Geçen gün tanımadığım bir numara aradı.
Kuryeymiş.
Biri bana çikolata göndermiş. Allah Allah dedim, kim ki ve neden ki? Tadı fena değildi. Ama üstündeki notu görmeden yemeseymişim iyi olacakmış. Hakan göndermiş.
"Özür olarak kabul edin lütfen. Arkadaş olacağımızdan ümitliyim. Ümidimi kırmayın.
Hakan Öztepe."
Pes etti, bıraktı sanmıştım ama demek ki hâlâ çıkar sağlayacağını düşünüyordu. En son açık ve net konuşmamdan sonra böyle bir şey yapmasına şaşırmıştım.
Ne sanıyordu yani?
Koşa koşa projesine yardım edip ayak işlerine koşturacağımı mı?
Sanmıyormuş hayır.
Üçüncü sınıflardan birkaç gönüllü öğrenciyle yüksek lisans öğrencilerinin aklını çelmeyi çoktan başarmış. Böyleleri kendilerini iyi pazarlar. Ağızları çok laf yapar. İyi de yapar ha. Herkese iyilerdir. Saman altından su yürütürler. Gerçi böyleleri deyip de kim bilir kimler hakkında zanda bulunmaya gerek yok şimdi hiç. Kim ne yapar bilmem ama Hakan böyle yapar.
Neyse işte bulmuş birkaç öğrenci, çalışmalarını bölüştürmüş aralarında. İşi kendi bile bilmiyorken çocuklara nasıl oldu da öğretebildi hiç bilmiyorum. Hadi her şey tamam, bana hâlâ neden ihtiyacı vardı onu da anlamamıştım.
Öğle arası odamdan çıkarken kapıda bitiverdi.
"Aa Çağla Hanım. Yemeğe mi gidiyordunuz? Tam zamanında gelmişim."
"Ne için?" dedim bir yandan da kapımı kilitliyordum.
Ondan tarafa çok bakmamaya çalışıyordum. Yürümeye başladım. Benimle uzun süre yürüyeceğini hiç sanmıyordum. Gururuna yediremezdi.
"Notumu aldınız mı?" diye sordu. Arkamdan geliyordu. Cevap vermek için oyalandım bilerek. Hevesli ya da memnun gözükmek istemiyordum.
Anahtarımı çantama attım, güneş gözlüğümü çıkardım. Ağır ağır taktım gözüme.
"Ha. Evet."
"Arkadaşlığımız için bir başlangıç olsun istedim. Biliyorum kızgınsınız ama telafi edeceğim."
Laflara bak. Ama onunla açık açık konuşma ya da kendimi anlatma gibi bir aptallık yapmaya niyetim yoktu. Şimdi avucuna düşürmeye çalışıyordu beni. Ne sebeple olursa olsun ona tepki vermem onun için kazançtı. Şurada yüzüne karşı sövsem bile bunu benden bir tepki çalabildiği, enerjimi harcatabildiği için kazanç sayacaktı. Koskoca projemi çalmıştı, üstüne hakkımda dedikodu çıkarmıştı. Bundan çekinecek değildi ya!
"Size iyi günler Hakan Bey. Müsaade ederseniz…" diyerek duymazdan geldim lafını.
Ama yok. Hâlâ yürüyordu benimle. Yürümeye devam ettim ben de umursamadan.
"Sağlam uğraştıracaksınız beni. Anlaşıldı."
"Anlamadım?" dedim hayret etmiştim konuşma şekline, cüretine.
"Çikolatayı beğendiniz mi? Neli seversiniz bilemediğim için karışık hazırlattım. Vişne, limon felan sever misiniz?"
Felan mı? Şimdiye kadar hiç batmayan kelime iğrenç geldi bir anda.
"Teşekkür edeceğimi falan mı sanıyorsunuz?" derken ister istemez “falan” kelimesini bastırarak söylemiştim.
"Fena olmazdı hani."
“Teşekkürü de zorla alıyorsunuz. Tam sizlik bir hareket.”
Kocaman bir kahkaha attı.
Deli mi ne?!
“Kindarsınız.” dedi sonra bir anda sakin bir havaya bürünerek. Dönüp baktım suratına şaşkınca.
“Hakkınız da var. Biliyorum.”
Ya sabır… Az kaldı Çağla. Sabret. Pes edecek.
“İzin verin yemekte size eşlik edeyim. Anlatacak çok şey var. Belki fikriniz değişir ha?”
“Yemek molamı kendime ayırıyorum. Söyleyeceklerinizi rapor halinde sunarsanız zamanım olduğunda okuyabilirim.”
