İZMİR, TEMMUZ’UN SON HAFTASI, 1950
Orlina, sırtını sunağın kırık taşına yaslamış, kucağındaki bebeğe bakıyordu. Alpkan uyuyordu; minik göğsü düzenli aralıklarla inip kalkıyor, pembe dudakları uykusunda hafifçe aralanıyordu. Orlina'nın parmakları, yeğeninin koyu renkli incecik saçlarını okşadı, sonra geri çekildi. Dokunmaktan korkuyordu sanki. Dokunduğu her şeyi elinden alan bu dünyada, bu küçük canlıyı korumak ne kadar mümkündü? Parmak uçlarında hissettiği o minik bedenin sıcaklığı, ona direnmek için bir sebep daha veriyordu.
Yanı başındaki çantayı bir kez daha açtı. İçindeki şişeyi çıkardı, ay ışığında parıldayan sıvıya baktı. Etikette yazılı sözcükler, sanki geçmişin bir hayaleti gibi duruyordu: “Doğum İksiri - Mizunele”. Orlina o geceyi hatırladı. Alevlerin arasında bulduğu bu şişeyi, Aysu’nun cansız bedeninin altında sapasağlam duran bebeği…
Gözlerini kapadı. Yalnızca bir an… Bir an dinlenmek...
Ormanın sessizliğinde yalnızca rüzgârın hışırtısı ve uzaktan bir baykuşun ötüşü duyuluyordu. Sonra, sessizlik bozuldu. Adımlar yoktu, çıtırtı yoktu, hiçbir şey yoktu. Yalnızca karanlığın içinde hareket eden bir karartı, ağaç gövdelerinin arasında akıp giden bir siluet… Her adımında harabe kiliseye doğru yaklaşıyordu.
Orlina'nın gözleri anında açıldı. Bebeği daha sıkı kavradı, sağ eli belindeki hançerin kabzasına gitti. Gözleri karanlığı taradı. Bu gölge onun gözlerinden kaçıyor, ağaçların arasında eriyip bütünleşiyordu. Sanki bir an için vardı, sonra yok oluyor, yeniden şekilleniyordu.
Siluet aydınlığa çıktı.
Orlina'nın nefesi durdu. Eli hançerin kabzasında donakaldı.
Karşısında duran, abisi Sergen'di.
Aynı o bildiği gülümseme… Aynı yorgun ancak sevgi dolu bakış… Aynı duruş, omuzları hafif düşük, başı biraz yana eğik… Üzerindeki kıyafet bile yanan evde giymekte olduğu gömlekle aynıydı. Kumaştaki kan lekeleri, yırtıkların yeri... Her şey… En ufak bir ayrıntı bile yanlış değildi.
Orlina'nın gözleri doldu. İnanamıyordu. Abisi ölmüştü. Onun gözleri önünde yanan kulübede can vermişti. Aysu'nun cansız bedeninin altından bebeği çıkarırken, Sergen'in alevler içinde kalan yüzünü görmüştü. Ancak şimdi karşısında duruyordu. Etten, kemikten, canlı…
“Ölüm bile ayıramaz denmez; ölüm ayırır, asıl mesele ayrılıkta bile sevebilmektir. Merhaba küçük kardeş…”.
Sesi, hatırladığı gibiydi. O bildiği alçak, yorgun ancak sıcak sesti. Orlina'nın dudağı titredi. “Abi? Nasıl... Sen ölmüştün.”.
Sergen bir adım yaklaştı. Ay ışığı yüzüne vurduğunda, Orlina abisinin gözlerindeki o tanıdık parıltıyı gördü. “Ölüm, bizim için bir son değil Orlina. Geldim, sizi koruyacağım.”.
Orlina ayağa kalktı. Bebeği sımsıkı tutuyor, kolları titriyordu. Abisine doğru bir adım attı. Sonra durdu.
Burnunu çekti.
