbirlerini bu kadar iyi tanımaları, aralarındaki bağın bu kadar güçlenmesi beni hem mutlu ediyor hem de düşündürüyordu.

Hifa, Asım’ın ne istediğini tek bir bakışından anlamıştı. Ben de onun Lego bölümüne baktığını görmüştüm ama araba resimlerini incelediğini sanmıştım. Kardeşimin içinden geçenleri fark etmek konusunda Hifa kadar dikkatli olamamıştım. Asım bana dönüp gururla gülümsedi.

“Abi, ben bir ablam olsun diye isterken işte bunu diyordum.”

Yalan söyleyemem, sözleri içimi biraz burktu. Hifa’nın Asım’ı bu kadar iyi anlaması beni sevindiriyordu ama benim fark edemediğim bir şeyi fark etmiş olması da canımı sıkmıştı. Yüzümün düştüğünü hissettim; sonra hemen toparlandım. Bu, bir yarış değildi. Asım’ın mutlu olması yeterliydi. Hifa’nın ona verdiği sevgi, benim eksikliğimi yüzüme vurmak için değildi.

Saat ilerledikçe Murathan ve Musab’la koyu bir sohbete daldık. Görevden, işlerden, yaşananlardan konuştuk. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Hifa ayağa kalktığında yorgun olduğunu söyledi.

“Kalkayım artık. Uykum var; arabayı uykulu kullanmak istemiyorum.”

“Otur, ben bırakırım seni. Yarın gelir arabanı alırsın,” dedim hemen.

“Teşekkür ederim ama zahmet etme. Kendim giderim.”

Israr etmek istedim ama bu kez onu zorlamadım. Herkesle vedalaşıp kapıya yöneldi. Ben de arkasından gittim. O ayakkabılarını giyerken ben terliklerimi ayağıma geçirdim.

“Nereye?” diye sordu.

“Seni bahçeden uğurlayacağım.”

“Hava serin, gerek yok. Sağ ol.”

Yine de dışarı çıktım. Bahçede aramızdaki mesafe, belirsizlik ve kendi içimdeki karmaşa bir anda canımı sıktı. Bir sigara yakmak istedim. Paketi cebimden çıkarırken Hifa’nın sesi duyuldu.

“Uğurlama bahane, sigara şahane.”

Bir an ne diyeceğimi bilemedim. İlk kez bana takılmıştı. Gülmek istedim ama o da söylediğine utanmış gibi hemen ekledi:

“Şaka yapıyorum.”

Sigaradan hoşlanmadığını düşündüm. Gerçi onunla kaç kez bir araya gelmiştik ki? Yanında sigara içmemek için kendime söz vermem bile tuhaf değil miydi? Bir an, onun yanında nasıl davranacağımı bilemediğimi fark ettim.

“Sigaradan hoşlanmıyorsan yanında içmem,” dedim.

“Gerek yok, takılma,” diye karşılık verdi.

“Gerek var,” dedim. Sonra ne kadar ciddi olduğumu kendi sesimden bile duyarak ekledim: “Seni rahatsız ediyorsa yanında içmem, tabii.”

Sigarayı atacak gibi oldum. Hifa hemen araya girdi.

“Yaktın zaten. İsraf etme, iç işte.”

Cevap vermeme fırsat bırakmadan arabasına geçti. Kapıyı açtı, arkasını dönüp kısa bir sesle iyi geceler diledi.

“İyi geceler. Allah’a emanet.”

Arabası uzaklaşırken sesimi yalnızca kendim duyacak kadar alçalttım.

“Sen de Allah’a emanet ol, Hifa.”

Bir süre bahçede öylece durdum. Sonra herkes dağıldı, ben de odama geçtim. Yatağa sırtüstü uzanıp gözlerimi tavana diktim. Hifa’nın gülüşü, bakışları, yanaklarında beliren o hafif kızarıklık zihnimde yeniden canlandı. Derin bir nefes aldım. Sanki kokusu hâlâ yanımdaydı; çiçek bahçesini andıran, duru bir koku. Gözleri kahverengiydi; bana kahve çekirdeklerini hatırlatıyordu.

Onu düşününce avuçlarım terliyor, nefesim sıklaşıyor, içimde tarif edemediğim ılık bir his yayılıyordu. Gün boyunca kendimi kandırmaya çalışmıştım. Onunla konuşmak istememin, kahvesini merak etmemin, bana bakmasını beklememin başka bir açıklaması olmadığını biliyordum. Yine de bunu açıkça söylemekten kaçınmıştım.

Şimdi, gecenin sessizliğinde artık kaçacak yerim kalmamıştı. Otuz dört yıllık ömrümde ilk kez bir kadının gözlerini yeniden görmek için sabırsızlanıyordum. İlk kez birinin sesini, gülüşünü, kokusunu özlüyordum. Taştan farksız sandığım kalbimin duvarlarını nasıl kırdığını, kapısını ne zaman araladığını bilmiyordum. Bildiğim tek şey, onu düşünmeden duramadığımdı.

Hifa Korca’yı seviyordum.

Ne zaman başlamıştı, nasıl olmuştu, hangi bakışta içimde bir şey değişmişti? Cevabını bilmiyordum. Ama ilk defa bilmemek beni korkutmuyordu. Çünkü ne hissettiğimden emin olmaya başlamıştım. Bundan sonra zor olan, bu duyguyu anlamak değil; Hifa’nın bana karşı ne hissettiğini öğrenmek olacaktı.