İçeriğe geç

BÖLÜM 7 - ALEVLER İÇİNDEKİ MİRAS

İZMİR, TEMMUZ’UN İLK HAFTASI, 1950

 

Femadaku'nun gelişinden bu yana iki hafta geçmişti. Sergen ve Aysu; yine Femadaku’nun yardımıyla terk edilmiş bir çoban kulübesi bulmuşlardı. Aysu'nun karnı her geçen gün büyüyordu, doğum yaklaşıyordu. Hamile Aysu yardım edememişti ancak Sergen ve Femadaku; çoban kulübesini tamir edip yaşanılabilir bir duruma getirmişlerdi.

 

Kulübenin tahta duvarları yılların nemiyle kararmış, çatısındaki kiremitlerin yarısı devrilmiş, geriye kalanların arasından otlar boy vermişti. Tek gözlü kulübenin kapısı menteşelerinden kurtulmuş, eşiğe dayalı duruyordu; içeride, bir köşede samanlar yığılıydı ve Aysu orada yatıyordu. Sergen ise yere serdiği post üzerinde uyuyordu. Avluda, yıkılmış ağılın taşları yosun tutmuş, ortasındaki çeşmenin musluğu paslanmış ve damlaları toprakta ince bir yol açmıştı. Burası bir zamanlar birinin yuvasıymış da o kişi öyle bir gitmişti ki, geri dönmeye hiç niyeti yokmuş gibi. Femadaku'nun birkaç gün önce getirdiği kurutulmuş ot demetleri, çoban kulübesinin duvarlarından sarkıyordu. Kekik, nane ve dağ çiçeklerinin karışımı bir koku; her nefeste ciğerleri dolduruyordu. Arada bir, andız ağacının keskin reçineli kokusu da karışıyordu bu harmana.

 

***

 

Aysu'nun çığlığı, sessizliği paramparça etti.

 

Sırtını çoban kulübesi duvarına yaslamış, saman yığınının üzerinde kıvranıyordu. Ter, alnından süzülüp yanaklarından damlıyor, koyu kahverengi saçlarını ıslak teller halinde yüzüne yapıştırıyordu. Yüzü; kurt adam doğasının verdiği dayanıklılığa rağmen acıdan buruşmuş, gözlerinin etrafında mor halkalar oluşmuştu. Elleri, karnının üzerinde kenetlenmiş, tırnakları avuçlarına batıyordu.

 

Sergen, çoban kulübesinin içinde bir uçtan bir uca koşturuyordu. Yüzü o kadar solgundu ki vampir teninin zaten açık olan rengi, duvardaki kireç taşlarıyla yarışırdı. Gözlerinde, yüzyıllık vampir soylarının bile nadiren gösterdiği bir panik vardı. Elindeki bez parçasını sıkıyor, sonra bırakıyor, sonra tekrar sıkıyordu. Ne yapacağını bilmiyordu. Bildiği tek şey, eşinin acı çektiği ve yapabileceği hiçbir şey olmadığıydı.

 

“Femadaku…”diye fısıldadı Aysu, dişlerinin arasından. Sesi boğuktu, nefes nefese. “Femadaku nerede?”.

 

“Burada.”dedi çoban kulübesinin girişinden gelen derin bir ses.

 

Femadaku, çoban kulübesinin loş ışığında koyu bakır rengine dönüşen dev bir gölge gibi içeri süzüldü. İki yüz altmış üç yıllık yaşam, omuzlarını çökertmemişti ancak yüzündeki çizgiler, gözlerinin derinliklerinde biriken yıllar, onu diğer yelesi kara kadınlarından ayırıyordu. Kehribar gözleri, bu gece daha da parlıyordu. Elinde, içi koyu kıvamlı bir sıvıyla dolu birkaç şişe vardı.

 

“Hazır mısın kızım?” diye sordu, Aysu'nun yanına çömelirken.

 

Aysu başını sallayamadı bile. Bir sonraki sancı, onu iki büklüm etti. Çığlığı, çoban kulübesinin tavanında yankılandı, dışarıdaki gece kuşlarını ürküttü.

 

Femadaku, Sergen'e döndü. “Su kaynat. Temiz bezler getir. Ve...”Bir an duraksadı, gözleri Aysu'nun karnında, bebeğin hareket ettiği yerde takılı kaldı. “Ve dua et. Çünkü bu doğum, gördüğüm hiçbir doğuma benzemeyecek.”.

 

Sergen, su kabını kaptığı gibi çoban kulübesinin arka tarafındaki küçük ocağa koştu. Eli titriyordu, ateşi yakmakta zorlandı. Çakmaktaşı elinden kayıp yere düştü, birkaç kez denedikten sonra ancak tutuşturabildi kuru otları. Alevler yükseldiğinde, yüzüne vuran ışıkta, gözlerinin nemli olduğu görülüyordu.