Vampir duyularıyla etrafı kokladı. Derin bir nefes aldı. Sonra bir nefes daha… Ve bir kez daha…
Hiçbir şey…
En ufak bir koku yoktu. Ne ter kokusu, ne kan, ne o bildiği abisine özgü koku… Bir vampirin kokusuz olması imkânsızdı. Her vampir kendine has bir koku yayardı. Yaşadığı yuva, içtiği kan, geçirdiği yıllar kokusuna işlerdi. Sergen'in kokusunu bilirdi Orlina. Çocukken abisinin boynuna sarıldığında aldığı o sıcak, hayvan kanıyla ve bitkilerle karışmış kokusunu… O koku yoktu.
Hiçbir şey yoktu. Yalnızca soğuk bir hiçlik…
Orlina'nın yüzündeki sevinç, yerini şüpheye bıraktı. Gözleri kısıldı. Eli hançerin kabzasında bekliyordu. “Kokunu alamıyorum.”dedi sesi titriyordu. “Kanın akmıyor gibi… Nefes almıyorsun sanki. Sen abim değilsin.”.
Karşısındaki varlık bir an duraksadı. O an, o kısa an - bir tereddüt, bir kırılma - Orlina'nın şüphesini doğrulamaya yetti.
“Saçmalama Orlina, benim. Geldim işte.”. Sesinde bir sabırsızlık, bir çatlak vardı. Abisinin sesinde asla olmayan bir şeyler vardı. Abisinin sesi asla böyle çatlamazdı.
Orlina geriledi. Bebeği korumak için arkasına sakladı, vücuduyla onu kapattı. “Vampirlerin kanı akar, terleriz, nefes alırız. Sende hiçbir şey yok… Sen necisin?”.
Sustu.
Sergen'in yüzünde bir gölge oynadı. Gülümsemesi kaydı, yerini ifadesiz bir maskeye bıraktı. Gözlerindeki o tanıdık parıltı söndü. Yerini boş, bir derinliğe bıraktı.
“Kanmadın.”dedi. Artık Sergen'in sesi değildi bu. Daha derin, daha soğuk, daha... Başka birinin sesi… “Diğerleri kanardı. Ancak sen... Sen kanmadın.”.
Varlığın yüzü buruşmaya başladı. Hatlar eriyor, kemikler yeniden şekilleniyor, deri altında kaslar şişiyordu. Sergen'in ince yüz hatları, yerini keskin, kare bir çeneye bıraktı. Gözlerinin rengi değişti, derinlere çekildi, ela tonları koyulaştı. Sol kaşı ve sol kulağı yok oldu. Vücut irileşti, omuzlar genişledi, boyu bir anda uzadı. Gömlek gerildi, yırtıldı.
Torval gerçek yüzünü gösterdi.
Ay ışığı, yelesi karanın üzerindeki kalın kürkü gümüşe çalan bir griye boyuyordu. Keskin elmacık kemikleri, sivri çene köşeleri, küçük ve derin yerleşimli koyu ela gözleri... Orlina daha önce hiçbir yelesi kara görmemişti ancak bu yaratığın varlığı bile ciğerlerindeki havayı donduruyordu. Yaydığı koku - keskin, misk benzeri, karakteristik - şimdi ta kendisiydi.
“Kanımdaki kadim bir güç sayesinde şekil değiştirme yeteneği olan bildiğim tek varlığım.”dedi Torval. Derin, tehditkâr, her hecesinde bir ağırlık taşıyan sesi artık tamamen kendine aitti. “Bu numarama kanmayan bir tek sen oldun vampir kadın.”.
Orlina; eğitimini, kılıç ve hançer üzerine almıştı. Diğer savaşçılar ağır zırhlı ve vahşi olabilirken, Orlina'nın yöntemi incelik taşımaktaydı. Ayrıca Çin savunma sanatlarının genel adı olan wushu bilmekteydi. Wushu'da saldırı ve savunmanın yanında akrobasiyi andıran hareketler vardı. Wushu ile yalnızca savunma ve savaş değil; beden ve ruhun uyumunun sağlanılması da amaçlanmaktaydı. Orlina; prenses olarak asla yuva lideri olamayacağı için, babası ona savaşmayı değil, hayatta kalmayı öğretmişti. Wushu, bunun için biçilmiş kaftandı.
