İçeriğe geç

7. BÖLÜM: Bana da Güler Misin?

Bugün hocamın yerine derse ben girdim. Araştırma görevlileri normalde derslere girmezdi ama doktora danışmanımın eşi rahatsızlandığı için bu hafta bazı derslerini benim yürütmemi rica etmişti. Kabul etmiştim etmesine ama ilk dersime girecek olmak beni beklediğimden çok daha fazla heyecanlandırmıştı.

Lisans, yüksek lisans ve doktora boyunca sayısız sunum yapmış, tez savunmalarına katılmıştım. Yine de ders anlatmak bambaşka bir şeydi. Neyse ki günün ilk dersi güzel geçmişti. Öğle arasından sonra dersim olmadığı için Tugay’ın kafesine geçtim. Kahvemi söyledim, kitabımı açtım.

Kitap öyle sürükleyiciydi ki sayfaların dışındaki dünya silinmişti. Telefonuma beklemediğim bir mesaj gelene kadar…

Miraç: Mimikleriyle kitap okuyan ilk seni gördüm, Hifa.

Mesajı okur okumaz başımı kaldırdım. Karşı masada arkadaşlarıyla oturan Miraç’la göz göze geldik. Koyu mavi gözleri üzerimdeydi. Sanki zihnimden geçenleri bile okuyabilecekmiş gibi bakıyordu. Ne yapacağımı bilemedim. Sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı: Bana genişçe gülümsedi ve göz kırptı.

Şaşkınlığımı belli etmemeye çalışarak başımla selam verdim, ardından kitabıma döndüm. En azından dönmeye çalıştım. Gözlerim satırlardaydı ama aklım başka yerdeydi.

Telefonum yeniden titredi.

Miraç: Kitabı merak ettim. Seni gülümsetmesini merak ettim. Bitirince bana verir misin? Ben de okuyayım.

Ben: Tabii. Bitirmek üzereyim zaten. Çıkmadan veririm.

Miraç: Gülümsediğin sayfalara işaret koyar mısın?

Ben: Kitaplarımın sayfalarını kıvırmam, çizmem, üzerlerine yazı yazmam. Kitaplarım konusunda hassasım. Sen de dikkat edersen mutlu olurum.

Miraç: Bana da güler misin?

Ben: Ne için sana da güler miyim?

Miraç: Kitabına Zarar vermezsem mutlu olurmuşsun ya bana da güler misin mutlu olduğun için.

Mesajı görünce kaşlarımı kaldırdım. Bu adam bugün neden böyle konuşuyordu?

Ben: Buraya gelmeden önce bir şey mi içtin sen? Sen gibi konuşmuyorsun.

Miraç: Nasıl konuşuyormuşum ki ben?

Ben: Mesafeli. Ciddi.

Miraç: Şu anda aramızda mesafe var. Karşı masadasın. Bir de gayet ciddi soruyorum, Hifa Hocam.

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.

Ben: Anladım, Üsteğmenim. Şimdi izin verirseniz kitabıma döneyim. Bitirince bir arkadaşıma teslim edeceğim.

Miraç: Hımm… Nasıl bir arkadaş?

Mesajı görünce afalladım. Neden öyle yazmıştım ki? Şaka yapayım derken kendimi ele mi vermiştim? Başımı kaldırdım. Miraç telefonuna bakıyordu; benden cevap beklediği belliydi.

Ben: Normal bir arkadaş.

Miraç: Pekiii. En azından “tanıdık” demedin.

Cevap vermedim. Kitabı bitirmek üzereydim ve kendimi yeniden satırlara vermeye çalıştım. Yaklaşık yarım saat sonra son sayfayı da çevirdim. Kötü bir sonla bitmişti. Altı yüz elli sekiz sayfa boyunca karakterlerin hayatına ortak olmuş, onların hikâyesini içimde taşımıştım. Kurmaca olduklarını bilsem de bazı sonlar insanın canını yakıyordu. O kadar sayfayı onları toprağa vermek için okumamıştım. Gözümden istemsizce bir damla yaş süzüldü.