 

Femadaku, Aysu'nun başucuna oturdu. İri elleri, yelesi kara ırkının ağır kemiklerini, kalın parmaklarını ele veriyordu ancak dokunuşu, bir annenin dokunuşu kadar yumuşaktı. Aysu'nun alnındaki teri sildi, saçlarını yüzünden ayırdı.

 

“Dinle beni.”dedi alçak sesle. “Hazırladığım iksirler... Morekalam... Onlar bebeğin senin bedeninde yaşamasını sağladı. Ancak şimdi, doğum anında, iki türün birleşiminin bedeli ödenecek.”.

 

Aysu'nun gözleri kocaman açıldı. “Ne bedeli?”.

 

Femadaku cevap vermedi. Az önce getirdiği cam şişenin ağzını açtı. Kokusu ağırdı, çoban kulübesinin içini kapladı; bal, toprak, yabani otlar ve tanımlanamayan, keskin bir şey. Kan gibi ancak kan değildi. Hayat gibiydi.

 

“Mizunele…”dedi Femadaku. “Doğum iksirin…”.

 

Sergen, elinde kaynayan su dolu çömlekle yanlarına geldi. Yüzünde, korkuyla merhametin garip bir karışımı vardı. Femadaku ona baktı. Uzun süre baktı. O kadar uzun süre ki, ocaktaki ateşin çıtırtısından başka ses kalmadı çoban kulübesinde. Sonra gözlerini Aysu'ya çevirdi.

 

“Bu bebek yaşayacak.”dedi, her kelimenin altını çizerek. “Ancak doğması için bir can gerekli. İksirler yetmiyor artık. Ruhlar dengesi... İki türün birleşiminin yarattığı kaos... Bir ruh istiyor.”.

 

Aysu, sancıların arasında doğrulmaya çalıştı. “Ben öleyim.”dedi hırıltılı bir sesle. “Bebek yaşasın. Ben...”.

 

“Hayır!” Sergen, Aysu'nun yanına çöktü, ellerini tuttu. “Sen yaşayacaksın. Bebek de yaşayacak. Ben öleyim. Ben zaten ölüme mahkûmdum, sen ve Orlina kurtardınız beni. Şimdi seni kurtarma sırası bende…”.

 

“Saçmalama.”diye hırladı Aysu, gözlerinden yaşlar süzülürken. “Sen olmadan...”.

 

“Sensiz yaşayamam.”dedi Sergen. Sesinde, bir vampirin asla göstermemesi gereken bir kırılganlık vardı. “Seninle tanıştığım gece, babanın hançeri boğazımdayken... O an ölmeyi göze almıştım. Ancak sen geldin. O geceden beri... Her gece... Sana minnettarım ve âşığım.”.

 

“Çocuklar.”dedi Femadaku. Sesinde; bilgelik, yorgunluk ve derin bir sevgi. “Durun.”.

 

Aysu ve Sergen ona baktılar. Femadaku, ağır ağır ayağa kalktı. Kızıl kürkü, ocaktaki ateşin ışığında altın rengine dönüyor, gözlerindeki kehribar parıltısı alevlerle dans ediyordu. Bir dağ kadar büyük görünüyordu o anda, yelesi kara ırkının kadim gücü, omuzlarında bir pelerin gibi.

 

“Ben bir çoramanım.”dedi. “Doğaüstü ırkların şifacısı. Yıllar önce, senin doğumunu ben yaptırdım, Sergen. Kanının kokusunu ilk duyduğumda... Biliyordum. Biliyordum ki sen, bu dünyada bir kırılma noktası olacaksın. Ya da en azından, senin soyun.”.

 

Sergen'in yüzünde bir şaşkınlık belirdi. “Ne demek istiyorsun?”.

 

Femadaku, elini Sergen'in omzuna koydu. O el, dev bir pençeyi andırıyordu ancak dokunuşu, bir annenin eli gibiydi. “Seni evladım gibi gördüm. Aysu'yu da. İkinizin birbirini bulması... Tesadüf değildi. Yıllardır bekliyordum bu anı.”.

 

Aysu'nun gözleri, acı ve merak arasında gidip geliyordu. “Ne anlamı var bunun?”.

 

“Şimdi anlayacaksın.”dedi Femadaku. Çömleği aldı, Mizunele iksirini Aysu'nun dudaklarına götürdü. “Bunu iç. Bebeğin doğumu başlayacak. Mineçiçeği, sinir sistemini yatıştırır, hagasveri yavrunun annenin bedeninde yarattığı genetik şoku sakinleştirir. Kasıkotu, böbreklerde biriken toksinleri süzer, bebeğin zehrini temizler. Yarasa kırlangıç otu tohumu, imkânsız görülen bir ortamda hayatı başlatma gücüdür. Akbaba arısı balı, hagasveri fetüsün etçil tarafını besler. Stevia, bu ağır malzemelerin metabolizmayı yakmasını engeller, kan şekerini korur. Çoban çantası otu ise doğumu başlatır, kanamayı durdurur. Hepsi bu iksirin içinde. Bunu iç. Bebeğin doğumu başlayacak. Ve ben…”.

