Arx Kulesi Alt Katman
Silea
Sol avucumdaki acı bileğime ulaştığında parmaklarımı kapatmaya çalıştım. Mühür çizgisinin altında toplanan sıcaklık, elimi açık tutmamı bile güçleştiriyordu.
Lioren “Silea!” diyerek seslendi ve kolumdan tuttu, telaşını gizleme ihtiyacı duymadan.
“İyiyim,” dedim.
“Buna karar vermeden önce bir eline bakalım.”
“Lioren, gerçekten—”
“İyi olduğunu biliyorum,” dedi, sözümü keserek. “...az önce söyledin.”
Elimi kendisine çevirdi. Gümüş damarların solgun ışığında avucumdaki eski mühür çizgisi açıkça görünüyordu. Ne kızarıklık vardı ne de yeni bir iz.
Lioren başını kaldırdı. “Acıyor mu?”
“Biraz.”
“Ne kadar biraz?”
“Sen soru sormayı bırakırsan geçecek kadar,” diye mırıldandım.
“Öyleyse uzun sürebilir.”
İstemeden gülümsedim. Fakat gülümsemem, karşımızdaki yaşlı Albens'in konuşmasıyla silindi.
“Acıdan çok, neden şimdi başladığını merak ediyorsun,” dedi yaşlı adam, sesindeki donuk tınıyı taş odaya yayarak.
Başımı ona çevirdim.
Kaba taşın üzerinde oturuyordu. Ellerini dizlerine bırakmış, yüzünü bizim bulunduğumuz yöne çevirmişti. Gözleri açıktı; gümüş ışıkta neredeyse bütünüyle beyaz görünen bakışları hiçbir noktaya odaklanmıyordu.
“Bunu nereden biliyorsun?” diye sordum.
“Çünkü aynı acıyı daha önce de yaşadın.”
Lioren'in eli kolumda biraz sıkılaştı, parmaklarındaki o ani gerilim tenime sızdı.
“Bunu ona ben de söyleyebilirdim,” dedi. “Az önce konuşuyorduk.”
“Doğru,” diye karşılık verdi yaşlı Albens. “Fakat o zaman ilk acıdığında yanında değildin.”
Lioren'in eli gevşedi. Ben ise birkaç saniye boyunca konuşamadım.
İlk kez mühür yandığında Lioren yanımda değildi. Bunu ona sonradan anlatmıştım. Fakat karşımızdaki adamın böyle bir konuşmayı duymuş olmasına imkân yoktu; aramızdaki gizli geçmişi zihnimden söküp alır gibi rahat konuşuyordu.
“İlk kez ne zaman acıdığını biliyor musun?” diye sordum, sesimdeki kuşkuya engel olamayarak.
“Evet.”
“Neredeydim?”
“Bunu hatırlıyorsun, Silea.”
“Hatırlayıp hatırlamadığımı sormadım.”
Yaşlı adamın dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. “Hayır, sormadın.”
Lioren bir adım öne çıktı, gümüş damarların ışığı yüzündeki öfkeyi belirginleştirdi.
“Öyleyse cevap verebilirsiniz.”
“Verebilirim.”
Ardından sustu. Lioren bana baktı.
“Bence bizimle eğleniyor.”
“Bence de,” diye mırıldandım.
“Yanılıyorsunuz,” dedi yaşlı Albens. “Yalnızca her sorunun, sorulduğu anda cevaplanması gerekmediğini düşünüyorum.”
“Buna kim karar veriyor?” diye sordu Lioren.
“Cevabı verecek olan.”
“Oldukça kullanışlı bir yöntem.”
“Bazen.”
Lioren'in kaşları çatıldı. Fakat yaşlı adamın sesinde küçümseme yoktu. Hatta ikimizin kuşkusunu son derece doğal karşılıyor gibiydi.
Elimi yavaşça geri çektim.
“Adımı biliyorsun,” dedim. “Lioren'in kim olduğunu da biliyor gibisin. Ama biz seni tanımıyoruz.”
“Henüz.”
“Adın ne?”
“Matheion,” dedi yaşlı adam, her harfi dilsiz taş odaya tek tek kazır gibi.
İsmi içimden tekrarladım. Matheion. Nedense onu duyduğum o andan itibaren yabancı gelmemişti. Yine de tanıdığım hiçbir Albens'i hatırlatmıyordu.
“Burada mı yaşıyorsun, Matheion?”
“Evet.”
“Ne zamandır?”
“Albinor'un bir adı olmadan önce de vardım.”
Lioren'in yüzündeki ifade değişti, bakışları yaşlı adamın o beyaz gözlerinde donup kaldı. Ben de istemsizce yaşlı adamın oturduğu taşa baktım. Üzerindeki aşınmış çizgiler, gümüş damarların arasından güçlükle seçiliyordu.
“Bir adı olmadan önce mi?” diye tekrarladım.
“Her şeyin bir başlangıcı vardır, Silea. İsimler bazen çok sonra gelir.”
“Albinor'un da mı?”
“Sen ne düşünüyorsun?”
“Ben sana soruyorum,” dedim, sesimdeki inatçı tınıyı koruyarak.
“Biliyorum.”
“Öyleyse neden bana soruyorsun?”
“Çünkü şimdiye kadar öğrendiklerinle gördüklerin arasında bir uyuşmazlık olduğunu fark ettin. Bunu benim söylememe ihtiyacın yok.”
Lioren bana döndü, sesini neredeyse bir fısıltıya düşürerek mırıldandı:
“Yukarı doğru akan enerji.”
Başımı salladım. “Evet.”
Arx'ın derinliklerine inerken gördüğümüz gümüş akışları hatırladım. Enerjinin yönü, Aurelys'te öğrendiğimiz düzenin tersiydi. Lioren'le ikimiz bunu defalarca kontrol etmiş, gördüğümüz şeyi başka türlü açıklayamamıştık.
“Bununla ilgili bir şey biliyorsun,” dedim Matheion'a, bakışlarımı adamın ifadesiz yüzüne sabitleyerek.
“Evet.”
“Enerji neden yukarı doğru akıyor?”
“Çünkü bulunduğunuz yerden geçen akışın yönü bu.”
Lioren gözlerini kapattı, derin bir soluk alıp zihnindeki Aurelys şemalarını zorladı. “Bunu biz de gördük.”
“Öyleyse gördüğünüz şeye güvenin.”
“Bize öğretilenle çelişiyor,” dedim, avucumdaki sızının hafifçe tetiklendiğini hissederek.
“Biliyorum.”
“Hangisi doğru?”
“İkisi de aynı şeyi anlatmıyor.”
Bu cevap üzerine bir an duraksadım. “Nasıl yani?”
“Size öğretilen, enerjinin nasıl kullanıldığı; fakat burada gördüğünüz ise kaynağın kendisi.”
Lioren başını kaldırdı, gümüş damarların çiğ aydınlığında gözleri parladı.
“Yani ikisini aynı şey sanmamız mı istendi?”
Matheion yüzünü ona çevirdi. “Size ne öğretildiğini biliyorsun, Lioren. Neden öyle öğretildiğini ise henüz bilmiyorsun.”
“Peki siz biliyor musunuz?”
“Evet.”
“Şaşırmadım,” dedi Lioren, sesindeki iğneleyici mesafeyi bileyerek.
“Ben de.”
Lioren'in yüzündeki ifadeyi görünce gülümsememi saklayamadım.