Torval aniden saldırdı.
Hiçbir uyarı yoktu. Devasa vücudunun ağırlığına rağmen hareketleri yıldırım gibiydi. Sağ eli anında pençeye dönüştü. Parmaklarından fırlayan tırnaklar, ay ışığında kısa bir an parladı, sonra Orlina'nın omzuna indi.
Orlina, can acısıyla irkildi. Pençe; dün geceki yanıklardan birinin hemen yanından geçti, eti yardı, taşa sürttü. Sıcak kan kolundan sızmaya başladı. Orlina dişlerini sıktı, acıyı bastırdı. Hızlı bir hareketle bebeği alıp sunağın kırık taşının ardındaki güvenli köşeye bıraktı. Kuru otların üzerine özenle yerleştirdi, bir an gözlerinin içine baktı. Alpkan uyanmıştı, iri gözleri karanlıkta anlamını bilmediği bir tehlikeyi seyrediyordu. Minik elleri havada bir şeyler yakalamaya çalıştı. Belki de halasına savaşma taktikleri veriyordu. Orlina, Alpkan’ı alnından öptü. “Üzülme küçüğüm.”diye fısıldadı. Sesinde bir söz vardı. “Hallederim. Geleceğim.”dedikten sonra Torval’ın karşısına dikildi.
Döndüğünde gözlerinde artık yalnızca öldürmeye odaklı bir vampir bakışı vardı. Çenesi değişti. Damaklarından gizli fazladan dişler çıktı, ağzı vahşi ve keskin bir çeneye dönüştü. Elleri de aynı anda pençeleşti, pençeleri parmaklarının içinden fırladı.
Torval ikinci hamlesini yapmıştı bile. Dev yumruğu havada ıslık çaldı. Orlina, yumruk kendisine ulaşmadan önce eğildi, yumruk taş duvarı yardı. Parçalar etrafa saçıldı, toz taneleri havaya kalktı. Orlina arkadan döndü, pençelerini Torval'ın sırtına geçirmek isterken, yelesi kara ani bir ters hamleyle onu yakaladı. Devasa elleri Orlina'nın kolunu kavradı, sıktı.
Kemikler çatırdadı.
Orlina çığlık atmadı. Dişlerini sıktı, boş koluyla Torval'ın boğazına saldırdı. Pençeleri kalın kürkü yardı, altındaki eti yırttı. Torval hırladı, Orlina’yı bıraktı, geri çekildi. Boynundan kan sızıyordu. Koyu, neredeyse siyah, viskoz bir kan… Gözlerinde şaşkınlık vardı.
Orlina’nın omzundaki ve kolundaki yaralar sızlıyordu ancak iyileşme çoktan başlamıştı. Hücreleri yenileniyor, et dokusu kendini onarıyor, yırtıklar birbirini buluyordu. Tekrar saldırdı.
Bu sefer daha hızlıydı. Torval'ın her hamlesine karşılık veriyor, açıklarını arıyor, kanayan omzuna aldırmadan savaşıyordu. Yelesi karanın gücü muazzamdı. Her darbesinde yer sarsılıyor, mermerler çatlıyordu. Ancak Orlina daha hızlıydı. Çevikliği ve vahşi doğada kazandığı refleksler; abisinin hatırasına saygısızlık edilmesinin verdiği öfkeyle birleşince, her darbesi daha keskin, daha ölümcül oluyordu.
Torval'ı sıkıştırdı. Bir hamlesini engelledi, diğer eliyle göğsünü yardı. Yelesi kara geri çekilirken, Orlina pes etmedi. Peşinden gitti, pençelerini Torval'ın omzuna geçirdi, tüm gücüyle yere çaldı.