 

Duraksadı. Gözleri doldu. O dev kadın, yelesi kara ırkının en yaşlılarından biri, hayatı boyunca görmediği yaşları, o gece akıttı.

 

“Ben sizin için, torunum için kendimi kurban edeceğim.”.

 

“Hayır!” Sergen ayağa fırladı. “Buna izin vermem!”.

 

“Vereceksin.”dedi Femadaku. Sesinde, dağların bile eğileceği bir ağırlık vardı. “Çünkü başka yolu yok. İksirler yetmiyor. Bir can gerekli… Ve ben... Zaten yaşlandım. Üç yüz yılın sınırına dayandım. Benim vaktim geldi. Ancak sizin oğlunuz... O daha başlamadan…”.

 

Aysu, sancılarla boğuşurken bir yandan da Femadaku'nun eteğine yapıştı. “Yapma. Lütfen. Yapma.”.

 

Femadaku eğildi, Aysu'nun alnına kocaman bir öpücük kondurdu. Dudakları, kuru ve çatlak, yelesi kara ırkının sonbahar yaprakları gibi kokuyordu. Sonra Sergen'e döndü, onun da alnını öptü. Sergen, o anda ne kadar kırılgan olduğunu fark etti. Bu dev kadın, bu dağ gibi varlık, onun önünde bir çocuk kadar küçüktü.

 

“Sizin oğlunuz.”dedi Femadaku, çoban kulübesinin girişine doğru yürürken. “Binlerce hayat kurtaracak. Bunu biliyorum. Onun yaşaması için kendimi kurban etmekten onur duyarım. Hoşçakalın çocuklar. Beni unutmayın.”dedi ve yalnızca kendisinin duyabileceği bir sesle fısıldadı: “Büyük ruhlar büyük yangınlardan geçer.”dedi, kulübeden çıktı.

 

Dışarıda, gece yarısıydı. Femadaku; dikildi, başını gökyüzüne kaldırdı. Rüzgâr, kızıl kürkünü okşadı, ağaçların arasında hışırdadı. Uzakta, bir baykuş öttü. Orman, onu dinliyordu. Kulübenin arkasına geçti. Evladım dediği iki gencin bu anı görmesini istemiyordu. Ellerini açtı. Avuçları, ay ışığı olmayan gecede bile parlıyordu.

 

Anlaşılmayan bir dilde konuşmaya başladı. Kelimeler ağır ve kadimdi, mağaralardan, dağ zirvelerinden, unutulmuş ormanlardan geliyordu. Sözcükler havada dans etti, ağaç gövdelerine çarptı, toprağa işledi.

 

Sonra, avuçları alev aldı.

 

Alevler, önce usulca, bir mum ışığı gibi. Sonra büyüdü, parladı, kızıl kürkü sardı. Femadaku'nun yüzü, ateşin içinde gülümsüyordu. Acı yoktu. Yalnızca derin, tarifsiz bir huzur vardı.

 

Çoban kulübesinin içinden, Aysu'nun çığlıkları geliyordu. Doğum başlamıştı.

 

Femadaku'nun dudakları, son kez kıpırdadı. Rüzgâr, sözlerini alıp çoban kulübesinin içine taşıdı. Sesi, ateşin çıtırtısıyla karışmış, alevlerin dansıyla harmanlanmış, çoban kulübesinin taş duvarlarında yankılanıyordu:

 

“Sizin oğlunuz... Binlerce hayat kurtaracak...”.

 

Alevler yükseldi. Femadaku'nun silueti, ateşin ortasında erimeye başladı. Kızıl kürk, önce kömürleşti, sonra kül oldu. Dev kemikler, içlerindeki son havayı bıraktı, toz gibi dağıldı. Rüzgâr, külleri alıp ormanın dört bir yanına savurdu. Her bir toz zerresi, bir ağacın köküne düştü, toprağa karıştı.

 

Çoban kulübesinin içinde, Aysu'nun son çığlığıyla birlikte, bir bebek ağlaması yankılandı.

 

Sergen, bebeği kucağına aldığında elleri titriyordu. Küçücüktü, o kadar küçüktü ki avuçlarına sığıyordu. Minicik ama belirgin çenesi, sanki ileride nasıl bir yüzü olacağının habercisi gibi duruyordu. Elmacık kemikleri, bebeklerde pek rastlanmayan bir belirginlikteydi; minik yüzünde iki ince çizgi halinde uzanıyordu, ona tuhaf bir ciddiyet katıyordu. Dudakları incecikti, tıpkı bir çizgi gibi. Burnu dümdüzdü, orantılıydı. Gözleri ise simsiyahtı; öyle yoğun, öyle derindi ki, Sergen nefesini tuttu. Kaşları koyuydu, kalın değildi ama bebeklerde rastlanmayan hafif bir çatıklık vardı sanki. Saçları neredeyse siyah renginde ve incecik teller halindeydi. Belki de ileride nasıl biri olacağının ilk işaretleriydi bunlar.

