İçeriğe geç

BÖLÜM 8 - GÖLGELERİN TAKİBİ

İZMİR, TEMMUZ’UN İKİNCİ HAFTASI, 1950

 

Gecenin sessizliği; harabe kilisenin yıkık taş duvarlarına vurup paramparça oluyor, taşların arasından sızan sessizlikle yeniden birleşiyordu. Ay ışığı, çatının yarılmış ahşap kirişlerinden süzülüp mermer zeminde gümüşi bir gölge havuzu oluşturuyordu. Freskleri silinmiş duvarlarda, yıkılmış azizlerin hayaletimsi gölgeleri dans ediyordu. Kilisenin içi, dışarıdaki ormanın vahşi kokusunu içine çekmişti. Çam reçinesi, nemli toprak ve küf kokusu birbirine karışmış, zamanın durduğu bu mekânda ağır bir sessizlik hüküm sürüyordu. Uzaklardaki kızılçam ve karaçamların ritmik sesi, bu sessizliğin nabzı gibi atıyordu. Orlina, kuru otların üzerine serdiği yorganın kenarına oturmuş, kucağındaki bebeği izliyordu. Alpkan uyuyordu; minik göz kapakları ve dudakları hafifçe aralanmış, nefes alışverişi rüzgârın hışırtısıyla karışıyordu.

 

Orlina derin bir nefes aldı. Üç gün olmuştu. Üç gündür buradaydılar. Üç gündür abisinin yanmış bedenini, o kurt kadının son çığlığını, alevlerin dansını unutmaya çalışıyordu.

 

Ancak unutamıyordu.

 

Sağ elini kaldırdı, kolundaki yanık izlerine baktı. Alevler onu da yakmıştı, eti kavrulmuştu. Ama bebeği bırakmamıştı. O anı düşündükçe içindeki bir şey sıkışıyor, boğazı düğümleniyordu. Onlar kaçamamıştı ama Orlina kaçmıştı. Bebek uyanıp ağlamaya başladı. Orlina onu kaldırdı, sırtını sıvazladı.

 

Ayağa kalktı, yıkık sunağın arkasındaki gizli oyuğa yöneldi. Kurt kadının çantası hâlâ orada duruyordu. İçinden şişeyi çıkardı, ay ışığında yazıyı okumaya çalıştı: “Doğum İksiri - Mizunele.”.

 

Şişenin içindeki sıvı içinde minik tanecikler yüzüyor, ışığı yansıtıyordu. Orlina mantarı açtı, kokladı. Acı, keskin, içinde bilmediği otların karıştığı bir koku vardı. “Belki lazım olur.”düşüncesiyle iksiri kaldırdı.

 

Bebek yeniden ağlamaya başladı. Alpkan'ın minik elleri havayı yokluyor, parmakları açılıp kapanıyordu. Normal bir bebek gibi. Ancak değildi.

 

Orlina onun kokusunu içine çekti. Vampir duyuları, o minicik bedenden yayılan kokuyu tüm ayrıntılarıyla algılıyordu: annesinin kurt adam mirası, babasının vampir kanı ve bunların arasında bir yerde, bambaşka bir şeydi. Üç gündür bu kokuyu analiz etmeye çalışıyor, üç gündür bir sonuca varamıyordu.

 

“Ne olduğunu bilmiyorum senin.”diye fısıldadı bebeğe. “Ancak abimin oğlusun. Yaşayacaksın.”.

 

Bebek sustu, sanki onu anlamış gibi. Orlina, yıkık apsise doğru yürüdü. Orada, silinmiş fresklerin altında, ay ışığının en çok vurduğu yerde durdu. Başını kaldırdı, fresklerdeki yüzler belirsizdi, silikti. Ancak bir zamanlar burada duranlar, kutsalı koruyanlar vardı. Şimdi o, bu harabede bir bebeğin koruyucusuydu.

 

Rüzgâr esti, çan kulesindeki paslı çan hafifçe sallandı. Uzakta bir baykuş öttü. Orlina'nın kulağına gelen seslerdi bunlar, sıradan, doğal sesler. Ancak içinde bir şey, sürekli tetikteydi. Üç gündür dinlenmemişti. Üç gündür gözlerini kırpmadan etrafı dinliyor, her hışırtıda irkiliyordu.

 

Bebeği yorganın üzerine yatırdı, yanına uzandı. Gözlerini kapatmadı. Tavanın yıkık kısmından yıldızları izledi. Bir tanesi, diğerlerinden daha parlak parlıyordu.

 

Kaçmıştı. Ancak şimdi, burada, bu yıkık kilisede, bebekle baş başa... Kaçmanın bir anlamı var mıydı? Nereye kadar gidebilirdi? Babasının kardeşi Sors, amcası, şimdi yuvanın lideriydi. Onu bulacaktı. Orlina bunu biliyordu.