Matheion'un gülümsemesi de çok hafif genişledi; fakat içimde büyüyen huzursuzluk geçmemişti. Karşımızdaki adamın her soruya tereddütsüz cevap vermesi tuhaftı. Bilmediğini söylemiyordu, düşünmek için zaman istemiyordu, sorularımızı duyduğunda şaşırmıyordu bile. Daha tuhafı, bu durumun kendisini kanıtlama çabasına dönüşmemesiydi; bizi ikna etmekle ya da otoritesini sarsılmaz kılmakla ilgilenmiyor gibiydi. Sanki ona inanmamızın hiçbir önemi yoktu.
“Gözlerin…” dedim, sonra duraksadım.
“Körüm,” dedi Matheion.
“Özür dilerim. Ben—”
“Özür dilemene gerek yok.”
Lioren kollarını göğsünde birleştirdi, bakışlarını adamın durağan hatlarında gezdirerek sordu:
“Bizi görmediğinize göre kim olduğumuzu nasıl biliyorsunuz?”
“Kör olduğumu söyledim; fakat görmediğimi değil.”
Beyaz gözlerine baktım. “Ama— körsün. Yani gözlerin…”
“Evet, Silea.”
“Bu ikisi birbirine ters düşmüyor mu?”
“Yalnızca görmenin tek bir yolu olduğunu düşünüyorsan.”
Matheion sağ elini dizinin üzerinden kaldırdı. Parmaklarını hafifçe açtı, taş odanın içindeki havanın akışını hisseder gibi pürüzsüzce hareket ettirdi.
“Şu anda elini belindeki siyah taşa götürmek istiyorsun, Silea. Ama Lioren'in dikkatini yeniden avucuna çekmek istemediğin için bunu yapmıyorsun.”
Elim havada kaldı. Gerçekten de taşa uzanmak üzereydim; içimdeki gizli dürtüyü doğrudan seslendirmişti. Lioren hemen bana döndü.
“Avucun yine mi acıyor?”
“Hayır.”
“Emin misin?”
“Evet,” dedim, elimi yavaşça yanıma indirerek.
Matheion konuşmaya devam etti.
“Biraz önce ağırlığını sol ayağına verdin, Lioren. Şimdi sağ ayağına geçirdin. Çünkü uzun süredir aynı yerde duruyorsun.”
Lioren'in bakışları gayriihtiyari ayaklarına indi. “Bunları nasıl biliyorsunuz?”
“Her hareket enerji akışında bir değişim bırakır. Siz bu değişimleri gözlerinizle görmezsiniz. Ben ise onları algılarım.”
“Yalnızca hareketleri mi?” diye sordum, bu akılalmaz yeteneğin sınırlarını anlamaya çalışarak.
“Hayır.”
“Neleri?”
“Yaşanan her şeyi.”
Sözleri odanın içinde bir süre asılı kaldı.
“Her şeyi?” diye tekrarladım.
“Albinor'da gerçekleşen hiçbir olay iz bırakmadan geçmez.”
Lioren'in yüzündeki kuşku yeniden belirginleşti, yaşlı Albens’in bu devasa iddiasına karşı mesafeli duruşunu bozmadı.
“Burada oturup bütün Albinor'u mu izliyorsunuz?”
“Bulunduğum yerin bununla ilgisi yok.”
“Peki neden buradasınız?”
“Arx, enerji akışlarının merkezlerinden biri. Görevimi burada sürdürüyorum.”
“Ne görevi?” diye sordum.
“Tanıklık etmek.”
“Nelere?”
“Zamanın akışına.”
Lioren iç çekti. “Bunu biraz açabilir misiniz?”
Matheion yüzünü ona çevirdi.
“Bir olay gerçekleştiğinde ardında bir enerji çizgisi bırakır. O çizgi, olayın kendisine ait bilgiyi taşır. Ben onu algılar, izler ve kaydederim.”
“Nereye kaydedersiniz?” diye sordu Lioren, karşısındaki devasa hafızanın sınırlarını çözmek isteyerek.
“Bir kısmı yazılı tarihe dönüşür.”
Aklıma aynı anda tek bir yer geldi.
“Heliorum,” dedim, fısıltıyla.
“Evet.”
“Heliorum'daki kitaplarla bir bağlantın mı var?”
“Oradaki kayıtların temelinde benim koruduğum enerji çizgileri bulunur.”
Lioren bir adım yaklaştı, gümüş damarların çiğ aydınlığı yüz hatlarındaki kuşkuyu iyice belirginleştirdi.
“Bütün kitapların mı?”
“Evet.”
“Peki onları kim yazıyor?”
“Yazıya dönüştürülmeleri ayrı bir süreçtir. Bu Heliorum’a aittir; fakat benim görevim, yaşananların izlerini eksiksiz tutmaktır.”
“Eksiksiz mi?” diye sordum.
“Evet.”
Heliorum'un yüksek raflarını düşündüm. Okuduğum kitapları, yarım kalmış anlatıları, bazı dönemlerde neredeyse bütünüyle kesilen kayıtları…
“Öyleyse neden bazı dönemlere ait bu kadar az kitap var?”
Matheion'un yüzünde hiçbir değişiklik olmadı, beyaz gözleri odadaki boşluğa kilitli kaldı.
“Çünkü her olay yazıya aktarılmadı.”
Lioren hemen sordu:
“Nasıl yani? Kayıtlar kayboldu mu?”
“Hayır.”
“Yok mu edildiler?”
“Hayır.”
“Öyleyse neredeler?”
Matheion elini göğsünün üzerine koydu.
“Bende,” dedi, sesindeki yalın sükûnet taş duvarlarda hafifçe çınlayarak. O an ayaklarının altındaki zeminde gümüş enerji dalgalanmaları çoğaldı, taş yüzeyin altından süzülen parıltılar yaşlı Albens'in etrafında dilsiz bir halka gibi genişledi.
Bir an için nefesimi tuttuğumu fark ettim.
“Yani Heliorum'da bulunmayan olayları da biliyorsun.”
“Evet.”
“Hangilerini?”
“Hepsini.”
Lioren'in yüzündeki alaycı ifade silindi, yerini adamın sarsılmaz duruşunu çözmeye çalışan derin bir odaklanmaya bıraktı.
“Bu mümkün değil.”
“Senin için değil.”
Lioren cevap vermedi. Matheion'un sesinde üstünlük taslayan hiçbir şey yoktu. Yalnızca bir gerçeği söylüyordu.
“Peki neden hepsi kitaplara aktarılmadı?” diye sordum, zihnimdeki kayıp zamanın ağırlığını hissederek.
“Çünkü bir olayın yaşanmasıyla onun yazılı tarihte yer alması aynı şey değildir.”
“Bunu kim belirliyor?”
“Ben.”
Lioren'in başı hızla kalktı. “Yani bazı olayların unutulmasına siz mi karar veriyorsunuz?”
“Unutulmasına değil; sadece yazıya geçirilip geçirilmeyeceğine.”
“Aradaki fark nedir?”
“Bir olayın unutulması ya da yazıya geçirilmemesi, izinin yok olduğu anlamına gelmez.”
“Yalnızca sizde,” dedi Lioren.
“Evet.”
“Ve bize anlatıp anlatmayacağınıza da siz karar veriyorsunuz.”
“Evet.”
Lioren kısa bir kahkaha attı. “Harika; bütün Albinor'un tarihini tek başınıza saklıyorsunuz ve biz de size güvenmek zorundayız.”
“Hayır, Lioren.”
“Hayır mı?”
“Bana güvenmek zorunda değilsin.”
“Peki başka seçeneğimiz var mı?”
“Her zaman seçeneğin vardır.”
Lioren cevap vermek üzere ağzını açtı, sonra vazgeçti.
Ben ise başka bir şeyi, zihnimin en derininde biriken cevapsız muammayı düşünüyordum.