 

Aysu, bitkin bir halde yatıyor, gözleri yarı kapalı, dudakları kıpırdıyordu. “Ver.”diye fısıldadı. “Ver onu bana.”.

 

Sergen, bebeği Aysu'nun kollarına bıraktı. Aysu, oğlunu göğsüne bastırdı, kokusunu içine çekti. Kan, ter, doğum sancıları ve şimdi, bebek kokusu… Hayatın kokusu…

 

“Alpkan demiştin sen değil mi ay tutulmam?.”dedi Aysu. “Adı Alpkan olsun. Yiğit kan… Savaşçı kanı…”

 

Sergen, Aysu'nun yanağına eğildi, dudaklarını alnına bastırdı. “Alpkan.”diye tekrarladı. “Oğlumuz, güneş tutulmam.”.

 

Dışarıda, rüzgâr durmuştu. Orman sessizleşmiş, sanki nefesini tutmuş bekliyordu. Kuşlar susmuş, böcekler susmuş, ağaçlar bile kıpırdamıyordu.

 

O sessizliğin içinde, ilk ayak sesleri duyuldu.

 

Sergen'in başı anında dikildi. Vampir duyuları, onlarca yıllık eğitim, binlerce gece nöbeti... hepsi bir anda uyandı. Gözleri kısıldı, dişleri uzadı, tırnakları pençeye dönüştü.

 

“Aysu.”dedi alçak sesle. “Kaç.”.

 

Aysu'nun gözleri kocaman açıldı. Bebeği daha sıkı kavradı. “Ne? Kim?”.

 

“Herkes…”dedi Sergen. “Hepsi geldi.”.

 

Çoban kulübesinin dışında, karanlığın içinden siluetler belirdi. Önce bir, sonra iki, sonra on, sonra on altı… Ay hâlâ bulutların arkasındaydı ancak onların gece görüşleri için ışığa ihtiyaç yoktu. Her birini seçebiliyordu Sergen. Amcası Sors, önde, yedi vampirle… Karşı tarafta, Aysu'nun babası Yoru, yedi kurt adamla…

 

İki yuva, iki düşman tür, ortak düşmanlarına karşı birleşmişti.

 

Sergen, çoban kulübesinin kapısına doğru yürüdü. Arkasında, Aysu'nun nefes alışını, bebeğin hıçkırıklarını duyuyordu. Önündeyse ölümü görüyordu.

 

“Yeğenim…”dedi Sors, karanlığın içinden. Sesi, bir yılanın tıslaması gibi soğuktu. “Ne kadar da alçaldın?”.

 

“Babam öldü.”dedi Sergen. “Senin yüzünden. Onu ava gönderen sendin. Onu ölüme yollayan sendin.”.

 

Sors güldü. Soğuk, metalik bir gülüş. “Ben İzmir’de bile değildim yeğenim. Tamamen babanın hatası…”.

 

 

“”İdam mangasının kaçması peki?”.

 

“İşte onda parmağım olabilir. Huyum kurusun. Abim zayıftı. Sen de onun gibi zayıfsın. Ancak sürüyü temizleyeceğim. Önce sen, sonra o kurt kız ve en sonunda, o hain kız kardeşin Orlina.”.

 

Sergen'in dişleri tamamen uzamıştı. Gözlerinin rengi kaybolmuş, yerini karanlığın ta kendisi almıştı. “Aileme dokunamazsın.”.

 

“Dokunacağım.”dedi Sors.

 

“AİLEME DOKUNAMAZSIN!”.

 

“Ailen mi? Bir kaçak vampirle bir kurt kızı mı? Ne kadar zavallısın yeğenim.”.

 

Sors, elini kaldırdı. Arkasındaki yedi vampir, aynı anda pençelerini çıkardı, dişlerini gösterdi. Karşı tarafta, Yoru da aynı hareketi yaptı. Yedi kurt adam, pençelerini uzattı, kasları gerildi.

 

Ve saldırdılar.

 

Sergen'in bedeni, yılların eğitimiyle kazandığı reflekslerle hareket etti. İlk dalga, iki vampirdi. Birincisi, pençelerini Sergen'in göğsüne saplamak için hamle yaptı. Sergen geri çekilmedi, tam tersine hamlenin içine girdi. Vampirin bileğini kavradı, tersine çevirdi, kemiğin çatırtısını duydu. İkinci vampir, onu arkadan yakalamaya çalıştı. Sergen döndü, tekmesini vampirin dizine indirdi. Diz kapağı yerinden çıktı, vampir yere yığıldı.