Bir kahkaha daha. Artık korkmaya başlıyordum.
Önüme geçti bir anda.
Artık suratı daha ciddiydi. Göz göze geldik, ciddi bir bakışma yaşandı. Şu adamdan kurtulmanın bir yolu yok mu?!
“Size dürüst olayım o zaman. Sizinle ya anlaşacağız. Ya da savaşacağız. Bana kalsa sizi ezip geçmeye devam ederdim. Ama sizden hoşlandım. Şu tavrınız hoşuma gidiyor aslında. Sadece. Ne derler bilirsiniz, fazla naz aşık usandırır.”
Bakakaldım suratına. Şok üstüne daha ne kadar şok yaşayacaktım acaba? Bu ne cüret diye diye artık etkisini yitirmişti güzelim kelime.
“Ama tamam. Dediğiniz gibi olsun. Yemek dönüşü raporunuz masanızda olur.” diye devam etti.
“Afiyet olsun.” diyerek göz kırptı ve uzaklaştı.
Herife bak! Hadsiz!
Ne kadar güveniyordu kendine böyle! Uzun boyluyum, kaslıyım, saçlarım gür ve dar pantolonlar, dar gömleklerle tüm kadınları etkileyecek kadar karizmatiğim diye mi düşünüyordu acaba? Kendine o kadar çok güvendiğini sanıyordu ki utanç verici olduğunun farkında değildi.
Sürekli lütfeder gibi üstten üstten davranıyordu.
Üstelik ne? Fazla naz mı? Nazlandığımı düşündüğünü düşünmemi istiyordu kendince. Belki de asıl oyunu buydu. Nazlanmıyorum ben diye kendi kendime suçlanıp, iğrenip istediğini yapmamı mı bekliyordu?
Ne halt ediyordu ne planlıyordu bilmiyordum ama döndüğümde dediği gibi rapor hazırdı. Yapay zekâya yaptırmıştır kesin. Okumadım tabii ki. Başımdan savmak için öyle demiştim. Dediği gibi belki de kin tutmaktı bu yaptığım. Ama onun gibilere karşı başka nasıl sınır çizeceğimi bilmiyordum.
***
Eve geldiğimde Hakan'dan daha büyük bir problemim vardı artık. Özgü telefonda söylememişti ama bu hafta sonu gidecekti. Artık gidip ciddi ciddi iş arayayım diyordu. Bir firmayla da iş görüşmesi vardı haftaya. Yani geri dönmeyecekti tekrar.
Ona o kadar alışmıştım ki! Evde yokluğu kocaman bir boşluk oluşturacaktı. Onsuz nasıl yaşadığımı, bu evde ne yaptığımı hatırlamıyordum bile.
Balkonda oturuyorduk. Çaylarımızı almıştık yanımıza. Satranç getirmişti Özgü içeriden.
Müzik açmıştık eşlikçi olarak. Sakin bir akşam üstüydü. Günün kritiğini yemek hazırlarken ve yerken yaptığımız için artık huzurlu şeylerden bahsedebiliyorduk. Hoca okulda olmadığı için erken çıkmıştım ben de neyse ki. Gün bize kalmıştı.
Kapı çaldı o sırada. Özgü koştu hemen.
Biraz sonra geri geldi. "Saffet gelmiş. Seni çağırıyor." dedi. Yüzünde bir şok ifadesi vardı.
Ben de şaşkındım. Saffet’in kapıya gelmesini beklemiyordum. Ama Özgü olanları bilmiyordu. O neye şaşırmıştı ki bu kadar?
Özür mü dileyecekti? Açıklama mı yapacaktı? Oh sonunda. Konuşma sırası ondaydı bu sefer yani.
Heyecanla gittim kapıya. Ama karşımda Saffet'i hiç böyle görmeyi beklemiyordum. Kaşı açılmıştı, dudağının kenarı şişmişti.
"Hiii!" diye bir çığlık koptu ağzımdan. "Mert gerçekten dövdü mü seni?!"
Bir süre afallayarak baktı.
"Sen biliyor muydun yani?" diye sordu kırılmış bir ifadeyle. Hayal kırıklığı mıydı yaşadığı? Ciddi dememiştim ki! Şakalaşıyorduk biz…
"Nası ya?! Gerçekten mi? Mert'le mi kavga ettiniz?"
Başını eğdi. "Olsun. Hak ettim." dedi.
"MERT!" diye bağırarak atıldım kapıdan dışarı doğru. Kapının önünde duran Özgü'nün koyduğu pembe parmak arası terlikleri ayağıma geçirmeye çalışıyordum.