 

Ancak bekleyecekti. En azından bebek biraz büyüyene kadar. En azından...

 

Gözleri ağırlaştı. Derin bir nefes aldı, sonra bir tane daha. Uyumamalıydı. Uyursa...

 

Göz kapakları kapandı.

 

***

 

Vampir yuvasının büyük salonunda, gaz lambalarının titrek ışığı duvarlarda dans ediyordu. Sors, lider koltuğunda oturuyor, önündeki haritaya bakıyordu. Bornova ormanlarının çizimi, işaretlerle doluydu. Kırmızı noktalar, vampir devriyelerini; mavi noktalar, kurt adam sınırlarını gösteriyordu.

 

Haritanın tam ortasında, bir yerde, soru işareti vardı. Orlina…

 

Kapı çalındı. Sors başını kaldırmadı. “Girin.”.

 

Vampir İz Sürücü Pistkar, sessizce odaya süzüldü. Adımları parkelerde hiç ses çıkarmıyordu; vücut ağırlığını kemik boşluklarındaki havayla dengeleyen bu yetenek, onu yuvanın en iyi iz sürücüsü yapıyordu. Uzun, dar yüzü, derin çukurlarındaki soluk yeşil gözleriyle Sors'un karşısında durdu. Seyrek, açık kahverengi kaşları hafifçe çatılmış, ince dudakları sıkıca kapanmıştı.

 

Sors başını kaldırdı. Kehribar gözleri, keskin elmacık kemiklerinin gölgesinde soğuk parlıyordu. Üçgen yüzü, sivri çenesi, ince dudakları ve Mirdark'ın kardeşi olduğunu ele veren her çizgi, şimdi daha da keskinleşmişti.

 

“Bulabildin mi?”.

 

Pistkar başını eğdi. “Efendi; Bornova'nın yukarısında, ormanın derinliklerinde. Yıkık bir kilise. Eski Rumlardan kalma. Çatısı çökmüş, duvarları sarmaşık tutmuş. Ancak içeride yaşam var.

 

Sors'un parmakları haritada gezindi. “Nerede?”.

 

Pistkar yaklaştı, haritada bir noktayı işaret etti. “Burada. İki dere yatağının kesiştiği noktanın kuzeyinde, çamların sıklaştığı bölgede.”.

 

Sors başını salladı. “Ve?”.

 

“Bir bebekle birlikte.”dedi Pistkar. Sesi düz, ifadesizdi.

 

Odada bir sessizlik çöktü. Öyle bir sessizlik ki, duvarlardaki taşların içine işlemiş rutubetin bile sesini duyabiliyordu insan. Sors ayağa kalktı, pencerenin önüne yürüdü. Dışarıda, Bornova'nın seyrek ışıkları aşağıdaki vadide titreşiyordu. Bir zamanlar Rum köylerinin olduğu yamaçlarda, şimdi yalnızca zeytinlikler ve çamlar vardı. Zeytin ağaçlarının gümüşi yaprakları ay ışığında pırıl pırıldı.

 

Sors'un kaşları çatıldı. “Nasıl?”.

 

“Bilmiyorum efendim. Ancak bebek...”.

 

Pistkar bir an duraksadı. Soluk yeşil gözlerinde garip bir ifade belirdi. “Bebek farklı. Kokusu... Normal değil.”.

 

Sors ayağa kalktı. Koltuğun arkasına yaslandı, elleri arkada. Gözleri haritada, bebeğin olduğu noktada. Uzun bir sessizlik oldu. Odada yalnızca gaz lambasının hafif tıslaması duyuluyordu.

 

“Hagasveri.”dedi Sors içinden. Sesi soğuk, keskin. “Hagasveriler yaşayamazdı. Anne de bebek de ölürdü. Bu evrenin kuralıydı. Nasıl?”.

 

“Belki de Femadaku'nun iksirleri...”diye mırıldandı Pistkar.

 

Sors'un başı sertçe döndü. “Femadaku?”.

 

“Yangından önce orada olduğunu duydum. Bir çoraman… Doğuma yardım etmiş olabilir.”.

 

Pistkar da bebeğin hagasveri olduğunu anlamıştı ancak malûmun ilâmına gerek yoktu. Zaten ortam fazlasıyla gergindi.

 

Sors'un yüzü öfkeyle gerildi. Dişlerini sıktı, elleri yumruk oldu. Haritaya bakıyordu ancak görmüyordu. Zihninde başka şeyler vardı. Abisi Mirdark'ın cansız bedeni, Sergen'in kaçışı, şimdi de bu… Bu rezalet…

 

“Kardeşimin kanı beni lanetledi.”diye fısıldadı. Sesi boğuk, titrek. “Önce o, sonra oğlu, şimdi de… Her biri yuvamıza utanç getirdi. Her biri...”.