“Matheion,” dedim. “Öyleyse mührün neden yandığını da belimdeki taşın neden sustuğunu da açıklayabilirsin.”
“Açıklayabilirim.”
Lioren bana baktı; fakat ben gözlerimi Matheion'dan ayırmadım.
“Öyleyse söyle,” dedim, sesimdeki meraklı baskıyı koruyarak.
Matheion'un yüzü bana dönüktü. Beyaz gözleri değişmeyen bir sakinlikle açık duruyordu.
“Hangisini öğrenmek istiyorsun, Silea?”
“İkisini de.”
“Bunu anladım. Hangisinden başlamak istiyorsun?”
Bu kez cevap vermeden önce düşündüm. Mühür, yıllardır avucumdaydı. Siyah taş ise son zamanlarda yaşadığım bütün tuhaflıkların ortasında duruyordu. Birbirleriyle bağlantılı olup olmadıklarını bile bilmiyordum.
“Birbirleriyle ilgileri var mı?” diye sordum.
“Evet.”
Lioren hemen araya girdi. “Ne tür bir ilgi?”
Matheion ona döndü.
“Bu sorunun cevabı, Silea'nın henüz bilmediği başka olaylara dayanıyor.”
“Yani söylemeyeceksiniz,” dedi Lioren, çenesini hafifçe kaldırarak.
“Henüz değil.”
“Niçin?”
“Çünkü burada anlatacağım bir olayın, onun yerine verilmiş bir karara dönüşmesini istemiyorum.”
Sözleri beni şaşırttı. “Benim yerime nasıl karar verirsin?”
“Vermem.”
“Az önce—”
“Bilgi verebilirim, Silea; fakat o bilgiyle ne yapacağına sen karar verirsin. Ben seni bir sonuca götürmek için burada değilim.”
Lioren başını hafifçe yana eğdi, bakışlarını yaşlı adamın üzerinde sabitledi.
“Yine de bazı şeyleri saklıyorsunuz.”
“Evet.”
“Bu da bir tercih.”
“Öyle.”
“Ve tercihleriniz başkalarının hayatını etkileyebilir.”
Matheion uzun bir süre sustu. İlk kez yüzündeki ifade ciddileşti, beyaz gözlerinin arkasındaki dinginlik iyice ağırlaştı.
“Bunun farkındayım, Lioren.”
“Öyleyse neden—”
“Çünkü ben yaşananları değiştirmem.”
Lioren durdu. Matheion devam etti:
“Bir olayın gerçekleşmesini sağlayan ben değilim. Gerçekleşmesini engelleyen de. Kimsenin kaderini kendi isteğime göre yönlendirmem.”
“Bütün bunları bildiğin hâlde mi?” diye sordum, içimde büyüyen isyan hissine engel olamayarak.
“Evet.”
“Birinin başına kötü bir şey geldiğini bilsen de mi?”
“Evet.”
“Engelleyebileceğin bir şey olsa bile?”
“Gücümün yetmesi, onu kullanmam gerektiği anlamına gelmez.”
Lioren'in yüzü gerildi, çene kemikleri büküldü.
“Bunu söylemek sizin için kolay olmalı.”
“Kolay olduğunu söylemedim.”
Bir süre kimse konuşmadı.
Sonunda dayanamayıp sordum: “Sen kimsin, Matheion?”
Yaşlı Albens ellerini yeniden dizlerinin üzerine bıraktı. “Zamanın Tanığı.”
İsmi değil, unvanı söylemişti; bu iki kelime kaba taş duvarların arasında adeta asırlık bir kanun gibi yankılandı.
Lioren başını kaldırdı. “Bu görevi size kim verdi?”
“Benden önceki tanık.”
“Yani sizden önce de biri vardı?”
“Evet.”
“Peki nasıl seçiliyorsunuz?”
“Yeni tanık dünyaya geldiğinde, gözleriyle görmez. Görevi taşıyacak olanın ilk işareti budur.”
İstemsizce gözlerine baktım. “Sen de böyle mi doğdun?”
“Evet.”
“Ve senden önceki tanık görevini sana devretti.”
“Evet.”
“Ne kadar zamandır yapıyorsun bunu?”
Matheion'un dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. “Bunu az önce sordun.”
“Ve sen cevap vermedin.”
“Verdim.”
Albinor'un bir adı olmadan önce de vardım. Sözlerini hatırladım, zihnim bu devasa zaman diliminin sınırlarını çizmekte tamamen aciz kalmıştı.
Lioren ise başka bir şey, zihnini kemiren en büyük otorite ağını düşünüyordu.
“Dört Ael,” dedi birden.
Matheion başını ona çevirdi. “Evet?”
“Onlar da bütün bunları biliyor mu?”
“Evet.”
“Senin burada olduğunu da?”
“Evet.”
“Peki neden biz bilmiyoruz?”
Matheion cevap vermeden önce ellerini birbirine geçirdi. “Çünkü size anlatılan Albinor tarihi, yaşananların tamamı değil.”
Lioren'in yüzündeki ifade sertleşti, Aurelys saraylarında büyütülmüş bir Albens olarak duyduğu bu hakikat inancını sarsmıştı.
“Bunu kim belirledi?”
Matheion susmadı. Sorudan kaçmadı da. “Dört Ael, hangi bilgilerin açık kalacağını belirleyen kararlarda yer aldı.”
Sanki ayaklarımın altındaki taş biraz daha soğumuştu. Zihnimde dördünün de adı dolaşmaya başladı. Lysara, Velara, Serenai ve Orivar… İçimde bir şey sıkıştı. Velara'nın bizi buraya yönlendirişini, sözcüklerini dikkatle seçişini hatırladım. Bana yardım ettiğini düşünmüştüm. Hâlâ öyle düşünmek istiyordum; fakat bu dipsiz taş odada duyduklarım, o şefkatli yönlendirmenin arkasında gizli hesaplar olduğunu fısıldıyordu.
“Peki sen?” diye sordum. “Sen de onların kararlarına uydun mu?”
“Onların kararlarını biliyorum.”
“Bunu sormadım.”
“Biliyorum.”
“Matheion…”
“Ben kayıtları tutmaya devam ettim, Silea. Yazıya geçirilmeyen hiçbir olay kaybolmadı.”
Lioren'in sesi sertleşti.
“Yani olanları gördünüz, saklananları da biliyorsunuz; fakat hiçbir şey yapmadınız.”
Matheion yüzünü ona çevirdi. “Ben zamanı yönetmem, Lioren. Onun tanığıyım.”
“Bu, yaptıklarınızı haklı çıkarıyor mu?”
“Bunu sana söyleyemem.”
“Neden?”
“Çünkü haklı olup olmadığıma sen karar vereceksin.”
Lioren sustu, öfkesini kontrol altına almak ister gibi derin bir soluk aldı. Ben ise Matheion'un sözlerinden çok, onların içimde uyandırdığı soruya takılmıştım. Bize anlatılan tarih, yaşananların tamamı değil. Heliorum'da okuduklarım… Aellerin anlattıkları… Albinor hakkında doğru kabul ettiğim her şey…
“Peki,” dedim yavaşça, avucumdaki sızlayan mühür çizgisini parmaklarımla bastırarak. “...hangi olaylar yazılmadı?”
Matheion yüzünü bana çevirdi. “Çok fazla olay.”
“En eskileri?”
“Onlar da var.”
“Albinor'un başlangıcıyla ilgili olanlar?”
“Evet.”
Lioren bana baktı. “İşte şimdi bir yere geldik.”
“Bütün bunları neden sakladılar?” diye sordum.