"Dur dur... Şaka yaptım abim yapmadı."
Bu sefer daha da sinir oldum. Ayaklarım terliklerin üstünde kalakaldı öylece. Onlar da neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Ay neye şaşıracağımı şaşırmıştım bugün!
"Geri zekalı! Böyle şaka mı olur!" diye bağırırken Saffet’in koluna sağlamca vurdum. Ama üstündeki süet monttan tok bir ses gelmişti sadece. Ona ulaştı mı vuruşum anlayamamıştım.
Güldü. Öyle… Rahat rahat güldü.
Eşek. Özür dilemeye geldi sanıyordum ben de.
"Dalga geçmeye mi geldin?"
"Hayır. Konuşalım mı biraz? Sana dondurma almaya gideriz istersen."
"Onu gelirken getirecektin paşam. Özrünü de dileyip gidecektin mis gibi." Kollarımı kavuşturup kapının kenarına yaslandım. Bir de ayağına gidecektim yani. Hıh!
"Aa. Ben onu düşünememişim. Vakit geçiririz diye özellikle planlamıştım." derken kafasını kaşıyordu.
"Ben seninle vakit geçirmek istiyor muyum peki? Sordun mu?"
"İstemiyor musun?" derken sesi çok kırılgan çıkmıştı. Suratı da çok gariban duruyordu zaten şu haliyle.
"Bir dakika ya! Senin bu yüzüne noldu o zaman Mert değildiyse?!" diye sordum. Asıl meseleyi unutturmuştu bana.
"Dayak yedim."
"Nasıl? Noldu?"
"Eee… İşte dayak yedim."
"Yav tamam anladık. Dayak yedin. Ama nasıl oldu?"
"Kavgada."
Hey Yarabbim!
"Sen... Var ya... Bırak ya! Seninle konuşulmaz."
Bir adamakıllı cevap vermiyordu ki! Özür dilemeye tam da bunun için gelmiş olması lazımdı. İletişim özürlüsüydü bu çocuk! Üstelik ciddiye de almıyordu bu defa beni.
İçeri girmek için döndüm. Kolumdan tuttu.
Çok garipti. Kolumda Saffet'in elini hissetmek çok garipti.
"Dur tamam anlatacağım gitme." diyordu.
"Anlat."
"Dışarı çıksak?"
“Önce bi konuş!”
“Şu geçen bahsettiğim olayla alâkalı bir şeyler oldu işte. Ama ciddi değil.”
Kaşlarım daha ne kadar çatılabilirdi bilmiyordum.
“Bu ciddi olmayan hâli mi?” Sabırsızlanmış gibi duruyordu, olduğu yerde yaylandı.
“Üstüne bir şeyler al gel, anlatacağım.”
"İyi. Bekle."
Tam içeri giriyordum ki durdum. "Ama bak bu sefer de konuşmazsan-"
"Konuşacağım."
"Özgü'ye haber vereyim."
Özgü balkondaydı hâlâ. Kitap okuyordu. Birkaç gündür elinden düşürmediği bir kitabı vardı.
Benim kitaplıktan rastgele seçmişti ama iyi sarmıştı demek ki. Gülümsedim. İçerideki battaniyeyi götürüp omuzlarına koydum. Yanağına kocaman bir öpücük kondurdum.
"Biz Saffet'le bir şey konuşacağız. Dondurma alacağım gelirken de. Neli istersin?"
"Nereden alacaksınız?"
"Bilmem ki."
"Külah alacaksan her zamankinden. Kutu alacaksan antep fıstıklı, krokanlı, frambuazlı ve limonlu. Kağıt helva da olsun lütfen."
"Tamam." dedim gülerek. Maşallah.
Sabırsızca çıktım kapıdan. Saffet merdivene oturmuş kafasını da dizlerine koymuştu.
“Geldim.” dedim, istemsizce sesimi alçaltmıştım.
Kafasını kaldırmadan çevirip yüzüme baktı bir iki saniye. Sonra da kalktı bir anda. “Hadi gidelim.” dedi.
Neyse ki apartmandan çıkar çıkmaz konuşmaya başlamıştı. Yoksa gerçekten bir dayak da ben atacaktım.
“Önce kavgayı mı anlatayım yoksa geçen günü mü konuşalım?”
“Kavgayı tabii ki!”
“Tamam.” derken sesi resmen gülüyordu. Kavgaya öncelik vermiş olmam hoşuna gitmişse demek…
“Şu geçen bahsettiğim sabıkalı adam vardı ya.”
“Hıhı evet.”