 

Birden sustu. Gözleri Pistkar’a dikildi. Soluk yeşil gözlerle kehribar gözler karşılaştı. Odanın içinde gerilim yükseldi.

 

“Bunu kimse bilmeyecek.”dedi Sors. Sesi şimdi çok sakin, çok kontrollüydü. “Sırrın başkalarına gitmesini istemiyorum. Anladın mı?”.

 

Pistkar başını eğdi. “Efendim, yalnızca size bildirdim. Kimseye söylemedim.”.

 

“İyi.”Sors masanın etrafında dolaştı, Pistkar’ın arkasında durdu. “Peki, şimdi ne yapmamız gerektiğini düşünüyorsun?”.

 

Pistkar dönmedi. Sırtı Sors'a dönük, sesi düz: “Orlina'yı yakalayıp getirebilirim. Bebeği de aynı şekilde getirebilirim. Liderimiz olarak siz karar verirsiniz.”.

 

“Karar verdim bile.”Sors'un sesi kulağının dibindeydi. “Onların yaşaması, türümüz için bir tehdit. Hagasveri bir varlık... Kim bilir ne yetenekleri var? Ne kadar tehlikeli olabilir?”.

 

“Efendim, bebek daha yeni doğ…”.

 

“Yeter!” Sors'un sesi kamçı gibi kırbaçladı. Pistkar’ın omuzları gerildi ancak yerinden kıpırdamadı. “Onlar ölecek. Bu bir emirdir.”.

 

“Anlaşıldı efendim.”.

 

Sesin tonu değişmişti. Daha yumuşak, daha... Yakın… Pistkar durdu, arkasını döndü. Sors ayağa kalkmış, masaya yaslanmış, kollarını bağlamıştı. Yüzünde garip bir ifade vardı.

 

“Ne kadar zamandır yuvadasın?”.

 

“Yüz iki yıl efendim.”.

 

“Yüz iki yıl...”. Sors başını salladı. “Abime de hizmet ettin. Bana da. Sadık bir askersin. Bunu biliyorum. Abim kadar baskıcı olmayacağım merak etme.”.

 

Pistkar eğildi. “Görevim efendim.”.

 

“Görevin.”. Sors masadan ayrıldı, yavaş adımlarla yaklaştı. “Peki ya görevinle liderinin istekleri çelişirse? Ne yaparsın o zaman?”.

 

Pistkar başını kaldırdı. Soluk yeşil gözlerinde bir şey parladı? Korku muydu, şüphe mi? Yoksa yalnızca yansıma mı?

 

“Liderimizin emirlerine uyarım efendim. Bu benim doğamdır.”.

 

“İyi.”dedi Sors. “Çok iyi.”

 

Bir an durdu. Pistkar’ın tam karşısında, bir adım uzaklıkta. O kadar yakındı ki iz sürücü, liderinin üçgen yüzündeki her çizgiyi, ince dudaklarının arasından görünen dişlerin ucunu, kehribar gözlerin içindeki karanlık ışıltıyı görebiliyordu.

 

“Sence.”dedi Sors alçak sesle, “Bir lider, yuvasının geleceğini korumak için her şeyi yapabilir mi?”.

 

“Her şeyi efendim.”.

 

“Peki ya kendi kanından biri tehdit oluşturuyorsa?”.

 

Pistkar’ın sesi titredi mi? Yoksa yalnızca rüzgâr mı öyle esti?

 

“O zaman da efendim…”.

 

Sors gülümsedi. Dudaklarının kıvrımında sıcaklık yoktu, yalnızca keskin bir hat vardı. Elini kaldırdı, Pistkar’ın omzuna koydu. Parmakları hafif, neredeyse sevecen.

 

“Sen iyi bir askersin.”dedi. “Yuvanın en iyi iz sürücüsü. En sadık hizmetkârı. Bunu unutmayacağım.”.

 

“Teşekkür ederim efendim.”.

 

Sors, masasının çekmecesinden bir şişe çıkardı, iki bardağa doldurdu. Koyu kırmızı sıvı, camın içinde opak bir ışıltıyla dans etti. “Bana katıl.”.

 

Pistkar, bardağı aldı, dudaklarına götürdü. İçindeki sıvı, insan kanından daha koyu, daha ağırdı; hayvan kanıydı, yuvanın stoklarından… Dağ keçisi kanıydı bu, birkaç gün önce avlanmıştı. İçti. Tadı, her zaman olduğu gibi, yetersizdi. Damarlarında dolaşırken bir an için canlanan güç, hemen ardından sönüp gidiyor, geride hep aynı boşluğu bırakıyordu.