Matheion'un cevabı gecikmedi:
“Çünkü bazı gerçeklerin hatırlanmasını istemediler.”
“Kimler?”
“Bu kararı verenler.”
“Yine mi Aeller?”
“Evet ve hayır.”
Ensemde aniden bir ürperti hissettim. Başımı çevirdim.
Geldiğimiz geçit boştu. Gümüş damarların ışığı taşların üzerinde sabit duruyordu; ne pürüzlü duvarda yürüyen bir hareket vardı ne de duyabildiğim bir ayak sesi. Yine de aynı his üzerimdeydi. Arx'a inmeden önce de hissetmiştim, Heliorum'da bazı kayıtların peşine düştüğümde de.
Biri beni izliyordu. Bunu artık yalnızca karanlığın yarattığı bir huzursuzluk olarak açıklayamıyordum.
“Ne oldu?” diye sordu Lioren.
“Bir şey yok.”
“Yüzün değişti.”
“Yalnızca…”
Sözümü tamamlayamadım. Matheion'un başı bana dönüktü; yaşlı bilge beyaz gözleriyle taş odanın dışına uzanan tekinsiz bağı çoktan yakalamış gibiydi. Onun da bunu bildiğinden emindim.
“Burada yalnız mıyız?” diye sordum.
Lioren geçide baktı. “Üç kişiyiz.”
“Bunu sormadım.”
Matheion cevap verdi:
“Bu odada yalnızca üçümüz bulunuyoruz.”
Sorumu dikkatle cevaplamıştı. Bu odada.
“Peki bizi başka biri izliyor mu?”
Matheion'un beyaz gözleri yüzüme dönüktü. “Bunu hissettin.”
“Evet.”
“Öyleyse hissettiğini hemen reddetme.”
Lioren başını iki yana salladı, bakışlarını geçidin huzursuz edici boşluğu ile bizim aramızda gezdirerek:
“İkiniz de benim bilmediğim bir konuşma yapıyorsunuz,” dedi.
“Ben de henüz bilmiyorum,” dedim.
Matheion'a yeniden döndüm.
“Kim olduğunu biliyorsun.”
“Evet.”
“Söyleyecek misin?”
“Hayır.”
“Niçin?”
“Çünkü bu kez cevabı kendin bulabileceksin.”
İtiraz etmek üzereydim. Fakat Matheion'un sesinde beni belirli bir isme yönlendiren hiçbir vurgu yoktu. Yalnızca sorumun cevabını bildiğini söylemişti.
Elimi belime götürdüm. Siyah taş, bütün bu konuşma boyunca tek bir kez bile tepki vermemişti. Oysa avucumdaki mühür hâlâ sıcaktı; derinin altından yayılan köz hissi bilincimi uyanık tutuyordu.
“Matheion,” dedim.
“Dinliyorum.”
“Bize anlatılmayan tarihten söz ettin. Ben artık yalnızca mührümün neden yandığını öğrenmek istemiyorum.”
“Ne öğrenmek istiyorsun?”
Gözlerimi ondan ayırmadım. “Albinor'un bir adı olmadan önce ne olduğunu.”
Matheion'un yüzündeki gülümseme kayboldu, beyaz gözlerinin arkasındaki ciddiyet taş odayı bütünüyle sardı.
“Öyleyse,” dedi, “önce size anlatılan tarihin nerede başladığını konuşmalıyız.”
“Bize anlatılan tarihin nerede başladığını mı?” diye tekrarladım.
Matheion başını hafifçe eğdi. “Evet.”
“Albinor'un başlangıcından farklı bir yer mi orası?”
“Çok farklı.”
Lioren yanımda duruşunu değiştirdi, gümüş damarların çiğ aydınlığında yüz hatları iyice gerildi.
“Öyleyse bugüne kadar öğrendiğimiz tarihin ne kadarı doğru?”
“Doğru olmayanla eksik olanı birbirine karıştırma, Lioren.”
“Bir şeyleri özellikle eksik anlatmak da insanları yanıltmanın bir yolu.”
“Evet.”
Bu kadar kolay kabul etmesi Lioren'i hazırlıksız yakaladı; Aurelys’in kusursuz mutlak doğrularıyla büyütülmüş zihni, bu kabulleniş karşısında bir anlığına sarsıldı.
“Buna itiraz etmeyecek misiniz?”
“Neden edeyim? Söylediğin doğru.”
“Öyleyse siz de bunun farkındasınız.”
“Her zaman farkındaydım.”
Lioren'in dudakları aralandı, fakat söyleyeceği sözleri yeniden düşünmüş olmalıydı. Sonunda ellerini iki yanına bıraktı, avucunu sıkan anlamsız öfke bağını bütünüyle gevşetti.
“Bu konuda nasıl bu kadar sakin konuşabiliyorsunuz?”
Matheion'un beyaz gözleri ona çevrildi, taş odayı çevreleyen pürüzlü kayaların durağanlığı yansıdı yüz hatlarına.
“Sesimi yükseltmem, yaşananları değiştirmez.”
“Hayır, ama en azından önemsediğinizi gösterir.”
“Önemsemekle öfkelenmek aynı şey değildir.”
Lioren'in cevap vermesine fırsat bırakmadan araya girdim.
“Bir dakika. Önce şunu anlamak istiyorum. Heliorum'daki kitaplar yaşanan olayların kayıtlarıysa ve sen hepsini biliyorsan, neden bazıları diğerlerinden farklı?”
“Nasıl farklı?”
“Okuyabildiğim tarih kitaplarından söz ediyorum. Bazılarında tek bir olayın çevresindeki bütün ayrıntılar anlatılıyor. Bazılarında ise…”
“Boşluklar var,” dedi Matheion, zihnimdeki yarım kalmış cümleleri benden önce tamamlayarak.
“Evet.”
“Bunu ne zaman fark ettin?”
“Heliorum'da çalışırken. Önceleri yalnızca kitapların zamanla zarar gördüğünü, parşömenlerin çürüdüğünü düşündüm. Sonra bazı olayların başlangıcı ve sonucu yazılmışken arada ne olduğunun bulunmadığını gördüm.”
“Ve?”
“Birbirleriyle bağlantılı olması gereken olaylar, sanki aradaki devasa köprüler bir baltayla kesilmiş gibi, birbirinden tamamen habersiz yaşanmış gibi anlatılıyordu.”
Matheion başını salladı, beyaz gözlerinde saklı duran hakikat yüzeye sızdı:
“İyi gözlemlemişsin.”
Lioren bana döndü. “Bundan bana neden bahsetmedin?”
“Çünkü o zaman önemli olduğunu düşünmemiştim.”
“Şimdi önemli mi?”
“Biraz.”
“Biraz mı?”
“Pekâlâ, oldukça önemli,” diyerek avucumu hırpalayan ince sızıya direndim.
Lioren iç çekti. “Bazen seni anlamakta gerçekten zorlanıyorum.”
“Bazen mi?”
“Şu anda tartışmaya başlarsak Matheion'un söylediklerini unutacağım.”
“Unutmazsın,” dedi Matheion, kaba taşın üzerindeki heykel gibi duruşunu bozmadan.
Lioren ona döndü. “Bunu da mı biliyorsunuz?”
“Senin hafızan sandığından daha kuvvetli.”
Lioren'in kaşları kalktı. “Teşekkür mü etmeliyim?”
“İstersen.”