“İşte biz gece iş bitip de dağıldığımızda o da kızın evinin önünde bekliyormuş meğer. Tarık hâlâ bırakıyor kızı evine. Birlikte gelip gidiyorlar. Eve girmesini de bekler hatta hep.”
Durdu bir anda. Bir yere bakıyordu. Bakışlarını takip edip anlamaya çalıştım. Caddeye çıkmak üzereydik, her şeye bakıyor olabilirdi şu an.
Hii! Adam buraya mı gelmişti yoksa?!
“Saffet?”
Bakıyordu hala.
“Noldu?!” diye sordum artık panikle.
“Ya baksana Hikmet amca dükkanı geri açmış!”
“Ay bi şey oldu sandım ya! Allah iyiliğini versin.”
“Hee. Kapatmıştı da. Şaşırdım o mu dükkanın içindeki anlayamadım.”
“Ne dükkanı?”
“Dondurmacı.”
“Hıı.”
“Sen bilmiyor musun Hikmet amcayı yoksa?”
“Yioo.”
“Hem de sen?!”
“Görmedim hiç. Ben genelde aşağıdaki sokaktan alıyorum daha yakın diye.”
“Aa bak bunu nasıl atladık bilmiyorum. Hikmet amcanın dondurması başkadır.” Ay dondurma deyince akan sular durur da yani tam olayı anlatırken yapılmaz yani.
“Eee hadi artık anlatsana nolduğunu.”
“Ha evet. Nerde kalmıştım?”
“Adam kızın evinin önünde bekliyormuş?”
“Evet. Saklanmış lavuk. Biz gidince işte sıkıştırmış kızcağızı. O da meğer Tarık’ı hızlı aramaya eklemiş. Tarık’la konuşmuşlar daha önce nolur nolmaz diye.”
“Sen yanında mıydın o sırada Tarık’ın?”
“Evet evet. Geri döndük hemen.”
“Sonra?”
“Meğer o da bizim döneceğimizi tahmin ettiği için gelmiş zaten. İş eski sevgili olayından çıktı yani. Tarık’ı kıskanmış.”
“Ne diyosun ya? E nasıl haberi oldu ki?”
“Muhtemelen kızı izliyordu bir süredir. Sürekli gelip gittiklerini görünce anlamıştır. Zaten teyit etmek için kızı sıkıştırmış. Derdi kız değildi yani.”
“E iyi de aralarında bir şey olmasa da kız başka kimi çağıracaktı ki? Polisi mi bekleseydi iki saat?”
“Yani işte. Haberim var diyor kısaca. İspatlamış oldu kendince.”
“Ee geldiniz, peki sonra?”
“Arabadan indik. Tarık kızın yanına gidiyordu ben de adamın yanına gittim. Sonra fark ettik arkadan iki adam daha çıktı.”
“Eee?!”
“Normalde sıkıntı değil. Zaten biz de iki kişiydik ama hem kız var hem de sonradan o şerefsiz bıçak çekti.”
Durdum şokla. Saffet’in üstünü başını taradım hızla. Yaralanmamıştır herhalde değil mi?
Anladı, “Yok yok bir şey olmadı merak etme.” dedi hemen.
“Nasıl atlattınız?”
“Tarık adamlardan birini aldı işte. Kız da arkada duruyor ona da göz kulak olmaya çalışıyor bir yandan. Başka birileri de çıkıp gelecek mi bilmiyoruz.”
“Ee sen de hem bıçaklıyla hem de ötekiyle birden mi uğraştın?”
“Mecburen. Ben oynamıyorum mu diyecektim?”
“Yaralanabilirdin. Ciddi yaralanabilirdin! Geri zekalı arkadaşın ve o kız yüzünden hem de!”
Şaşkınca baktı yüzüme. Bayağı sinirlenmiştim ve bağırmıştım da ama haklıydım.
“Haklısın. Ama bir şey olmadı. Bıçaklı biriyle dövüşülmeyeceğini biliyorum zaten.”
“Diğerlerinde var mıydı bıçak?”
“Yok. Adam benimle yakın dövüşte mücadele edemeyeceğini anlayınca çıkardı zaten bıçağı.”
“Öteki adam ne yaptı nasıl engelledin?”
“İkisiyle birlikte uğraşırken oldu işte yüzümdekiler.”
Kaşlarımı çatarak baktım yüzüne. Benim de canım yanmıştı sanki. Şu Tarık mıdır nedir nefret etmiştim adamdan.
“Nasıl bitti peki?” diye sordum bitkin bir sesle. Sanki ben yorulmuştum kavgada.