 

Sors durdu. Şimdi Pistkar’ın tam karşısındaydı, aralarında bir adım mesafe vardı. O kadar yakındı ki, iz sürücünün göz bebeklerinin içindeki kılcal damarları bile görebiliyordu. “Peki bu bebeğin varlığını başkaları öğrenirse ne olur? Kurt adam sürüsü öğrenirse? Ya da daha kötüsü, İstanbul'daki Tudorun Valvur Soturileri?”.

 

“O zaman iki yuvanın da sonu olur.”.

 

“İki yuvanın da sonu…”. Sors başını yavaşça salladı. “Peki bu sırrı başkalarına anlatmaktan seni alıkoyan nedir?”.

 

Pistkar’ın yüzünde bir an için şaşkınlık belirdi. Soluk yeşil gözlerinde, derin çukurların dibinde, bir şey kıpırdadı. “Sadakatim… Yuvaya bağlılığım… Sözüm…”

 

Sors gülümsedi. Bu gülümseme, odanın sıcaklığını birkaç derece düşürdü. Duvarlardaki av sahnelerini gösteren tablolardaki hayvanlar bile donmuş gibiydi.

 

“Sadakat…”. Kelimeyi sanki ilk kez duyuyormuş gibi telaffuz etti. “Güzel bir kelime. Ancak sadakat, Pistkar, herkesin kendince tanımladığı bir şeydir. Benim tanımım şu: ‘Sadakat, sırrı saklamaktır. Her bedeli ödeyerek.’. Sence de öyle mi?”.

 

Bir an göz göze geldiler. Pistkar, o an için, karşısındaki adamın ruhunun derinliklerinde neyin yattığını gördü belki de. Ancak konuşmasına fırsat kalmadı.

 

Sors'un sağ eli, bir yılanın saldırısı gibi hızla havayı yardı. Parmakları, dönüşümün ilk anında bile keskinleşmişti; tırnakların altından fırlayan pençeler, deri altındaki kemiksi yapıyı iterek uzamış, avuç içindeki nasırlı dokuyu yırtarak çıkmıştı. Hareket o kadar hızlıydı ki, Pistkar’ın vampir refleksleri bile yetmedi. Bir vampir için bile fazla hızlıydı bu.

 

Pençeler, boğazını yardı.

 

Kan, fışkırarak havaya saçıldı. Sıcak, koyu kırmızı damlalar masanın üzerine, duvardaki haritaya, Sors'un beyaz gömleğinin yakasına sıçradı. Kanın metalik kokusu, odanın içinde küf ve eski şarap kokusuna karıştı. Pistkar’ın gözleri büyüdü, dudakları bir şey söylemek için aralandı ancak boğazından yalnızca hırıltılı bir ses çıktı. Elleri boynuna gitti, kanı durdurmaya çalıştı ancak pençelerin açtığı yara çok derindi, çok genişti.

 

Dizlerinin üzerine çöktü. Sonra yüzüstü yere yığıldı. Yere düşerken vücudunun ağırlığıyla parkelerde hafif bir gıcırtı duyuldu; bu, Pistkar’ın bu evde çıkardığı ilk sesti belki de.

 

Sors, elini sildi. Pençeler, yavaş yavaş normal haline dönerken, parmak uçlarında yalnızca birkaç kan lekesi kaldı. Cebinden bir mendil çıkardı, her bir parmağını tek tek sildi. Yüzünde, bir işi bitirmiş olmanın dinginliği vardı.

 

“Başka kimse bilmeyecek.”Yerdeki cesede bakarak söyledi bunu. “Söz verdin ya, ben de sözünü tutmanı kesinleştirdim.”.

 

Kapıyı açtı, koridordaki iki nöbetçi vampire başını salladı. “Temizleyin şunu. İz sürücümüz, görevi sırasında bir kurt adama yakalanmıştır. Kahramanca ölmüştür. Farklı bir şey derseniz sonunuz Pistkar gibi olur”.

 

Nöbetçiler başlarını eğdi, kimse ses çıkarmadı, içeri girip cesedi sürükleyerek çıkardılar. Yerde kalan kan lekesi, parkelerin arasına işlemişti. Sors, bir an o lekeye baktı, sonra pencerenin önüne döndü, ellerini arkasında birleştirdi. Dışarıda, doğu ufkunda ilk ışıklar belirmeye başlamıştı. Gökyüzü, koyu lacivertten mora, mor dan pembeye dönüyordu. Bir vampir için günün en tehlikeli, en zayıf olduğu an.

 

Ancak Sors, şimdi her zamankinden daha güçlü hissediyordu kendini.

 

***

 

Güneş, İzmir'in üzerine yükseldiğinde, Sors çoktan yola çıkmıştı. Yüzünü geniş kenarlı bir şapkayla gizleyerek kalın siyah bir şemsiyenin altında at arabasıyla kurt adam yuvasına doğru ilerliyordu. Bazı işler vardı, gündüz yapılması gereken. Çünkü gece, sırların çok kolay sızdığı bir zamandı.