 

Ancak hemen arkalarından üç kurt adam geldi.

 

Pençeleri, Sergen'in sol kolunu yardı. Kan fışkırdı, sıcak ve koyu kırmızı, gece karanlığında bile görülebilecek kadar parlaktı. Sergen dişlerini sıktı, acıyı bastırdı. Sağ eliyle kurt adamlardan birinin boğazını yakaladı, dişlerini geçirdi. Kurt adamın çığlığı ormanda yankılandı, sonra sustu.

 

İki kurt adam daha vardı. Biri omzuna yapıştı, pençelerini derine batırdı. Diğeri, bacaklarına saldırdı, tendonlarına ulaşmaya çalıştı. Sergen, omzundaki kurt adamı kendinden kopardı, başını duvara vurdu. Kurt adamın gözleri yuvalarında kaydı, yere yığıldı.

 

Yoru, arkadan seslendi: “HERKES BİRDEN!”.

 

Sergen'in etrafında bir çember oluştu. Vampir idam mangasından beş vampir ve kurt adam idam mangasından altı kurt adam… Liderler sadece izliyordu. Üçü gitmişti, toplam on bir idam mangası üyesine karşı Sergen tek başınaydı.

 

Sergen, arkasını çoban kulübesine verdi. Koruması gereken Aysu vardı, bebek vardı. Geri adım atamazdı.

 

İlk saldırı, üç vampirden geldi. Sergen onları karşıladı, ikisini savurdu, birinin boğazını yardı. Ancak hemen arkasından iki kurt adam geldi. Pençeleri, göğsünü yardı, kaburgalarına kadar indi. Sergen'in ağzından kan geldi ancak yere düşmedi.

 

Bir vampirin kafasını duvara vurdu, kafatası çatladı ve bayıldı. Bir kurt adamın kolunu yakaladı, tersine çevirdi, omzundan çıkardı. Kurt adamın çığlığı, geceyi paramparça etti.

 

Ancak her düşman devirişinde, yeni bir yara alıyordu. Sol gözünün üstünde bir kesik; kanını akıtıyor, görüşünü daraltıyordu. Sağ bacağına saplanmış bir pençe, her adımda acıyı katlıyordu. Sırtında, bir kurt adamın beş paralel çizgisi, etini sırtından aşağı sarkıtıyordu.

 

Altı düşman düşmüştü. Sekizi ayaktaydı.

 

Sergen, dizlerinin üzerine çöktü. Kan kaybından başı dönüyordu, nefes almakta zorlanıyordu. Ancak başını kaldırdı, ayaktaki düşmanları saydı. Dört vampir, dört kurt adam. Sekiz.

 

“Dayan.”diye fısıldadı kendi kendine. “Dayan, daha bitmedi.”.

 

Sendeleyerek ayağa kalktı.

 

İçeriden, Aysu'nun çığlıkları geliyordu. Bebeği korumaya çalışıyor, bir yandan da çoban kulübesinin arka tarafındaki gizli geçide ulaşmaya çabalıyordu. Ancak daha yeni doğum yapmıştı, bacakları titriyor, kolları yetmiyordu.

 

Sergen o çığlıkları duydu ve son gücünü topladı.

 

Kalan sekiz düşmana saldırdı. İlk vampiri, daha hamlesini tamamlamadan yakaladı, dişlerini boğazına geçirdi, boynunu kırdı. İkinci vampirin pençelerini göğsünde hissetti ancak durmadı, onu da yere serdi.

 

Bir kurt adam, sırtına atladı, pençelerini yaralı omuzlarına sapladı. Sergen arkasına döndü, kurt adamı yakaladı, havada çevirdi, yere çaldı. Kurt adamın sırtı taşa çarptı, omurgası çatırdadı.

 

Sergen'in sol kolu artık işlevini yitirmişti. Göğsündeki pençe izleri kaburgalarını açığa çıkarmıştı.

 

Sergen birkaç kişiyi daha devirmişti. Ölüyorlar mıydı,  yere düşürdükleri tekrar saldırıyor muydu, kaç kişi kalmıştı artık umursamıyordu. Tek umrumda olan şey eşinin ve bebeğinin kulübenin arkasından kaçmasıydı.

 

Ayakta kalan son üç düşman, geri çekildi. Sergen, onlara bakıyordu. Kanlar içinde, nefes nefese, tek koluyla ayakta durmaya çalışıyordu. Gözlerini, Sors'un gözlerine kilitlenmişti.

 

Amcasına baktı. Düşmanına baktı. İhanetin ta kendisine…

 

“Yeğenim.”dedi Sors, sesinde bir hayranlık, bir korku, bir nefret vardı. “Ne kadar dayandın. Ancak bu kadar.”.