“Valla tam hatırlamıyorum bile. Tarık kıza içeri girmesini söylemiş o sırada. Bıçak devre dışı kalınca hallettik işte.”
“Sen dövüş konusunda eğitimliymişsin zaten. Mert demişti.”
“Hıhı.” Sesi zar zor çıkmıştı. Ay utanmış mıydı?
“Tarık biliyor muydu peki?”
“O da yeni başladı. Ama sokak çok farklı bir yer. Kural yok bir kere. Üstelik karşındakinde bıçak varsa zaten ilk işin kaçmak olmalı. Hayatta kalmaya bakacaksın.”
Düşündükçe sinirleniyordum.
“Kıza noldu peki?”
“O da tüm arbedeye şahit oldu işte.”
“Korkmuştur ya.”
“En çok Tarık korktu sanırım. Kıza bir şey olacak diye kafasını toparlayıp da bi adamın hakkından zor geldi.”
“Ay neyse ki ona çekmemişler bıçağı!”
“Evet evet. Aslında herifin derdi Tarık’tı. Ama atlattık çok şükür.”
“Yine iyi kurtulmuşsunuz. Polis geldi mi peki?”
“Evet… Darp raporu falan aldık. Kamera kayıtlarına baktılar. Bizim araçta da vardı açısı biraz kötü ama çıkmış yine de.”
“Verilmiş sadakanız varmış der babaannem. Yani adamlar daha kalabalık olabilirdi ya da ne bileyim silahları olabilirdi. Diğer ikisi de bıçak getirebilirdi. Olurdu da olurdu yani.”
“Evet…”
Sessizce yürüdük bir süre.
“Ama adamlar tutuklanmadığı sürece bi anlamı yok dimi?”
“Evet. O yüzden bu haftaki işleri başka arkadaşlara devrettik mecburen. Bizim yüzümüzden insanlara da bir şey olmasın. Zaten önceki olaydan sonra tedirgin olanlar, gelmeyenler oldu.”
“Bu duyulur mu peki?”
“Duyulur mu derdimiz değil ki. Biz söyledik zaten böyle bir olay oldu diye. Hatta bizimkilerden diğer firmaya desteğe gidenler olacak bu hafta.”
“Yaa… İyi yapmışsınız.”
“Kız ne yapacak peki?” diye sordum, çok korkmuştur yazık.
“O da bir süre çalışmaya gelmez. Evinde de kalmayacak. Ailesinin haberi yokmuş olaylardan. Artık halasında mı ne kalacakmış.”
Vay be. İnsan alt tarafı bir sevgilim oldu ayrıldım diye düşünemiyordu işte. Kimin ne manyak olduğunu bilemiyorduk tabii. Üzülmüştüm kızcağıza.
Bu sırada güya dondurma alacaktık karşıdan ama mahallede turlamaya başlamıştık. Ağaçların arasında kıvrılan bir patika yol vardı. Yan tarafında oyun parkı, biraz ötede de futbol sahası. İnsanlar bu yolu çok kullanırlardı. Ben de hep özenirdim ama vakit bulup arasıra çıkmaktan başka öyle çok bir yürüyüş yaptığım da olmamıştı buralarda.
“Tarık fena tutulmuş ama kıza.” dedi Saffet. Elleri cebinde yavaş yavaş yürüyordu. Gözlerimi adımlarına sabitlemiştim, yürüyüşünü izliyordum.
“Tarık da maşallah… Hızlı çıktı yani.”
“Ne anlamda?”
“Ne bileyim. Olayın durulmasını beklemedi hiç.”
“Kız adamdan uzun zamandır ayrıymış ki. Adam içeri girip çıkmış üstüne.”
“Adamın ne suçu varmış peki biliyor musunuz?”
“Adam yaralama sanırım.”
“Ay Saffet bırak şu işi Allah aşkına! Uğraştığınız şeylere bak.”
Güldü keyifle.
“İşle alakası yok ki. Başına gelecek varsa geliyor işte. Normalde işe aldığımız herkese dikkat ederiz ama Tarık’ın akıl tutulması yaşadığı ana gelmiş işte.”
“Aptal Tarık.” dedim sinirle. “Bari seni bulaştırmasaydı.”
Gülümsüyordu hala. Sanki normalde ilgi göstermiyormuşum gibi endişelendiğim için seviniyordu bu da!
“Gülme.”
“Abime cidden beni dövmesini mi söyledin?”
“Evet.” dedim utanarak. Kahkaha attı bu defa.