 

Terk edilmiş Rum köyü, güneşin altında harabe halinde uzanıyordu. Taş evlerin yıkık duvarları, kiremit kırıklarıyla kaplı toprak yollar, ortasındaki çeşmesi kurumuş meydan... Ancak Sors biliyordu ki, bu harabelerin altında, taş temellerin oyulmuş boşluklarında, kurt adam sürüsü güneşi bekliyordu. Onlar da vampirler gibi güneşten zarar görmüyorlardı ancak günü, karanlık ve serin yerlerde geçirmeyi tercih ediyorlardı.

 

Köyün girişinde durdu, haber gönderdi. Beklemesi uzun sürmedi.

 

Yoru, meydandaki taş basamaklardan indi. Yaşlı kurt adam, güneşte bir insandan farksız görünüyordu; koyu kahverengi dalgalı saçları omuzlarına dökülmüş, dolgun yüzünde derin çizgiler vardı. Ancak yeşil gözlerinde, yüzyılların biriktirdiği o vahşi ışıltı, güneşte bile sönmüyordu. Üzerinde basit bir keten gömlek, yıpranmış deri pantolon vardı. Lider olduğunu belli eden hiçbir işaret taşımıyordu; ta kendisi bir işaretti.

 

“Gündüz vakti…”Yoru'nun sesi taşların arasında yankılanarak yükseldi. “Ya çok cesursun ya da çok deli…”.

 

“İkisi de…”. Sors şemsiyesini biraz daha eğdi, güneşin bir an için yakasındaki gümüş iğneye vurmasına izin verdi. “Kimsenin duymayacağı bir yerde konuşmamız lazım.”.

 

Yoru, uzun uzun baktı. Kurt adamın burnu, Sors'un üzerindeki kokuları ayıklıyordu; vampirin kendine özgü keskin kokusu, hayvan kanının ağırlığı, insan kanının tadı, bir de... Yeni kan? Çok taze… Yoru'nun gözleri bir an için kısıldı ancak bir şey söylemedi. Yalnızca başını salladı.

 

“Ormanın derinliklerinde bir yer biliyorum. Daha önce de buluşmuştuk. Bir saat sonra, orada buluşalım.”.

 

***

 

Kayalık çıkıntı, güneşin tepede olduğu bu saatte, aşağıdaki ormana kuşbakışı bir manzara sunuyordu. Kayaların üzerindeki yosunlar kurumuştu. İki lider, karşılıklı oturdular.

 

“Bebeği biliyorsun.”. Sors, doğrudan konuya girdi.

 

Yoru'nun yüzünde bir kasılma oldu. Elleri, dizlerinin üzerinde duruyordu; parmak uçları, keten kumaşın üzerinde hafifçe titredi. “Ne bebeği?”.

 

“Kızının bebeği, Aysu'nun, Sergen'le olan hagasverisi…”.

 

Yoru'nun elleri, dizlerinin üzerinde yumruk haline geldi. Tırnakları, parmaklarının içindeki kısımları iterek uzancakya başladı, deriyi itiyor, pençeleşiyordu. Sonra fark edip geri çekti, tırnaklarını normal hallerine döndürdü. Derin bir nefes aldı. Burnuna dolan koku; çam, toprak, bir de kızının kokusu… Aysu'nun… Artık orada olmayan Aysu'nun…

 

“Nasıl yaşıyor?”. Sesini boğuk çıkarmaya çalışıyordu ancak kelimelerin arasında bir kurt adamın hırıltısı vardı.

 

“Bilmiyorum. Ancak yaşıyor. Kardeşimin kızı Orlina saklıyor onu. Yıkık bir kilisede, ormanın derinliklerinde…”.

 

Yoru başını iki yana salladı. Bu hareket, bir insanınki kadar yumuşak değildi; boyun kasları gerilmiş, çene kasları kenetlenmişti. “Olamaz. Hagasveriler yaşamaz. Doğamız buna izin vermez. Anne ölür, bebek ölür. Kan uyuşmazlığı gibidir.”.

 

“Aysu öldü.”. Sors'un sesi bir cerrahın neşteri gibi keskin ve acımasızdı. “Bunu biliyorsun. Ancak bebek yaşıyor. Bir şekilde, birisi, bir şey yaptı. Ve şimdi o bebek, iki yuvamızın da başına bela olacak.”.

 

Yoru ayağa kalktı, kayalığın kenarına yürüdü. Aşağıda, orman sonsuz bir yeşil deniz gibi uzanıyordu. Ormanın içinde, bir yerlerde, torunu yaşıyordu. Kızının katili olan adamın yeğeninden olma torunu…

 

“Ne öneriyorsun?”. Arkasını dönmeden sordu. Sesi artık bir babanın değil, bir liderin sesiydi.