Gülümsememi gizlemek için başımı eğdim. Matheion'un konuşmalarında tuhaf bir rahatlık vardı. Sözcüklerini dikkatle seçiyordu ama bunu karşısındakileri etkilemek için yapmıyordu. Lioren'in itirazları onu rahatsız etmiyor, benim aceleci sorularım sabrını tüketmiyordu. Belki de çok uzun yaşamış biri için bizim sabırsızlığımız gerçekten küçük bir ayrıntıydı; zamanın muazzam nehrini tek bir noktadan izleyen bir Albens için çocukça bir telâştan ibarettik.
“Peki ya gizli arşivdeki en eski kitaplar?” dedim.
“Kadim Dilde yazılmış olanlar mı?”
“Evet. Yazıları okuyamadık; mantıklı bir şeyler çıkarmaya çalıştık. O dili bir zamanlar biz de mi konuşuyorduk?”
Matheion başını hafifçe eğdi. “Evet. O kitapların yazıldığı dönemde o dil kullanılıyordu.”
“Albinor'da mı?”
“Albinor henüz bu adla anılmıyordu.”
Yeniden aynı yere dönmüştük.
“Peki nerede kullanılıyordu?”
“Bugün birbirinden ayrı sürdürülen yaşamların bir arada olduğu yerde.”
Lioren hemen başını kaldırdı, gümüş damarların aydınlığı bakışlarındaki katı şaşkınlığı bir kez daha ortaya serdi.
“Bir arada mı?”
“Evet.”
“Ne demek istiyorsunuz?”
“Bir zamanlar aynı yaşamın parçası olanlar, artık birbirlerinden ayrı yaşıyor.”
“Kimler?” diye sordum, kalbimin göğüs kafesimi zorlayan hırslı ritmini hissetmeye başlayarak.
Matheion'un başı bana döndü. “Albensler ve sizin henüz tanımadığınız bir halk.”
Lioren'in bakışları benimkilerle buluştu.
“Başka bir halk mı var?” diye sordu.
“Evet.”
“Bizden başka?”
“Evet.”
“Peki neredeler?”
Matheion'un yüzünde hiçbir değişiklik olmadı. Beyaz gözleri odadaki boşluğa dikili kaldı.
“Yaşamlarını sürdürüyorlar.”
Lioren kısa bir nefes verdi. “Bu, nerede olduklarının cevabı değil.”
“Biliyorum.”
“Öyleyse neden söylemiyorsunuz?”
“Çünkü şu anda yerlerini değil, geçmişlerini konuşuyoruz.”
“Birbirleriyle bağlantılı değil mi?”
“Bağlantılı.”
“Öyleyse—”
“Lioren,” dedim, aradaki mesafeyi kesmek ister gibi elimi kaldırarak. “...bir dakika.”
Bana döndü. “Ne var?”
“Görülerim.”
Yüzündeki ifade değişti. “Yine mi?”
“Hayır. Gördüğüm diğer Albens dışı varlıklar.”
Bir an sustum, gümüş damarların solgun sızıntısı altında, bilincime üşüşen tanımadığım giysileri, taş yapıları ve gökyüzüne uzanan yüksek duvarları zihnimde topladım. Ve o adam.
“Onlardan söz ediyor olabilir mi?” diye fısıldadım.
Matheion cevap verdi:
“Evet.”
“Elbette kim olduğunu da biliyorsun,” diye mırıldandım. “Asıl sormam gereken, neden onu gördüğüm.”
“Aranızda bir bağ var.”
“Nasıl bir bağ?”
“Henüz anlamadığınız, Aurelys kütüphanelerindeki hiçbir parşömende yer almayan eski bir bağ.”
“Peki bunu bize açıklayacak mısınız?”
“Zamanı geldiğinde, bilmeniz gereken kısmını.”
Lioren gözlerini kapattı. “Bu cümleyi sevmemeye başladım.”
Matheion'un dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. “Fark ettim.”
“Bunu da mı?”
“Evet.”
İstemeden gülümsedim. Fakat aklım hâlâ görülerimdeki, yüksek orantısız dik kayaların gölgesinde dikilen adamdaydı.
“Onlar gerçek mi?” diye sordum.
“Evet.”
“Yaşıyorlar mı?”
“Evet, Silea.”
Bir süre konuşamadım. Şimdiye kadar görülerimin ne olduğunu, zihnimin bana fırlattığı görüntüler mi, geçmişten kalan parçalar mı, yoksa henüz anlamadığım başka bir şey mi olduğunu çözememiştim. Ama Matheion'un söylediğine göre o insanlar gerçekten şu anda yaşıyordu. Ve içlerinden biriyle aramda, henüz adını koyamadığım bir bağ vardı.
Matheion'un oturduğu taşın çevresinde ince gümüş damarlar uzanıyordu. İlk geldiğimizde bunların yalnızca duvarlardaki enerji akışlarının devamı olduğunu düşünmüştüm. Fakat şimdi dikkatle bakınca bazı çizgilerin taşın çevresinde birleştiğini, oradan da farklı yönlere dağıldığını fark ettim.
“Bunlar senin kaydettiğin enerji çizgileri mi?” diye sordum.
“Hayır. Bunlar Arx'ın merkezinden geçen akışlar.”
“Peki kayıtlar nerede?”
“Bende.”
“Bütün olayların çizgilerini içinde mi taşıyorsun?”
“Evet.”
“Bu kadar çok şeyi nasıl saklayabiliyorsun?”
“Bir olayın enerji çizgisi, onu yazıya dökmek için kullanılan sözcükler kadar yer kaplamaz.”
Lioren başını yana eğdi. “Bunu biraz açar mısınız?”
“Bir kitabı düşün. Yüzlerce sayfası olabilir. Aynı olayı anlatan başka bir kitap daha uzun, bir başkası daha kısa olabilir. Sözcükler değişir; fakat harflerin işaret ettiği olayın gerçekleşmiş olması değişmez.”
“Yani siz anlatımı değil, olayın kendisini mi saklıyorsunuz?”
“Onun enerji izini.”
“Peki birinin yanlış hatırladığı bir olay?”
“Hatırlaması da ayrı bir olaydır. Onun da zihinde bıraktığı sarsıntının izi vardır.”
Lioren birkaç saniye sustu. Sonra gözlerini büyüttü.
“Bir dakika. Birinin yalan söylemesiyle gerçekten yaşanan şeyi birbirinden ayırabiliyorsunuz.”
“Evet.”
“Birinin gerçeği bilerek saklamasını da?”
“Evet.”
“Peki birinin gerçeği kendisinden bile saklamasını?”
“Onu da,” dedi Matheion, bilincin en korunaklı mağaralarına bile rahatça sızabildiğini hatırlatarak.
Lioren bana baktı. “Bu adamla tartışmak istemiyorum.”
“Biraz geç kaldın,” dedim.
“Farkındayım.”
Matheion hafifçe güldü. Ancak zihnim başka bir soruya takılmıştı.
“Birinin ne düşündüğünü de biliyor musun?”
“Düşüncelerin zihinde gerçekleşen olaylar olduğunu biliyorum. Onların da enerji izleri vardır.”
“Yani aklımdan geçen her şeyi okuyabiliyorsun.”
“İhtiyaç duyduğumda o izleri ayırt edebilirim. Fakat her düşünceni dinleyerek oturmuyorum, Silea.”
Lioren bana yaklaştı. “Bu biraz rahatlatıcı oldu.”
“Biraz mı?”
“Çok az.”
Matheion'un sesindeki yumuşaklık kaybolmadan devam etti:
“Her şeyi bilmek, her an her ayrıntıya dikkatimi vermem gerektiği anlamına gelmez. Ama bir olayın izine yöneldiğimde, onu eksiksiz görürüm.”