Dev varlık, taş zeminde sarsıldı. Zemindeki mermerler çatırdayıp kırıldı, toz kalktı, etraftaki kuru otlar savruldu. Torval bir anlığına nefessiz kaldı.
Orlina üzerine atladı, pençelerini boğazına dayadı. “Abimin yüzüne kim verdi izni?”diye hırladı, sesi artık insana benzemiyordu. “Onun anısını kim lekeledi?”.
Torval'ın gözlerinde bir an, çok kısa bir an, korku kıpırdadı. Pençelerinin altındaki canlının nefes borusunu hissediyordu, kalp atışını duyuyordu. Sonra dev pençelerini Orlina'nın karnına geçirdi, onu kendinden uzaklaştırdı. Orlina geriye savruldu, sırtını kırık bir sıraya çarptı. Ahşap parçalandı, kıymıklar havada uçuştu.
Torval ayağa kalktı. Boynundan, omzundan, göğsünden kan sızıyordu. Nefes alışı hırıltılıydı. Gözleri Orlina'ya dikildi, sonra bir an sunağın arkasına, bebeğe kaydı.
Orlina hemen ayağa fırladı, yolunu kesti. “Dokunamazsın ona.”.
Torval bir an daha baktı. Sonra, son bir hırlamayla, yenilginin acısıyla ormana doğru koştu. Devasa vücudu, yıkık duvarın aralığından geçerken taşları döküldü. Karanlık onu yuttu. Yalnızca geride kalan kan damlaları ve boğuk hırıltısının yankısı kaldı.
Orlina titreyen ellerle bebeğe koştu. Alpkan ağlamıyordu, yalnızca iri gözleriyle ona bakıyordu. Onu kucağına aldı, sımsıkı sarıldı. Uzun süre öylece kaldı, abisinin yüzüyle gelip asıl yüzüyle giden yaratığın ardından baktı.
Bu, yalnızca bir saldırı değildi. Bu, psikolojik bir savaştı. Orlina bu savaşı kazanmıştı.
Ancak kazandığı savaşın, henüz bitmemiş daha büyük bir savaşın yalnızca ilk ateşi olduğunu bilmiyordu.
***
Sabaha karşıydı.
Orlina, azuradan kendisi de içmişti, Alpkan’a da içirmişti. Hatta kalanını yaralarına dökmüştü, az da olsa besleyiciliği iyileştiriydi de. İksir, eti dağlayan bir sıcaklık bırakmıştı. Yaralar kapanmaya başlamamıştı ama ağrılar hafiflemişti. Yaralı omzuna rağmen uyumaya çalışıyordu. Bebek kucağında, sırtını sunağın taşına yaslamış, gözlerini kapatmıştı. Nefes alışı düzenliydi ancak uyumuyordu. Vampir duyuları açıktı. Etraftaki her sese, her harekete karşı tetikteydi. Karanlıkta bir yaprak kımıldasa, rüzgâr yön değiştirse, fark edecekti.
Taş duvarda bir tıkırtı duydu.
Hemen uyandı. Bebeği kavradı, gözleri karanlığı taradı. Kilisenin ana nefi ay ışığıyla aydınlanıyordu ancak duvarların dipleri, sıraların altı, kırık sütunların arkası zifiri karanlıktı. Ve karanlığın içinde, bir çift kırmızı göz parlıyordu.
Orlina'nın tüyleri diken diken oldu. Kırmızı gözler... Kurt adamların savaş anında parlayan gözleri…
Gölge sessizce içeri sızdı. Hareketleri yumuşaktı, neredeyse dans eder gibiydi. Ayak sesi yoktu, nefes sesi yoktu, hiçbir şey yoktu. Normalde kurt adamlar gürültülü ve vahşi saldırır, pençelerini duvarlara vurur, hırlamalarıyla ormanı inletirlerdi. Ancak bu... Bu gelen farklıydı. Bu, eğitilmiş bir suikastçının hareketleriydi.