 

“Bebeği yok etmeyi…”. Sors ayağa kalktı, şemsiyesini dik tutarak. Gölgesi, kayalığın üzerinde uzadı, kıvrıldı. “Orlina'yı da. Bu sırrı kimse bilmeyecek.”.

 

“Kendi yeğenini mi öldüreceksin?”.

 

“Kendi torununu mu öldüreceksin?” diye karşılık verdi Sors. Aralarındaki mesafeyi bir adım daha kapattı. “Aramızdaki fark bu mu, Yoru? Sen de benim kadar canisin ancak dürüst olmaya cesaretin yok.”.

 

Yoru arkasını döndü. Gözlerinde, bir kurt adamın öfkesi parlıyordu; göz bebeklerinin etrafında, yeşilin daha koyu bir tonu belirmiş, irisin içinde yangın çıkmıştı. Dudaklarının kenarı hafifçe kalkmış, altında damaktan çıkan fazladan dişlerin gölgesi görünüyordu.

 

“Nasıl yapacağız?”.

 

Sors gülümsedi. Bu gülümseme, daha önce Pistkar’a gülümsediği gibi değildi; bu, bir ortaklığın, bir anlaşmanın, kanlı bir mutabakatın gülümsemesiydi.

 

“Kendi adamlarımızı gönderemeyiz. Çok fazla soru olur. İki yuvamızdan kimsenin bilmediği, güvenilir adamlara ihtiyacımız var.”.

 

“Paralı askerler…”.

 

“Paralı askerler…”. Sors başıyla onayladı. “Merhamet nedir bilmeyen, sorgusuz itaat edecek, paraya ve güce tapan adamlar olmamlılar. İşi bitirsinler, sırrlar da beraberinde gömülsün.”.

 

Yoru, uzun bir süre sessiz kaldı. Rüzgâr, kayalığın üzerinde ıslık çalıyor, aşağıdaki çamların dallarını sallıyordu. Bir kaya kartalı, vadinin üzerinde daireler çiziyor, gölgesi ormanın üzerinde süzülüyordu.

 

Sonra, ağır bir sesle: “Nereden bulacağız bu adamları?”dedi.

 

“Çağrı yapacağız. Yuvasız, ahlak kodu olmayan kişileri toplayacağız.”.

 

***

 

Kayalık çıkıntının altında, sık çalılıkların arasında, beş miğferli savaşçı sessizce konumlanmıştı. Miğferlerinin altındaki görünmez gözler, yukarıdaki iki lideri izliyor, her kelimeyi, her hareketi kaydediyordu. Ve onların arkasında, elleri toprakta, gözleri kapalı bir druid, kökler aracılığıyla her titreşimi, her kelimeyi duyuyordu. Liderler; toplantıyı bitirdikten sonra ayrılınca yedi gözlemci de gözlem noktasından ayrıldılar.

 

***

 

Kurt adam yuvasında sabahın ilk ışıkları, taş evlerin çatılarına vuruyor, ince duman tabakasının içinde kızıl bir parıltı yaratıyordu. Yoru, evinin önündeki taş basamakta oturmuş, elindeki taşı yontuyordu. Bir asrı aşkın bir ömür, sayısız savaş, kayıp, pişmanlık ve şimdi bir bebek…

 

Yonttuğu taş şekilsizdi. Belki bir bıçak olacaktı, belki bir muska, belki hiçbir şey… Aysu'nun Hammas’a dediği son sözleri kulağında çınlıyordu: “Senin gibi acımasız, onursuz birinin lider olmasındansa...”.

 

Elleri durdu. Taşı bıraktı, başını kaldırdı. Köyün meydanı boştu, herkes uykudaydı. Yalnızca o, yaşlı kurt adam, sabahın sessizliğinde oturuyordu.

 

Aysu… Kızı… Onu sürgün etmişti. Sürünün kuralları, gelenekler... Babadan oğula geçen liderlik… Hammas en büyük erkek çocuğuydu. Oğluydu. Şimdi ikisi de yoktu.

 

“Hagasveri bir bebek…”.

 

Sors'un sözleri aklına geldikçe içindeki bir şey sıkışıyordu. İki liderin buluşması, karanlık anlaşma... Doğru muydu bu? Kendi torununu... Ancak torunu hagasveriydi. İki türün birleşimi… Doğa buna izin vermezdi. Nasıl olmuştu? Nasıl yaşıyordu?

 

Ayağa kalktı. Yaşlı bedeni, yılların ağırlığıyla yavaş hareket ediyordu. Ancak içindeki kurt, hâlâ uyanıktı. Hâlâ tetikteydi.