Bu sözleri duyduğumda gözüm istemsizce avucuma kaydı. Mührün çizgisi hâlâ hafifçe sızlıyordu. Matheion bunu da biliyordu. Nedenini de. Ve ben, karşımdaki adamın bilgisiyle kendi bilgisizliğim arasındaki mesafeyi ilk kez bu kadar açık hissediyordum; evrenin tüm parşömenleri önünde açık duran bir devin karşısında, karanlıkta yönünü arayan iki cahildik.
“Peki,” dedim, “bir olayın yazıya geçirilmesine karar verdiğinde ne oluyor?”
“Enerji çizgisinin taşıdığı bilgi, yazılı kayda dönüştürülüyor.”
“Sen mi yazıyorsun?”
“Her kitabı kendi ellerimle yazmıyorum. Ancak hangi olayın kayda dönüşeceğini belirleyen görev bana ait.”
Lioren hemen sordu: “Dört Ael bu kararlara nasıl karışıyor?”
Matheion yüzünü ona çevirdi. “Onlar da hangi bilgilerin açılması gerektiğine ilişkin kararlar verdiler.”
“Ve siz kabul ettiniz.”
“Bazılarını.”
“Bazılarını mı?”
“Her talep aynı şekilde karşılanmadı.”
Lioren'in bakışları keskinleşti, Aurelys saraylarının hiyerarşisinde derin bir çatlak bulmuş gibi hemen öne atıldı.
“Demek ki aranızda anlaşmazlıklar yaşandı.”
“Evet.”
“Kim kazandı?”
Matheion'un yüzünde bu kez gülümseme belirmedi. Yüz hatları kusursuz mermer bir taş gibi gerildi.
“Bu, kazanılacak bir yarış değildi.”
“Bir tarafın istediği yapıldıysa öyleydi.”
“Bir kararın uygulanması, onun doğru olduğu anlamına gelmez.”
“Yine de uygulandı.”
“Evet.”
Lioren bir süre Matheion'a baktı. “Bütün bunların sorumluluğunu kim taşıyor?”
“Karar veren herkes, kendi kararının sorumluluğunu taşır.”
“Dört Ael de mi?”
“Evet.”
“Siz de mi?”
“Evet.”
Bu cevabı duyunca Lioren'in yüzündeki sertlik biraz değişti. Matheion kendisini olayların dışında tutmuyordu. Bir suçu başkasına yüklemeye çalışmıyordu; tarihin üzerini örten ışık geçirmez perdenin ağırlığını doğrudan kendi omuzlarına da alıyordu.
“Peki neden?” diye sordum. “Neden bir olayın yazılmasını istemezler?”
Matheion başını bana çevirdi. “Bazen korkudan. Bazen pişmanlıktan. Bazen de gerçeği öğrenenlerin vereceği kararlardan çekindikleri için.”
“Dört Ael korkar mı?”
“Evet.”
Bu tek sözcük beni beklediğimden fazla sarstı. Aelleri düşündüm. Serenai'nin dingin yüzünü. Orivar'ın hiçbir itiraza yer bırakmayan sözlerini. Velara'nın sıcaklığını. Lysara'nın yanında bulunduğumda içimde oluşan o açıklayamadığım gerginliği… Korku, onlarla ilişkilendirdiğim bir duygu değildi; Aurelys tahtında oturan bu kusursuz varlıkların zihninde böylesi sıradan bir zayıflığın barınabileceğini düşünmemiştim.
“Kimden korkarlar?” diye sordum.
“Bazen birbirlerinden.”
“Başka?”
“Bazen verdikleri kararların sonuçlarından.”
Lioren alçak sesle güldü. “Bunu duymak isterdim.”
“Hangisini?”
“Orivar'ın bir kararından korktuğunu itiraf ettiğini.”
Matheion'un dudakları hafifçe kıvrıldı. “İtiraf etmek, korkunun var olması için gerekli değildir.”
Lioren'in yüzündeki gülümseme büyüdü. “Bunu sevdim.”
Ben ise gülümseyemedim. “Velara,” dedim.
Matheion yüzünü bana çevirdi. “Evet.”
“Bizi buraya gönderdi.”
“Biliyorum.”
“Burada olduğunu da biliyordu.”
“Evet.”
“Bana neden kendisi anlatmadı?”
“Çünkü bazı cevapları benden duymanı istedi.”
“Peki diğerlerini?”
“Onları kendisine sormalısın.”
Bir süre düşündüm. Velara'nın bizimle konuşurken bazı sözcükleri yarıda bırakışını hatırladım. Buraya inmemize engel olmamıştı. Hatta yolu göstermişti. Fakat Matheion'un varlığını açıkça söylememişti.
“Beni korumaya mı çalışıyordu?” diye sordum.
“Velara'nın sana karşı hissettikleri gerçek.”
“Bu bir evet mi?”
“Hayır. Söylediğim şey, hissettiklerinin gerçek olduğu; fakat kararlarının hepsinin doğru olduğu değil.”
Lioren bana baktı. “Bence bunu unutma.”
“Unutmam.”
“Gerçekten mi?”
“Lioren.”
“Pekâlâ.”
Bir süre sonra Matheion'un söylediklerini zihnimde sıraya koymaya çalıştım. Albinor'un bir adı olmadan önce yaşamıştı. Bütün enerji çizgilerini kaydediyordu. Heliorum'daki kitaplar, bu kayıtların yalnızca bir bölümünü içeriyordu. Ve dört Ael, bazı bilgilerin saklı kalmasına karar vermişti.
“Matheion,” dedim. “Gizli arşivdeki eski kitaplara baktık ama yazılanları okuyamadık. O kayıtlarda bize anlatılmayanlar da var mı?”
“Evet. O dönemde olayların tamamı yazıya geçirilirdi.”
“Hiçbir şey saklanmaz mıydı?”
“Yaşananlar kayıt dışı bırakılmazdı.”
“Sonra bu değişti.”
“Evet.”
“Ne zaman?”
“Büyük Ayrışma'dan sonra.”
Lioren'in başı hızla kalktı. “Büyük Ayrışma?”
“Peki neden ayrıldılar?” diye sordum.
Matheion'un yüzündeki ifade ciddileşti. “Bu, yazılmayan tarihin en eski ve en önemli olaylarından biridir.”
“Sen gördün mü?”
“Evet.”
“Nasıl olduğunu biliyor musun?”
“Bütün ayrıntılarıyla.”
“Bize anlatır mısın?”
“Anlatabilirim.”
Lioren başını kaldırdı. “Fakat?”
“Anlatmakla yaşanmış bir olayın izini doğrudan algılamak aynı şey değildir.”
“Ne demek istiyorsun?” diye sordum.
“Size sözcüklerle açıklayabilirim; fakat dil her zaman hakikatin pürüzlerini düzleştirir. Ya da o olayın kök enerjisinden bir bölümü zihninize yönlendirebilirim.”
Lioren'in yüzündeki ifade anında değişti. “Zihnimize mi?”
“Evet.”
“Bu tehlikeli mi?”
“Ne yaşayacağınızı önceden açıklayabilirim. Hazır olmadığınızda durdurabilirim.”
“Yine de Silea'nın zihnine bir şey göndermenizden söz ediyoruz.”
“Senin de, kabul edersen.”
Lioren şaşkınlıkla ona baktı. “Benim mi?”
“Evet.”
“İkimizin de aynı şeyi görmesini mi sağlayacaksınız?”
“Görmek sözcüğü bu eylemi tam karşılamıyor. Olayın enerji izini algılayacaksınız. Size ait olmayan bir hatıranın içinde bulunmak gibi hissedilebilir.”
“Peki ya orada gördüklerimiz gerçek değilse?”