 

Sors, başını salladı. İki kurt adam ve bir vampir son bir hamleyle Sergen'e atıldı. Sergen, birini karşıladı, dişlerini geçirdi. Ancak diğer kurt adam, onu arkadan yakaladı. Pençelerini sırtındaki yaralara sapladı, çekti, yere devirdi.

 

Sergen yere düştü. Dizlerinin üzerine çöktü, sonra gövdesi öne devrildi. Yüzü toprağa yapıştı. Ağzında çam iğneleri, kan, toprak karıştı.

 

Ancak hâlâ kıpırdıyordu.

 

Sors yanına geldi, eğildi, saçlarından tutup başını kaldırdı. Sergen'in gözleri, kan ve ter içinde, amcasına baktı.

 

“Artık yeter.”dedi Sors. Sağ eliyle Sergen'in yüzüne bir yumruk indirdi. Kemikler çatırdadı. Sol eliyle göğsündeki yaralara bastırdı, pençelerini derine batırdı. Sergen'in ağzından kan fışkırdı.

 

“İçeri atın.”dedi Sors, elini Sergen'in saçından çekerken. “İkisini de yakın.”.

 

Sergen'in başı yere düştü. Gözleri yarı kapalıydı, bilinci gidip geliyordu. Sonra her şey karardı. Sergen’in bilinci kapanmıştı.

 

Vampirler, Sergen'in bedenini çoban kulübesinin içine sürüklediler. Kurt adamlarsa, dışarıda bekliyordu. Yoru, çoban kulübesinin ağzında durmuş, içerideki kızını görüyordu. Yüzü ifadesizdi ancak elleri titriyordu.

 

“Yakın.”dedi Sors.

 

Bir vampir, elindeki meşaleyi çoban kulübesinin içine fırlattı. Kuru otlar anında alev aldı. Alevler, duvarlara tırmandı, tavana ulaştı, çoban kulübesinin her köşesini sarmaya başladı.

 

Aysu'nun çığlıkları, alevlerin çatırtısıyla karıştı. Bebeği göğsüne bastırmış, dumanın arasında nefes almaya çalışıyordu. Ancak her nefes, ciğerlerine ateş gibi işliyordu.

 

“Biliyorum. Ölüyorum.”.

 

Aysu'nun aklı, bu yangının ortasında, garip bir berraklıkla işliyordu. Duman ciğerlerini dağlıyor, alevler saçlarını kavuruyor, teni kabarcık kabarcık oluyordu. Ama acı, sandığından uzaktı. Ya da belki de acı, artık başka bir şeyin içinde eriyip gitmişti.

 

Biricik oğlu Alpkan…

 

Minik bedenini göğsüne bastırmıştı. O kadar sıkıydı ki, bebek nefes almakta zorlanıyor olmalıydı. Ama bırakamıyordu. Bırakırsa, alevler onu alırdı. Onu alamazlardı. Onu kimse alamazdı.

 

“Alpkan…”diye fısıldadı dudakları. Ses çıkmadı. Duman, sesini boğazında hapsetmişti. Ama bebek duydu sanki. Minik elleri, annesinin göğsünü kavradı. O minik, kırılgan, sıcacık eller…

 

Sergen…

 

Başını çevirdi. Yerde, alevlerin ortasında, sevgilisinin bedeni vardı. Kanlar içinde, hareketsiz, gözleri kapalı. Ama hâlâ nefes alıyordu. Göğsü yavaşça inip kalkıyordu. Yaşıyordu. Yaşıyordu.

 

“Sergen…”diye haykırmak istedi. Olmadı. Boğazından sadece hırıltılı bir nefes çıktı. Ama içinden haykırdı. Öyle bir haykırıştı ki, eğer alevler duysaydı, belki de sönerdi.

 

“Yaşa. Yaşa ay tutulmam. Oğlumuz için yaşa. Ben gidiyorum. Ama sen yaşa.”.

 

Gözleri doldu. Ama gözyaşları buharlaştı, daha yanaklarından süzülmeden. Yangının sıcağı, her şeyi kurutuyordu. Umudu bile.

 

Bir an, geçmiş geldi aklına.

 

Sergen'le ilk kez karşılaştıkları zaman… Onu kanlar içinde, mağaraya taşımıştı. O zaman ne demişti? “Bu vampir ölmesin.” Çünkü gözlerinde bir şey vardı. Sürgün edilmişlerin gözleri… Kendi gözleri…

 

Şimdi o gözler, alevlerin arasında kapalıydı. Ama yaşıyordu. Yaşayacaktı. O yaşasaydı, Alpkan da yaşardı.

 

Bebeğe baktı yeniden.