 

Köyün çıkışına doğru yürüdü. Taş evlerin arasından geçti, av deposu olan eski kilisenin yanından… Kilisenin taş duvarları hâlâ ayaktaydı ancak çatısı çökmüştü. İçinde, bir zamanlar kutsal olan şeylerin yerinde şimdi silahlar, zehirler, gümüş hançerler vardı.

 

Yoru, yuvasındaki kilisenin önünde durdu. Elini taş duvara koydu. Soğuk, nemli, pürüzlü… Bir zamanlar burada, Rumlar dua ederdi. Şimdi kurt adamlar avlanırdı.

 

Başını salladı. Geri döndü, evine yürüdü. İçeri girdi. Duvarlarda av sahneleri, ganimetler, eski savaşlardan kalma anılar. Ve bir köşede, küçük bir raf. Üzerinde, Aysu'nun çocukken yaptığı taş bıçak duruyordu.

 

Yoru bıçağı aldı. Ağırlığını avucunda hissetti. Keskin değildi, kullanışlı değildi. Ancak kızı yapmıştı. Küçük elleriyle, sabırla, özenle…

 

“Baba, senin için yaptım. Avlanırken kullanırsın.”demişti bu hediyeyi verirken.

 

Kullanmamıştı. Saklamıştı. Şimdi de saklayacaktı.

 

Bıçağı masaya koydu. Kâğıt, kalem çıkardı. Yazdı. Sonra kâğıdı katladı, bıçağın yanına koydu. Dışarı çıktı, köyün meydanına yürüdü. Güneş biraz daha yükselmişti, sıcaklık artıyordu. Ancak içi soğuktu.

 

“Uyanın!”sesi meydanda yankılandı. “Toplanın!”.

 

Evlerden kurt adamlar çıkmaya başladı. Kiminin şaşkın, kiminin uykulu, kiminin meraklı yüzleri vardı. Meydanda toplandılar, liderlerinin önünde sıralandılar. Yoru, taş basamaklarda duruyor, onlara bakıyordu.

 

“Sors ile görüştüm.”dedi. Sesi gür, net. “Ortak bir tehdidimiz var. Aysu'nun sürgün hayatında yardım eden kaçak vampirin kaçak kardeşi…”. Hagasveriden bahsetmedi. Bahsedemezdi. Yüz karasıydı.

 

Meydanda fısıltılar yükseldi. Yoru elini kaldırdı, sustular.

 

“O kaçak vampirin peşine kurt adam sürüsünden ve vampir yuvasından olmayan katiller takacağız. Birkaç güne, tarafsız bir alanda idam edilecek.”.

 

Eline baktı. Parmakları titriyordu. Yaşlılıktan mı, yoksa başka bir şeyden mi? Bilmiyordu. Yalnızca evine döndü, masadaki taş bıçağı aldı, avucunda bir süre tuttu. Sonra rafa koydu. Kâğıdı da bıçağın yanına bıraktı.

 

Kâğıtta: “Affet beni kızım.”yazılıydı.

 

***

 

Kayalık çıkıntıda, güneş batıyordu. Kızıl ışıklar ormanın üzerine düşüyor, çam ağaçlarının gövdelerini bakıra boyuyordu. Yumantıra, elindeki dürbünle aşağıdaki vadiyi tarıyordu. Arkasında, Ilus Metsa yere oturmuş, elleri toprakta, gözleri kapalıydı. Beş ayıhı, çevrede siper almış, taş kesilmiş gibi duruyorlardı.

 

“Kilise.”dedi Yumantıra alçak sesle. “Hâlâ orada bebekle…”.

 

Ilus Metsa gözlerini açtı. Ela-yeşil gözlerinde, güneşin batışını yansıtan bir parıltı vardı. “Yoruldum.”dedi. “Haftalardır toprağı dinliyorum. Kökler aracılığıyla onları hissediyorum. Bebek… Bebeğin enerjisi farklı… Çok farklı…”.

 

Yumantıra dürbünü indirdi, döndü. Yüzü endişeliydi. “Bu iş bitince dinleneceğiz, merak etme. Bebekte ne tür bir fark var?”.

 

“Bilmiyorum.”. Ilus Metsa ayağa kalktı, elbisesindeki toprağı silkeledi. “Daha önce hiç hissetmediğim bir şey… Sanki... Sanki iki türün arasında değil de, ikisinin de ötesinde bir yerde…”.

 

Ayıhılardan biri başını çevirdi, miğferinin altındaki görünmez gözlerle onlara baktı. Yumantıra: “Anlaşıldı” der gibi başını salladı. Sonra tekrar dürbünü kaldırdı.

 

“Aşağıda hareketlenme var.”dedi. “Kilisede… Orlina dışarı çıktı…”.