“Size göndereceğim şey benim oluşturduğum bir görüntü olmayacak. Yaşanmış olayın kendisinden kalan iz olacak.”
Lioren bana baktı. “Bundan hiç hoşlanmadım.”
“Henüz bir şey yapmadık.”
“Tam da bu yüzden söylüyorum.”
Matheion konuşmadı. Bekledi. Onun bizi ikna etmeye çalışmaması dikkatimi çekti. Ne acele ettiriyor ne de karar vermemiz için yeni nedenler sıralıyordu. Seçimi gerçekten bize bırakmıştı.
“Ne kadarını göstereceksin?” diye sordum.
“Başlangıç için yeterli olanı.”
“Her şeyi değil mi?”
“Hayır.”
“Neden?”
“Çünkü geçmişin tamamını tek bir anda zihninde taşımak istemezsin, Silea; hafızanın sınırsız dalgası bütünüyle ruhuna çökerse kendi ismini bile unutabilirsin.”
“Buna da sen karar veriyorsun.”
“Ne kadarını aktaracağımı ben belirlerim. Kabul edip etmeyeceğini sen.”
Lioren bana döndü. “Bu ayrımı hiç sevmedim.”
“Ben de henüz sevip sevmediğimi bilmiyorum.”
“Öyleyse yapmayalım.”
Matheion'un beyaz gözlerine baktım. “Orada ne olduğunu gerçekten görebilecek miyim?”
“Yaşananların bir bölümünü algılayacaksın.”
“Ve bunun neden saklandığını anlayabilecek miyim?”
“Gördüklerin sana yeni sorular verecek.”
Lioren başını iki yana salladı. “Harika. Daha fazla soru.”
Bu kez ona dönüp gülümsedim. “En azından artık doğru soruları soruyoruz.”
“Bundan o kadar emin değilim.”
Matheion'un sesi aramıza girdi:
“Emin olmanız gerekmiyor.”
Ona döndüm. “Peki ne gerekiyor?”
“Karar vermeniz.”
Sol avucuma baktım. Mühür hâlâ sıcaktı. Belimdeki siyah taş ise sessizliğini koruyordu.
Heliorum'un raflarında, bize anlatılan tarihin kitapları duruyordu. Burada ise o kitaplara hiç girmemiş bir geçmiş, karşımda oturan kör bir Albens'in hafızasında saklıydı. Bir zamanlar birlikte yaşayan iki halk… Ve o halklardan birine ait olan, görülerimde karşıma çıkan bir adam.
“Ben kabul ediyorum,” dedim.
Lioren hemen bana döndü. “Silea!”
“Ne olduğunu bilmek istiyorum.”
“Ben de istiyorum. Ama bu—”
“Biliyorum.”
“Hayır, bilmiyorsun.”
Haklıydı. Ne hissedeceğimi, neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Yalnızca artık bilmemeyi seçemeyeceğimi hissediyordum.
“Senin kabul etmen gerekmiyor,” dedim.
Lioren yüzüme baktı. Sonra Matheion'a döndü. “Onun tek başına gitmesine izin vermeyeceğim.”
“Bir yere gitmeyecek,” dedi Matheion.
“Ne demek istediğimi anladınız.”
“Evet.”
Lioren yeniden bana baktı. “Beni gerçekten çok zor bir duruma sokuyorsun.”
“Biliyorum.”
“Bir gün yalnızca kitap okumak için Heliorum'a gidelim, Silea. Hiçbir gizli geçit, hiçbir kadim varlık, hiçbir mühür olmasın.”
“Böyle bir günümüz oldu mu?”
Lioren düşündü. “Sanırım olmadı.”
“Öyleyse fazla umutlanma.”
Derin bir nefes aldı. “Pekâlâ. Ben de kabul ediyorum.”
Matheion başını hafifçe eğdi. “İkiniz de kararınızdan emin misiniz?”
“Evet,” dedim.
Lioren birkaç saniye bekledi. “Evet.”
Matheion sağ elini kaldırdı. Gümüş damarların ışığında uzun parmakları neredeyse saydam görünüyordu. Ancak ne duvarlardan yeni bir ışık yükseldi ne de çevremizdeki taşlar hareket etti. Odanın içinde hiçbir şey değişmedi. Değişen, yalnızca Matheion'un dikkatinin yönüydü.
Bunu nasıl anladığımı bilmiyordum. Bir an önce karşımda oturan yaşlı bir Albens vardı. Şimdi ise bütün varlığıyla çok uzak bir ana yönelmiş gibiydi; zamanın pürüzlü kırıklarından süzülen dilsiz bir köprü kuruyordu zihnimize.
“Gözlerinizi kapatabilirsiniz,” dedi. “Ama zorunda değilsiniz.”
Lioren yanıma yaklaştı. “Bir şey olursa?”
“Bana söyle,” dedim.
“Bunu ben sana söyleyecektim.”
“Geç kaldın.”
Parmakları elime dokundu. Bu kez geri çekmedim; iki taraftan bizi saran muazzam sessizlikte elinin sıcaklığı sığınacağım tek kıyıydı.
Matheion'un sesi yeniden duyuldu.
“Hatırlamanızı istediğim ilk şey şu: Algılayacaklarınız sizin anılarınız değil. Onların içinde kaybolmayın.”
Derin bir nefes aldım. “Hazırım.”
Matheion'un eli hareketsiz kaldı.
“Öyleyse,” dedi, “size Büyük Ayrışma’nın öncesinden ve ayrılış gecesinden birkaç anı göstereceğim.”
İlk anda hiçbir şey olmadı. Sonra, zihnimin çok derinlerinde, bana ait olmayan bir ses duydum. Tanımadığım bir dilde konuşuyordu; fakat sesin taşıdığı korkuyu anlamak için sözcükleri bilmem gerekmiyordu.
Lioren'in parmakları elimi sıktı. Ben de onun elini tuttum. Ve karanlığın içinde, hiç görmediğim bir gökyüzünün altında, binlerce kişinin aynı anda başlarını kaldırıp bana baktığını hissettim; tüm o gözlerin ağırlığı bir anda bilincimin üzerine çöktü.
Sonra ilk duyduğum sesin ardından başkaları geldi. Birbirine karışan konuşmalar, ayak sesleri, uzaktan yükselen çocuk sesleri… Sonra yüzüme değdiğini sandığım bir sıcaklık hissettim.
Arx'ın altındaki odada hâlâ Lioren'in elini tutuyordum. Parmaklarının avucumdaki baskısını, ayaklarımın altındaki sert taşı hissedebiliyordum; fakat aynı anda başka bir yerdeydim. Önce gözlerimi açmakta zorlandığımı sandım. Sonra açık olduklarını fark ettim.
Karşımda uzanan şey gökyüzüydü. Ama… Bu… Albinor'un hiçbir aydınlığına benzemiyordu. Ne alıştığım gümüş tonlarındaydı ne de ışığın bildiğim herhangi bir hâline benziyordu. Üzerimde uçsuz bucaksız uzanan, derinliği neredeyse başımı döndüren bir görünümü vardı. Parlamıyordu; yine de Albinor'da gördüğüm bütün aydınlıklardan daha canlı görünüyordu.
“Matheion…” Sesim güçlükle çıktı.
“Dinliyorum, Silea.”
“Gökyüzü… Bu nedir?”
“Mavi.”
Sözcüğü içimden tekrarladım. Mavi.
“Bir rengin adı,” diye devam etti Matheion.
Lioren’in eli benimkini biraz daha sıktı. “Heliorum’daki kitaplarda pigmentlerle birlikte anlatılan renklerden mi?”
“Evet.”