“Çok hoşuna gittiyse diğer tarafını da abin boyasın mora. Çok heveslisin.” diye kızdım. Şu arkadaşı yüzünden Saffet’e sinirliydim resmen. Hayır o da hiç umursamıyor gibiydi. Ama ciddi bir şey olsaydı… Allah korusun.
Durdu bir anda. Çardakların olduğu alana gelmiştik. Çimlerin ve elma ağaçlarının arasında, güneş batmaya yüz tutmuşken çok güzel bir atmosferi vardı etramızın. Artık hava daha geç kararıyordu. Etraf sabahları mis gibi çiçek kokuyordu. Akşamları kuşların çığlık çığlığa sesleri geliyordu. Bahar aylarına bayılıyordum.
“Oturalım mı şuraya? Dondurmanı dönüşte alayım.” dedi ilerideki çardağı gösterirken.
Hadi be! Yine mi çardak?
“Valla ben anlamam. Dondurma diye çıkardın dönüşte diye avutuyorsun şimdi de. Git nereden buluyorsan al getir.”
“İyi tamam. Bekle burada, karşıdan alıp geleyim.”
“Dönüşte bi daha alacaksın ama! Bu sayılmaz ona göre.”
“Tamaam.” derken arkasını dönmüş gidiyordu.
Salak çocuk ya. Nasıl sevimli geliyordu gözüme. Yine de çardakta oturup konuşma fikri geriyordu beni. Birine girip oturdum. Yan tarafta koşuşturan çocukları, yürüyüşe çıkmış bebekli aileleri, el ele tutuşmuş yürüyen çiftleri izledim.
On dakika olmamıştı ki Saffet geldi.
“Heh. Ver bakiyim.”
Elindeki poşete uzandım hemen. Dondurma, çekirdek, su, şeker, çikolata almıştı. Maşallah bu kadar kısa sürede bu kadar alışverişi iyi yapmıştı.
“Ooo! Naptın ya?”
“Yeriz dedim.”
“İyi iyi aç hepsini.”
Açtık, döktük masaya hepsini. Önce dondurmamı yemeye başladım. Aa sahi kendine almamış mıydı ki?
“Hani seninki?”
“Ben konuşacağım ya, erir diye almadım şimdi.”
“O kadar konuşacaksın yani?”
“Tabii.”
“Bayağı inandırıcı oldun şu an.”
Gülümsedi. Açıkçası ben konuşmayı hiç düşünmüyordum. Biraz da o çabalasın, uğraşsın bakalım. Ben sadece dondurmamı yiyecektim. Karamelli kornet almış. Oh pek de severim. Ama her yere dökülür bu şimdi. Aman neyse, dökülürse düşünürüz. O zaman bir koşu da ıslak mendil almaya gönderirim benimkini. Ne de olsa ağlattı beni değil mi?
Dondurmaya dalıp Saffet’i unutmuştum. Üstteki kalın çikolata tabakasını ısırmakla meşguldüm. O da konuşmaya mı hazırlıyordu ki kendisini? Ne diyecekti ki?
Utanıyor mu acaba diye baktım.
Yok. O da beni izliyormuş meğer. Gözlerimiz buluşunca asıl utanmayı ben hissettim ama çaktırmadım.
“Valla canın çektiyse git kendine de al. Hiç sevmem yemeğimi paylaşmayı.”
Gülümsedi dediğime.
“Çağla.”
Ay!
Bu çocuk niye böyle yapıyor hep? İsmimi söyleyip susuyor. Gencecik yaşımda kalbime inecek bir gün.
Ağzımdaki dondurma öylece eriyor, kıpırdayamıyorum.
“Hm?”
“O gün ağladığını görmek ya da seni kırmak en son isteyeceğim şey bile olamaz. Galiba nasıl konuştuğum konusunda biraz daha özenli olmam lazım."
Bir şey demek istemiyordum. Biraz daha konuşsun.
Gözlerimi dondurmama çevirerek devam etmesini bekledim.
“Hem sana saygısız da konuşmamam lazım, ne de olsa büyüğümsün. Dimi?”
Gözlerim şokla büyüdü. Ciddi mi diyordu?
Demiyormuş. Gülüyordu eşek. Bir an aramızdaki yaş farkını bahane edip uzaklaşacak sanmıştım.
“Abi kardeş çete olmuşsunuz oğlum siz. Ben de Özgü’yü örgütleyeceğim bak görürsünüz.”
Mert bitmişti bir de Saffet başlamıştı yani!
“Hahahahahah. N’olur örgütle. Merakla bekliyorum.”
“Bak! Pişman olursun bizi hafife alma!”
Ciddiymiş gibi gülmeyi kesti bir anda.