 

Minik yüzü, yangının kızıllığında bir meleğe benziyordu. Gözleri kapalıydı, uyuyordu belki de. Ya da bilincini kaybetmişti. Ama hâlâ sıcaktı. Hâlâ canlıydı.

 

“Adın Alpkan.”dedi içinden. “Yiğit kan… Savaşçı kanı… Babandan verdi adını… Benden de inatçılığı aldın. Büyüyeceksin. Çok büyüyeceksin ve kimseye ezdirmeyeceksin kendini. Söz ver bana.”.

 

Bebek kıpırdadı. Minik dudakları, memeyi ararcasına açılıp kapandı. Aysu'nun yüreği parçalandı.

 

“Emziremedim seni. İksirlerle büyüdün karnımda. İksirlerle besledim seni. Affet beni. Ama yaşa. Yaşa ki, bir gün beni anımsa. Yaşa ki, babanın kim olduğunu, nelerden geçtiğimizi, nasıl sevdiğimizi bilesin.”.

 

Alevler yaklaştı. Teni kavruluyordu artık. Ama hâlâ bebeği bırakmıyordu. Onu kendinden ayıramıyordu. Belki de ölüm anında, bedeni kül olana kadar, onu kucağından düşürmeyecekti.

 

Sonra bir şey hissetti. Sergen'in eli…

 

Yerdeki sevgilisi, bilinçsizce olsa gerek, elini uzatmış, onun bacağını bulmuştu. Parmakları, yanık tenine dokunuyordu. Soğuktu. Vampirler soğuk olurdu. Ama bu dokunuş, ona hayatının en sıcak anını yaşatıyordu.

 

“Geliyorum ay tutulmam.”diye fısıldadı içinden. “Az kaldı ama önce, oğlumuza bak. Onu koru. Ona anlat bizi. Anlat ki, unutulmayalım.”.

 

Gözleri kapanıyordu. Bilinci gidip geliyordu ama dudağının ucunda bir gülümseme vardı. Çünkü biliyordu: Alpkan yaşayacaktı. Sergen yaşayacaktı. Aşkları, bu yangında kül olmayacaktı. Belki bir gün, bir ormanın derinliklerinde, bir çiçek açacaktı. O çiçek, onların adını taşıyacaktı.

 

Son nefesini verirken, aklından geçen son şey şu oldu:

 

“Seni seviyorum Alpkan. Seni seviyorum Sergen. Ve siz beni unutsanız da… Ben sizi unutmayacağım.”.

 

“Nasıl olsa ölürler.”dedi Sors, arkasını dönüp uzaklaşırken.

 

Yoru, bir an durdu, çoban kulübesinin içine baktı. Gözleri, kızının siluetini aradı alevlerin arasında. Dudakları kıpırdadı, sessizce bir şeyler söyledi. Sonra başını çevirdi, o da uzaklaştı. Bu şartlar altında ancak ve ancak böyle veda edebilirdi kızına çünkü bir liderin zaafı, sürünün zayıflığıydı.

 

On altı düşman, arkalarına bile bakmadan ormanın karanlığında kayboldular.

 

***

 

Orlina, çoban kulübesine vardığında alevler gökyüzüne yükseliyordu.

 

Haftalardır abisinin izini sürüyordu. Mirdark'ın idam mangasından kaçtığı gece, ayrılmak zorunda kalmışlardı.

 

“ABİ!”diye haykırdı, çoban kulübesine doğru koşarken.

 

Alevler, daha yaklaşır yaklaşmaz saçlarını sıyırmaya başladı, elbiselerini tutuşturdu. Vampirler de ateşte yanardı, bunu biliyordu. Ancak içeride abisi vardı.

 

İçeri dalmak istedi, alevleri yarıp geçmeye çalıştı. Ancak ateş, bir duvar gibiydi, her adımda onu geri itiyor, her nefeste ciğerlerini yakıyordu.

 

“ABİ!”diye haykırdı yine ancak sesi alevlerin arasında kayboldu.

 

Orada, yerde, alevlerin ortasında, abisinin cansız bedenini gördü. Yanında, kurt kadın da yanıyordu. İkisi de çoktan can vermişti. Alevler, onları sarıyor, etlerini yakıyor, kemiklerini kavuruyordu.

 

Orlina, dizlerinin üzerine çöktü. Ağlamak istedi ancak gözyaşları buhar olup yok oluyordu.

 

Ve tam o anda, alevlerin arasından bir ses duydu. İncecik, tiz ancak canlı… Bir bebek ağlaması…

 

Orlina'nın kanı çekildi. Ayağa fırladı, gözlerini kıstı, alevlerin arasında bir hareket gördü. Aysu'nun yanmakta olan bedeninin altında, küçücük bir kıpırtı vardı. Bebek…

 

“Bebek?”diye fısıldadı. “Abimin ve o kurt kadının bebeği...”.