Ganidan, karanlıktan aydınlığa çıktı. İri yapılıydı ancak Orlina'nın beklediğinden daha küçüktü. Yine de her santimi kas ve ipliksi güçtü. Yüz hatları köşeli, gözleri küçük ve yeşildi ancak savaş öncesi kırmızıya dönmüştü. Saçları koyu kahverengi ve kısa kesilmişti. Siyah taktik ceketi, mat antrasit kurşungeçirmez yeleği, tüm vücudunu kaplayan karbon nanotüp katkılı kumaş... Bu kurt adam, sıradan bir avcı değildi. Her hareketi, her duruşu, yılların eğitimini ele veriyordu.
Hiç beklemeden bebeğe doğru atıldı.
Orlina çevik bir hareketle engelledi. Hançerini çekti, kurt adamın koluna indirdi. Ganidan geri çekilmedi, acıyı hissetmiyor gibiydi. Diğer eliyle Orlina'nın boğazına yapıştı, duvara çaldı.
Taşlar sarsıldı. Orlina'nın kafası sert darbeyle geriye savruldu, beyninde bir ışık patladı. Ancak bebeği bırakmadı. Bırakmayacaktı.
“Bu geceki ikinci davetsiz konuksun. Kim yolluyor sizi?”.
“İşverenlerim hakkında bilgi vermem ama sen tanırsın. Yuva liderleri…”.
Orlina amcası Sors’un ve o kurt kadının yuvasının liderinin katilleri yolladığını öğrenmişti. Amaçları belliydi. Alpkan’ı ve Orlina’ı öldürmek…
Ganidan'ın parmakları boğazını sıkıyordu. Nefes borusu eziliyor, ciğerlerindeki hava tükeniyordu. Orlina, son gücüyle dizini kurt adamın kasığına savurdu. Ne kadar güçlü, ne kadar eğitimli de olsa; üreme organları… Her canlının zayıf noktasıydı. Bu darbe sonrası Ganidan'ın kavrayışı bir an gevşedi.
O anı kullandı. Hançerini kurt adamın koluna sapladı, derin bir yara açtı. Ganidan hırladı, geri çekildi. Kolundan kan fışkırıyordu ancak yara çoktan iyileşmeye başlamıştı. Kurt adamların hızlı yenilenme özelliği, eti birbirine bağlıyor, deriyi kapatıyordu.
İkisi arasında kıyasıya bir savaş başladı.
Ganidan'ın gücü muazzamdı. Her darbesi, kilisenin taş duvarlarını yarıyor, taş parçaları etrafa saçılıyordu. Bir yumruğu sırayı paramparça etti, ahşap kıymıklar havada uçuştu, keskin sesi gecede yankılandı. Orlina zorlukla direniyor, her hamlede geriliyor, bebeği korumak için kendi vücudunu siper ediyordu.
Bebek ağlamaya başladı.
Alpkan'ın çığlıkları keskin ve tiz bir sesle gecede yankılandı. O ses, kilisenin yıkık duvarlarında yankılanıp ormana yayıldı, ağaçların arasında kayboldu, bir canlının çaresizliğini haykırırcasına…
Ganidan bir an için irkildi.
Tedirgin olduğu belliydi. Gözleri bebeğe kaydı, bir an için duraksadı. O kısa an, o anlık tereddüt… Bir suikastçıda olmaması gereken ancak bir hayvanda kalan içgüdüsel bir çatışma… Orlina'nın beklediği fırsattı.
Tüm gücüyle kurt adama saldırdı. Pençelerini göğsüne geçirdi, onu geriye doğru itti. Ganidan dengesini kaybetti, arkadaki pencereye doğru savruldu. Camlar kırıldı, taşlar döküldü, kurt adamın dev gövdesi boşlukta bir an asılı kaldı, sonra aşağıya, kilisenin bahçesine düştü. Toprak sarsıldı.