Derin bir nefes alıp başımı kaldırdım. Miraç’ın koyu mavi gözleriyle yeniden karşılaştım. O mavinin insanı kendine çeken, bakınca biraz daha bakmak istemesine neden olan bir yanı vardı. Gözlerine her baktığımda zihnimde Girift’ten Koyu Mavi Deniz çalmaya başlıyordu daha sonra gözlerinin güzelliğine tekrardan Girift'ten Öyle Güzel Ki başlıyordu peki bizim aramızda daha hiçbir şey yokken bu şarkılar ne alaka ben biraz kafayı kaybediyorum galiba. Bunun ne kadar saçma olduğunu biliyordum.

Miraç’ın yüzündeki ifade değişmişti. Telefonunu eline aldı.

Miraç: Daha yarım saat önce gülüyordun. Şimdi neden kaşlarını çattın? Gözlerin neden puslu?

Bu kadar uzaktan gözlerimdeki değişimi nasıl fark etmişti?

Ben: Kitap kötü sonla bitiyor. Spoiler vermeyeyim ama kötü son sevmiyorsan okuma.

Miraç: Hayır, okuyacağım. Seni hem güldüren hem üzen o kitabı gerçekten merak ettim.

Ben: Pekiii sen bilirsin.

Miraç: Bu pekiii önceki pekilerden mi yoksa bana özel olandan mı 😉.

Ben:  Sana özel pekim olduğunu bilmiyordum.

Toparlanıp masadan kalktım. Miraç’ın oturduğu masaya yürüdüm. Arkadaşları beni meraklı bakışlarla süzerken Miraç bizi tanıştırdı. Ardından kitabı ona uzattım.

“Teşekkür ederim,” dedi. “Sağ salim teslim edeceğim.”

“İyi okumalar. İyi günler.”

Masadakilere de gülümseyerek veda ettim ve kafeden ayrıldım. Eve gidip üzerimi değiştirdim, yemek hazırladım. Ahu aradı; günün nasıl geçtiğini konuştuktan sonra ertesi gün anlatacağım ders için çalışmaya koyuldum. Bir süre sonra farkında olmadan uyuyakalmışım.

Sabah alarm sesiyle uyandığımda telefonumda iki mesaj bildirimi vardı. Ekranı açtım.

Miraç: Neden yaptın bunu kendine?

Miraç: İnsan o kadar sayfayı karakterler ölsün diye mi okur? Ben bile üzüldüm. Sen eve gidince ağladın mı?

Mesajlar sabah beş buçukta gönderilmişti. Altı yüz elli sekiz sayfalık kitabı gerçekten o kadar kısa sürede mi bitirmişti? Üstelik yalnızca okumakla kalmamış, benim üzüldüğümü de düşünmüştü.

Bu adam bütün duygularıma zarardı. İçimdeki aptal ergen heyecanını görmezden geldim. Buna heyecanlanmış olamam heralde değil mi? Belki de değil off cidden kafadan gidiyorum galiba mantık diye bir şey kalmadı.

Ne hissedeceğimi bilemedim. Daha önce tanımadığım, içimi usulca ısıtan bir esinti vardı sanki. Ama yanlış anlamak istemiyordum. Belki de mesajları yalnızca arkadaşçaydı.

Ben: Günaydın, Miraç. Daha önce okuduğum kitapların yanında en az üzeniydi diyebilirim. Ama tabii sonunu okuyunca üzüldüm.

Mesajı gönderip hazırlandım ve evden çıktım. Sabah iki dersim vardı. Ders anlatmayı, kendimi o sınıfa ait hissetmeyi sevmiştim. Dersler bitince Ahu’yla öğle yemeğine çıktık.

Ahu, Eğitim Fakültesinde araştırma görevlisiydi. Kampüse ilk geldiğim zamanlarda kahve sırasında tanışmıştık. O günden beri iki yıldır hep beraberdik. Bazen birbirimizi yirmi yıldır tanıyormuşuz gibi hissederdim.

Asım ve Miraç’la ise yaklaşık bir yıldır tanışıyordum. Asım’la aramızdaki bağ daha eskiymiş gibi gelirdi bana. Miraç’ıysa hâlâ yeni yeni tanıyordum… En azından kendime böyle söylüyordum.