 

Düşünmeye vakti yoktu. Alevler, çoban kulübesinin tavanını tutuşturmuş, çatı parçaları dökülmeye başlamıştı. Orlina, kendini ateşin içine attı.

 

Saçları tutuştu, elbiseleri yandı, cildi kavruldu. Ancak durmadı. Aysu'nun cansız bedenini kaldırdı, altındaki bebeği kaptığı gibi kucakladı. Bebek ağlıyordu, o kadar yüksek sesle ağlıyordu ki alevlerin çatırtısını bastırıyordu.

 

Yerde, yanmakta olan bir çanta gördü. “Kurt kadının çantası…”diye düşündü. İçinde bir şişe parıldıyordu. Orlina, eğilip aldı, şişeyi cebine koydu. Üzerinde yazı vardı: “Doğum İksiri - Mizunele”.

 

Sonra dışarı fırladı.

 

Alevler, onu yakalamaya çalıştı, her adımda kavurdu, her nefeste ciğerlerine işledi. Ancak bebeği bırakmadı. Bebeği göğsüne bastırdı, kendi bedenini siper etti, alevlerin arasından koştu.

 

Orlina kulübeden dışarı kendini attığı anda, çoban kulübesinin girişi çöktü. Arkasında, koca bir yangın, içinde abisi ve sevdiği kadın, sonsuza kadar kaldı.

 

Orlina, yere yığıldı. Nefes nefese, yanmıştı ve bitkin düşmüştü. Ancak kucağındaki bebek, ağlamaya devam ediyordu. Canlıydı. Sapasağlamdı.

 

Bir süre öyle kaldı, yerde, bebeğe bakarak. Sonra ayağa kalktı. Bacakları titriyordu, gözleri yanıyordu ancak ayağa kalktı. Bebeği kucağına daha sıkı bastırdı. Bebeğin sağ bileğinde bir tür ahşaptan künye gördü. Abisi yapmış olmalıydı. Sergen, anlardı bu tür el sanatları işinden. Üzerinde bir isim yazıyordu. Yeğeninin ismi…

 

“Alpkan.”dedi fısıltıyla. “Adın Alpkan. Yiğit kan. Savaşçı kanı.”.

 

Bebek, ağlamayı kesti. Siyah rengi gözlerini açtı, Orlina'nın yüzüne baktı. O anda, Orlina, o gözlerde abisini gördü ve kurt kadını… Yengesinin ismini bile bilmiyordu.

 

“Seni büyüteceğim.”dedi. “Abimin oğlusun. Benim yeğenimsin. Seni kimseye vermeyeceğim. Sevdikçe büyürüz, sevildikçe var oluruz, sevmezsek ve sevilmezsek yok oluruz.”.

 

Alpkan, halası Orlina’nın bu sözlerine sanki anlamış gibi Orlina’nın parmağını sıkıca kavradı.

 

Orlina; arkasını döndü, ormana doğru yürümeye başladı. Alevler, arkasında hâlâ yanıyor, gökyüzünü kızıla boyuyordu. Ancak o, karanlığa doğru yürüyordu. Bebeğiyle…

 

“Ya sen yeni mi doğdun çirkin? Şaka şaka. Yakışıklım. Hiç yıkamadılar mı yoksa seni? Seni paklayalım.”dedi Orlina bebeğe bakarken. Alpkan, halasının kucağında kıpırdandı.

 

Orlina, dolmuş gözlerini silerek bebeği bir kere daha kokladı.

 

***

 

Çalılıkların arasında, yedi gözlemci sessizce duruyordu.

 

“Bir bebek kurtuldu.”dedi Ilus Metsa, elini topraktan çekerken. “Sergen'in ve Aysu'nun bebeği, Orlina'nın yeğeni, hagasveri…”.

 

Tam o sırada, Orlina durdu. Başını çevirdi, çalılıkların olduğu yöne baktı. Gözleri kısıldı, bir an için orada bir şey varmış gibi hissetti. Ancak rüzgâr esti, yapraklar hışırdadı ve her şey sessizleşti.

 

“Sinirlerim...”diye mırıldandı Orlina. “Çok... Yorgunum...”.

 

Arkasını döndü, yoluna devam etti.

 

Çalılıkların arasında, bir ayıhı nefesini tutmuş, taş kesilmiş gibi duruyordu. Ilus Metsa'nın bitkileri, onu bir anda sarmalamış, görünmez kılmıştı. Yumantıra, dudaklarında hafif bir gülümsemeyle başını salladı.

 

“Fark etti.”diye fısıldadı. “Ancak yorgunluk, şüphelerini bastırdı. Devam edelim.”.

 

Yedi gözlemci, geceyle bütünleşmiş, ormanın derinliklerinde kayboldular. Arkalarında, yanan bir çoban kulübesi, içinde iki aşık ve küllerinden doğan bir miras bıraktılar.