Orlina, pencerenin kenarına dayandı, nefes nefeseydi. Bulduğu bir sırayı az önce camdan düşmüş katilin peşinden fırlattı. Ganidan sıranın altında kaldı. Aşağıda, düşmenin ve üzerine fırlatılan sıranın etkidiyle Ganidan yerde sersemlemiş, başını iki yana sallıyor, tozlar içinde doğrulmaya çalışıyordu. Sonra ayağa kalktı, yukarıya baktı. Gözlerinde nefret vardı.
Ancak saldırmadı. Bir süre baktıktan sonra uzaklaştı, ormanın karanlığına karıştı.
Orlina anlamıştı. Bu son değildi. Peşine kiralık katiller takılmıştı. Yuvaların hagasveriden haberi olmayacaktı. Orlina ise kaçak bir vampirdi. Kusursuza yakın bir plandı ama bu planda kusur Orlina’ydı.
Hemen gidip bebeğe sarıldı. Sarılmanın etkisiyle bebek sustu. Orlina titriyordu. Nefes nefeseydi. Omzundaki, kolundaki, boğazındaki yaralar sızlıyordu. İki saldırı, iki farklı yaratık...
Yer değiştirmelilerdi.
Orlina eşyalarını toplamaya başladı. Çanta, iksir şişesi, birkaç kuru ot... Hepsi bebeğin yanına sığdı. Son bir kez kiliseye baktı. Burası, birkaç günlüğüne sığındıkları, geçici bir barınaktı. Şimdi, onu da terk etmek zorundaydı.
Kapıya yöneldi. Tam eşikte durdu, derin bir nefes aldı. Ormanın kokusu, vahşi doğanın kokusu ciğerlerini doldurdu.
“Gidiyoruz Alpkan.”diye fısıldadı bebeğe. “Başka bir yere… Daha… Güvenli bir yere…”.
Alpkan ağlamayı kesmişti. İri gözleriyle Orlina'ya bakıyor, minik elleri havada bir şeyler yakalamaya çalışıyordu. Orlina, o elleri dudaklarına götürdü, öptü.
“Seni koruyacağım.”dedi. Sesinde bir yemin vardı. “Ne pahasına olursa olsun…”.
***
Ormanın derinliklerinde, gece sisinin içinde yedi siluet hareketsiz duruyordu.
En önde, elinde dürbünle bir insan yıldırav; Yumantıra… Arkasında, gözleri kapalı, elleri toprağa değmiş bir kökyaş druid; Ilus Metsa. Onların çevresinde, beş ayıhı, miğferlerinin altından olanları izliyordu. Siyah zırhları gece karanlığında onları görünmez kılıyor, üzerlerindeki karmaşık desenler ay ışığında bile fark edilmiyordu. Nefesleri yoktu, hareketleri yoktu. Taş kesilmiş gibi duruyorlardı.
Yıldırav; doğaüstü tehditleri durduran, sonlandıran, büyü yapamayan ancak iksir hazırlama, zehir yapma, yakın dövüş bilgileri olan eğitimli bir avcı sınıftı. Yıldırav Yumantıra, dürbününü indirdi. Dudaklarında hafif bir gülümseme vardı.
“Öfke, mantığı yok ediyor.”dedi alçak sesle. “Hata yapmaya daha yakınlar… Beklemeye devam edelim.”.
Ilus Metsa gözlerini açtı. Elini topraktan çekti, bitkiler aracılığıyla hissettiklerini zihninde sıraladı. Parmak uçlarındaki toprak hâlâ titreşiyordu. “Vampir kadın, iki saldırıyı da püskürttü. Yaralı ancak ayakta… Şimdi bebekle birlikte kiliseyi terk ediyor.”.
“Yönü?”.
“Kuzeydoğu… Dağlık bölgeye doğru… Karaçamların ve kızılçamların sıklaştığı, kayalıkların başladığı yer…”.
Yumantıra başını salladı. “Doğru seçim. Sık orman, kayalıklar... Saklanmak için idealdir.”.