“Yok canım. Olur mu hiç…”
Kısa bir sessizlik oldu. Ben dondurmamı yemeye döndüm. O da masanın üstündeki çikolata paketini kurcalıyordu.
“O gün seni ne üzdü?” dedi pakete bakarken.
Sonra aceleyle gözlerini yüzüme çıkardı kaçırmak istemiyormuş gibi.
“Sana ulaşamadığımı hissettim.” dedim.
“Ben sadece…”
Gözleri etrafı taradı yardım almak ister gibi. Masanın üstündeki paketlerde, insanlarda gezdi.
Sonra gözlerimde sabitlendi.
“Çağla sen benim için ‘bir deneyelim ya’ diyemeyeceğim kadar değerlisin. O yüzden sana bir şeyleri zorlayarak oldurmaya çalışarak gelmek istemiyorum. Senin de öyle gelmeni istemem.”
“Saffet… Allah aşkına azıcık daha açık konuş. Bir şeyleri açık açık söyleyince boynuna mı yapışacağımı sanıyorsun? Neyse konuşalım işte.”
“Hayır tabii ki. Sadece böyle şeyleri netliğe kavuşturunca ya da bunun üzerine konuşunca ‘Ee biz şimdi neyiz?’ konuşması yapmışız gibi olur diye istemiyorum. İlla bir sonuca bağlayacağımız bir anlaşma metni imzalıyormuşuz gibi davranmak da istemiyorum. Sen bir ilişkinin içinde ya da dışında, her türlü değerlisin zaten.”
“Öyle olmak zorunda değil ki. Öyle davranmayız biz de. Olur biter.”
“Tamam.”
Tamam mı?
“Ne yani sorun bu muydu?”
“Biri buydu.”
“Peki bir şeyleri zorlayarak oldurmaya çalışmak derken bunu mu demeye çalışıyordun yoksa o başka bir başlık mı?”
Gülümsedi. “Ayrı bir başlık.”
Dondurmamın sonuna gelmek üzereydim. Şu döke saça yediğim kısmına.
“Sanırım her şeyden önce bi peçete bulmamız lazım.”
“Ha. Al.” Arka cebinden ıslak mendil mi çıkarmıştı?!
“Markette bulamadım, yan taraftaki kuruyemişçiden aldım Cebimde kalmış.”
“Nereden aklına geldi?” şaşkındım bayağı.
“Dökülüyor diye bundan almamıştın bir seferinde.” derken çenesiyle dondurmayı işaret etmişti.
Sözlerimi geri alabilir miyim? Boynuna yapışmak üzereyim de.
“Teşekkür ederim.” dedim pembe mendil paketine bakarken. O an ne Saffet’in ne de ıslak mendilin haberi vardı ama bu pembe paket, hatıra kutumun baş köşesine yerleşecekti.
“Sen bu yaş mevzusuna çok takılıyorsun.”
N’oluyordu bu çocuğa bugün yahu? Duymazdan geleyim bari.
“Genel olarak da çok takılıyorsun.”
Hüüp diye çektim kornetin dibini.
Mmm çikolata ve karamel. Ne de güzel.
“Mesela ben sana kendimden küçük biriyle birliktelik kurmak istiyorum deseydim. Napardın?”
Gözlerim telaşla onunkileri buldu. Sınıyordu bugün beni.
Kaşlarımı çatarak baktım. Ne bileyim ne yapardım? En büyük korkum gerçekleşmiş olurdu.
“Yani… Zaman makinesini bulmadıysan bir şey yapamazdım.”
“Dert ederdin yani.”
“Yok canım. Yani yapacak bir şey yok sonuçta.”
“Dert ederdin ama yapacak bir şey olmadığı için bir çözüm bulamazdın.”
“Eee?” Nereye varmaya çalışıyordu?
“Demek istiyorum ki, ben kendimden küçük kızlara bakan biri olsaydım bana tekmeyi basman gerekirdi. Zaman makinesini bulmak hiçbir şekilde çözüm olmamalıydı senin için.”
“Niye?”
“Değişmemen gerekiyor çünkü. Benim yaş tercihim yüzünden sen yaşını değiştirmeyi kabul ediyorsun. Ve ben bunu bile bile sana yaşımdan küçük birini tercih edeceğimi söylüyorum. Bi düşünsene.”
“Beklentini söylüyorsun işte. Bunu karşılamak da karşılamamak da benim tercihim değil mi? Yani ben karamelli dondurma seviyorum dediğim için sana beklentimi söylediğim için sen bu dondurmayı alıp gelmedin mi?”