 

Ilus Metsa yanına geldi, baktı. Aşağıda, yıkık kilisenin önünde, Orlina bebekle birlikte duruyordu. Güneşin son ışıkları onun koyu kahverengi saçlarında kızıl parıltılar yaratıyor, kalp şeklindeki yüzünü aydınlatıyordu. Bebek kucağında, minik elleri havayı yokluyordu.

 

“Yalnız…”dedi Ilus Metsa. “Çok yalnız…”.

 

Yumantıra başını salladı. “Öyle ancak yalnızlığı yakında bitecek. Vampir iz sürücüyü gördüm. Dün gece buradaydı. Sors'a rapor vermiş olmalı.”.

 

“O zaman yakında saldırırlar.”.

 

“Evet…”. Yumantıra dürbünü indirdi. “İki lider anlaştı. Kendi adamlarını göndermeyecekler. Paralı asker tutacaklar. Ancak önce... Önce keşif yapacaklar.”.

 

Ilus Metsa'nın yüzü gerildi. “Ne yapacağız? Bekleyecek miyiz?”.

 

Yumantıra uzun uzun baktı aşağıdaki kiliseye. Orlina içeri girmişti, artık yalnızca harabenin silueti görünüyordu. Güneş battı, orman karanlığa gömüldü. İlk yıldızlar belirdi.

 

“Bekleyeceğiz.”dedi. “Zamanı gelince müdahale edeceğiz. Ancak şimdi değil… Henüz değil…”.

 

Ilus Metsa elini toprağa koydu. Bitkiler onun varlığını gizledi, kökler aracılığıyla tüm vadideki titreşimleri hissetti. Ayıhılar, gece görüşleriyle karanlıkta her şeyi net görüyor, nefeslerini bile tutmuş bekliyorlardı.

 

Yedi gözlemci, gözlerini aşağıdaki kiliseye dikti. Beklediler.

 

***

 

Kilisede, Orlina bebeği kucağına almıştı. Azura denen, ölmeden önce annesinin Orlina’ya ve Sergen’e hazırladığı bir iksiri Alpkan için hazırlamıştı. İksirde; çiçeklerin ürettiği, şekerce zengin, balın şeker kaynağı nektar; arıların bitkilerden ürettiği, kovan içi temizlikte ve kovanın yalıtımında kullandıkları propolis; anne sütü kadar besleyici olmasa da keçi sütü vardı. Alpkan, anne sütü bile içememişti.

 

Dışarıda bir dal koptu. Orlina'nın başı aniden dikildi. Kulağı kesildi, dinledi. Baykuş ötüyordu. Rüzgâr esiyordu. Uzakta bir çakal uludu.

 

Sıradan sesler… Doğal sesler…

 

Ancak içindeki his, sıradan değildi. Tehdit yakındı. Çok yakın…

 

Bebeği kucağına aldı, ayağa kalktı. Mahzene doğru yürüdü, sunağın arkasındaki gizli kapıyı açtı. Taş merdivenler aşağıya, karanlığa iniyordu. İçeride boş lahitler, kemikler, toz vardı. Ve bir çıkış… Arkada, ormana açılan dar bir tünel…

 

Orlina durdu. Döndü, kilisenin ana nefine baktı. Ay ışığı hâlâ orada, yıkık çatıdan sızıyor, mermer zeminde gümüşi bir havuz oluşturuyordu. Fresklerdeki silik aziz yüzleri, sanki ona bakıyor gibiydi.

 

“Bir gece daha…”diye fısıldadı bebeğe. “Bir gece daha burada kalacağız. Sonra... Sonra kaçacağız.”.

 

Bebek sustu. Orlina onu kucağına daha sıkı bastırdı, mahzene indi. Kapıyı kapattı, taşı yerine sürdü.

 

Yukarıda, ay ışığı boş kiliseyi aydınlatmaya devam etti.

 

Dışarıda, ormanın derinliklerinde, yedi gözlemci beklemeye devam etti.

 

Uzaklarda, vampir yuvasında, Sors haritasına son işaretleri koyuyordu.

 

Yarın gece…

 

Kilisenin mahzeninde, Orlina bebeği yanına yatırdı. Gözlerini kapatmadı. Taşın soğuğu, toprağın nemi, kemiklerin unutulmuş sessizliği... İçinde büyüyen bir şey vardı. Korku muydu? Öfke mi? Yoksa başka bir şey mi?

 

Bebeğin nefes alışını dinledi. Minik, düzenli, yaşayan bir nefes…

 

“Yaşayacaksın.”dedi. “Söz veriyorum.”.

 

Yukarıda, ay bulutların arkasına geçti. Kilise karanlığa gömüldü. Ancak bir yerlerde, birileri hâlâ bekliyordu.

 

Sabah olacaktı. Sonra gece gelecekti.