“Takip edecek miyiz?”.
“Evet. Ancak mesafemizi koruyacağız. Ona yardım edemeyiz, henüz. Planımız bu değil.”.
Ilus Metsa başını eğdi. “Bütün yuvalar henüz sahada değil.”.
“Evet. Yalnızca izliyoruz.”.
Ayıhılardan biri, miğferinin altından sessizce başını çevirdi. Gözleri, kiliseden uzaklaşan kadının ardındaydı. Eli palasının kabzasında bekliyordu—mavi-beyaz enerjiyle alev alan, sessiz titreşen o silah, şimdilik kınında uyuyordu.
Yumantıra, kollarını bağladı. “Parçalar yerine oturuyor. Vampir yuvaları, kurt adam sürüleri, paralı askerler... Hepsi birbirine giriyor ve ortada bir bebek var. Bir hagasveri…”diye düşündü.
Ilus Metsa'nın gözlerinde bir şey parladı. “Onu korumalıyız.”.
“Koruyacağız. Ancak zamanı gelince. Şimdilik...”Gözlerini, ormanda kaybolan kadının ardına dikti. “Şimdilik yalnızca izleyeceğiz.”.
Yedi gözlemci, geceye karıştı.
Ayıhıların siyah miğferleri, ağaç gövdelerinin gölgesinde kayboldu sanki. Ilus Metsa'nın elleri, topraktaki bitkileri uyandırdı, sarmaşıklar sessizce büyüdü, dikenli çalılar yolları kapattı, onların geçtiği izleri sildi. Yumantıra ise son bir kez rüzgârın yönünü kontrol etti. Kokularını almazlardı, izlerini sürmezlerdi. Orman onları bağrına basmış, bir parçası yapmıştı.
Ormanda her şey sessizdi.
Orlina, ormanın derinliklerinde yürüyordu. Bebek kucağında, gözleri karanlığı tarıyor, kulakları her sese karşı tetikteydi. Ay ışığı, ağaçların arasından süzülüp önünü aydınlatıyor, yosunlu toprakta dans eden gölgeler oluşturuyordu. Ayaklarının altında ezilen kuru yaprakların çıtırtısı, sessizliğin ritmini tutuyordu.
Bir an durdu. Arkasına baktı.
Kilise çoktan gözden kaybolmuştu. Yalnızca ağaçlar, çalılıklar, kayalar vardı. Ancak içinde garip bir his vardı. Sanki izleniyor gibiydi. Sanki karanlığın içinde, onu gören başka gözler vardı.
Burnunu çekti. Rüzgâr arkadan esiyordu, kokuları önüne doğru taşıyordu. Kimsenin kokusunu alamıyordu. Yalnızca çam, toprak, nem ve uzaklardan gelen andız katranının keskin kokusu…
“Sinirlerim…”diye mırıldandı. “Çok yorgunum…”.
Bebeğe baktı. Alpkan uyumuştu, minik göğsü düzenli aralıklarla inip kalkıyordu. Orlina, onu biraz daha sıkı kucakladı, yoluna devam etti.
Çalılıkların arasında, bir ayıhı nefesini tutmuş, taş kesilmiş gibi duruyordu. Ilus Metsa'nın bitkileri, onu bir anda sarmalamış, görünmez kılmıştı. Sarmaşıklar vücuduna dolanmış, yapraklar miğferini örtmüştü. Yumantıra, dudaklarında hafif bir gülümsemeyle başını salladı.
“Fark etti.”diye fısıldadı. “Ancak yorgunluk, şüphelerini bastırdı.”.
“Devam edelim.”dedi Ilus Metsa.
Yedi gözlemci, gözlerini uzaklaşan kadına dikti. Orlina, bebekle birlikte ormanın karanlığında kaybolurken, onlar da sessizce onu takibe devam ettiler.
Uzakta, bir baykuş öttü. Rüzgâr, karaçamların dallarını hışırdattı, andız ağaçlarının keskin kokusunu savurdu.