“Aynı şey değil ki.” dedi sakince. Gözleri yüzümde dolanıyordu. Devam etti lafına.
“Senin senaryonda dondurma almak benim için problem değil. Ama ben 'dondurma almaya' alerjisi olan biri olsaydım sırf sana karamelli dondurma alabilmek için alerjimi mi saklayacaktım?”
“Ama bu vesileyle belki gidip alerji ilacı kullanabilirdin. Ben de belki bu şekilde sen dert etmediğin için yaşımı dert etmeyi bırakacağım.”
“Bu vesileyle yaşını dert etmeyi bırakmış gibi davranacaktın. Sadece ben dert etmediğim için bırakacaksan ne anlamı var? O zaman ben bir gün gelip sen artık yaşlısın desem…”
“Deme bir zahmet onu da.”
“Ama diyebilirim. Ben demem de… Yani misal olarak, bu çözüm değil diyorum.”
“E çözüm ne peki?”
“Bu tür şeylere çözüm bulmak daha içten, kendinle alakalı bir yerden gelmeli. Yani sana dondurma alabilmek için alerji ilacı kullanmamalıyım. Kendime dondurma almak için kullanmak istemeliyim o ilacı.”
“Yani demek istediğin…”
“Demek istediğim şey şu. Senin için yaş problemse benim için problem olup olmadığını öğrenmemelisin. Çünkü bu benden bağımsız senin kendinle ilgili bir şey. O yüzden diyorum işte olacaksa olur olmayacaksa olmaz diye.”
“Ama böyle de şuna çıkmıyor mu: Ben kendi içsel problemlerimi halletmediğim sürece ilişkiye başlamamalıyım?”
“Hayır başlayabilirsin. Sadece ben seni yönlendirmemeliyim. ‘Ya Çağla sen de yaşını ne kadar dert ediyorsun boşver salsana bak ben dert etmiyorum.’ dememeliyim. Dert ediyorsan etmeye devam etmelisin. Ya da ben aslında bunu dert ediyorsam senin için üstünü örtmemeliyim. Çünkü ileride patlak verir.”
Derin bir nefes verdim. Kafam karışmıştı yine.
“Bak, şimdi bir sonuç çıkarmak zorunda değiliz işte bu konuşmadan.” dedi.
Çekirdekleri doldurdu avucuna. Bana uzattı.
“Gel çekirdek çitleyelim.”
Açtım avcumu. Çekirdekler avucuma doldu onunkilerden.
Yine de konuşmayı kafamda tartmaktan kendimi alamıyordum. Ama neresini tartacağımı da şaşırmıştım.
Çekirdekler de tazeymiş. Aklıma gelen şeyle güldüm.
“Ne yani marketten çekirdek alıp kuruyemişçiden de ıslak mendil mi alıp geldin şimdi?”
O da güldü. “Evet ya çok saçma oldu.”
“Markette şu kocaman mendillerden vardı. Seni bekletmeyeyim diye onu da yan taraftan alayım dedim.”
“İyi yapmışsın.”
Çekirdeklere kaydı bakışlarım yeniden. Bugün o kadar çok şey olmuştu ki kafam dolmuştu. Bir hareketlilik hissedince başımı kaldırdım. Saffet başını eğmiş, yüzüme bakmaya çalışıyordu. Gözlerimiz buluştu.
“Eğme başını öyle.”
“Düşünüyordum.”
“Özür dilerim. Seni hep durgunlaştırıyorum.” dedi suçlu bir çocuk gibi.
“Yo hayır. Bugün kafam doluydu zaten. Bi de üstüne seni söyle görünce…”
“Niye doluydu kafan?”
“Ya sorma. Ya da sor ama başka zaman sor. Olur mu?”
“Olur. Sorarım.”
“Bize müzik açsana.” dedim modumuz açılsın biraz diye. Çıkardı telefonunu, Mirkelam’ın Hatıralar şarkısını açtı. Gün batımına çok yakışmıştı.
Orada öyle oturduk, abur cuburlarımızı yedik. Çekirdek çöplerinden bir yığın yaptık. Sonra hepsini topladık, çöpe attık. Çöpe attık evet. Çardağın altına çekirdek kabukları düşmedi. İçeceklerimiz masada kalmadı.
Sonra kalktık, Hikmet amcadan dondurma aldık. Daha dondurma sezonu açılmadığı için çok çeşidi yoktu. Sade ve kakaolu alıp eve döndük.
Saffet’le eve aynı yoldan dönmek, apartmana birlikte girmek, evdeyken onun da sadece bir kat aşağıda olduğunu bilmek…
Huzur verici.