Gözlerimi gökyüzünden ayıramıyordum. “Parlamayan ama ışık altında canlı görünen tonlar…” diye mırıldandım. “Kitaplarda böyle anlatılıyordu.”
“Doğru.”
“Fakat ben bunun ne demek olduğunu hiç anlamamıştım.”
“Şimdi görüyorsun.”
Başımı yavaşça çevirdim.
Gökyüzünün üzerinde birbirinden farklı biçimlerde, yumuşak görünümlü büyük kümeler ilerliyordu. Bazıları ince ve dağınıktı, bazıları ise üst üste yığılmış gibiydi.
“Peki bunlar?” diye sordum, yukarılarda usulca süzülen bu beyaz kütleleri şaşkınlıkla süzerek.
“Bulutlar.”
“Bulut…”
“Gökyüzünde oluşan su damlacıkları ve buz kristallerinden meydana gelirler.”
Lioren'in sesi duyuldu: “Bu kadar yüksekte su mu var?”
“Evet.”
Bir süre ikimiz de konuşmadık. Bulutlardan birinin biçimi değişti. Kenarındaki ince bölüm dağıldı, ardından daha büyük bir kümenin içine karıştı. Albinor'da hareket eden ışık akışlarını görmüştüm; fakat bu, onların hiçbirine benzemiyordu; baskı unsuru taşımayan, bütünüyle serbest bir akıştı.
Gökyüzünün altında yükselen yapılara baktım. Açık renkli taşlardan yapılmış evler, dar sokaklar ve yolun iki yanında uzanan uzun gövdeli bitkiler vardı. Üzerlerindeki sayısız küçük parça, hafifçe hareket ediyordu. Bazıları oldukça koyu, bazıları ise gökyüzündeki maviden bütünüyle farklı bir tondaydı.
“Bu farklılığı pigmentler mi oluşturuyor?” diye sordum.
“Evet. Gördüğünüz tonun adı yeşil.”
“Yeşil…”
Lioren'in sesi alçaldı: “Birbirlerinden ışık miktarlarıyla ayrılmıyorlar.”
“Hayır,” dedi Matheion. “Pigmentlerin özelliği bu. Işığı üretmezler. Üzerlerine düşen ışığın belirli bölümlerini yansıtırlar.”
Uzun gövdeli bitkilerden birinin yanına yaklaşmaya çalıştım. Zihnimdeki görüntü, dikkatimi yönelttiğim ayrıntıyı belirginleştirdi. Gövdesi kalındı. Yüzeyi düzensiz çizgilerle kaplıydı. Yukarıda birçok dala ayrılıyor, dalların üzerinde yüzlerce yeşil parça bulunuyordu.
“Bu da bir ağaç mı? Bizimkilerden çok farklı.”
“Evet. Yapraklarını farklı gösteren de taşıdıkları pigmentler.”
“Yapraklar neden hareket ediyor?”
“Rüzgâr.”
Hafif bir esinti dalların arasından geçti. Yapraklar birbirine değdiğinde ince bir hışırtı duyuldu.
“Rüzgârı biliyoruz,” dedi Lioren. “Ama onun böyle bir ses çıkarabileceğini düşünmemiştim.”
Biraz ileride daha küçük bitkiler vardı. İnce sapların ucunda, birbirinden farklı biçimlerde açılmış parçalar taşıyorlardı. Birinde gökyüzünün mavisinden farklı, oldukça güçlü bir ton vardı. Yanındakinde daha açık, diğerinde ise sıcak bir ışığı hatırlatan ama ışık yaymayan başka bir ton…
“Peki bu küçük bitkiler?”
“Çiçekler,” dedi Matheion.
“Peki üzerlerindeki farklılıklar?”
“Pigmentler. Şu gördüğünüz kırmızı. Yanındaki pembe. Daha ilerideki sarı.”
Sözcükleri zihnimde sıraya koymaya çalıştım. Mavi. Yeşil. Kırmızı. Pembe. Sarı. Birbirinden farklı beş isim. Ve her birinin karşısında, Albinor'da hiçbir zaman görmediğim bir görünüm.
“Bunların hepsi aynı anda var olabiliyor,” dedim.
“Evet.”
“Birbirlerini değiştirmeden.”
“Evet, Silea.”
Lioren bir süre sonra konuştu. “Bazı kitapların neden pigmentlerden özellikle söz ettiğini şimdi anlıyorum.”
Ben de anlıyordum; fakat bir kitabın birkaç satırında anlatılan şeyin bu kadar büyük bir farklılığı barındırabileceğini hiç düşünmemiştim.
Sonra sesler yaklaştı. Yolun öteki ucundan kalabalık bir topluluk geliyordu. İlk gördüklerimi hemen tanıdım. Albenslerdi. Açık tenleri, solgun saçları ve alıştığım yüz hatlarıyla bizim halkımızdan oldukları belliydi; fakat yanlarında yürüyenler…
Olduğum yerde kaldım. Bazılarının saçları ağaç gövdelerini andıran koyu tonlardaydı. Bazılarının teni, güneşin altında daha sıcak görünen pigmentler taşıyordu. Gözlerinde bile birbirinden farklı koyuluklar vardı. Bir kadının saçları, az önce Matheion'un kırmızı adını verdiği pigmenti hatırlatıyordu. Yanındaki erkeğin saçları ise neredeyse bütün ışığı içine alıyormuş gibi koyuydu.
“Lioren…”
“Görüyorum.”
“Onlar Albens değil.”
“Değiller.”
“Matheion, kim bunlar?”
“Pigmensler.”
“Pigmens…”
“Evet. İnsanlar.”
Bakışlarım kalabalığa döndü. “İnsanlar mı?”
“Onlar kendilerini böyle adlandırır,” dedi Matheion.
Yolun kenarında duran Albens bir kadın, Pigmens bir adamla konuşuyordu. Adam elindeki sepetten bir şey çıkarıp kadına uzattı. Kadın aldığı nesneyi inceledi, sonra başını kaldırarak bir şey söyledi. İkisi de rahat görünüyordu.
Biraz ileride iki çocuk koşuyordu. Biri Albens, diğeri Pigmens'ti. Pigmens çocuğun saçları koyuydu; Albens çocuğunki ise neredeyse beyazdı. Küçük, yuvarlak bir nesneyi birbirlerine atıyorlardı. Nesne yere düşünce ikisi de peşinden koştu. Yolun kenarındaki tezgâhın arkasında duran yaşlı bir Pigmens kadın eğilip nesneyi aldı ve çocuklara geri verdi.
“Birlikte yaşıyorlar,” dedim.
“Evet,” diye karşılık verdi Matheion.
“Albensler ve Pigmensler…”
“Uzun süre birlikte yaşadılar.”
Kalabalığı izlemeye devam ettim. Bir Albens adam, ağır bir arabayı itmeye çalışan Pigmens birine yardım ediyordu. İkisi aynı anda omuz verince araba taşların arasından kurtuldu. Yanlarından geçen başka bir Pigmens kadın durup bir şey söyledi. Üçü kısa bir süre konuştu, ardından yollarına devam etti.
Kimse birbirine yabancıymış gibi davranmıyordu. Ne sokaklarda belirgin bir ayrım vardı ne de karşılaştıklarında geri çekilen insanlar.
“İki halkın birbirinden ayrılığının sebebini bilemem. Ama böyle yaşadıklarını…”
Lioren cümlesini tamamlamadı. Ben de konuşmadım.
Çünkü başka bir şey fark etmiştim. Yolun kenarında duran Albens kadına yeniden baktım. Sonra çocuklara. Arabanın yanındaki adama. Hepsi Albens'ti; fakat bir şeyler eksikti.
“Lioren,” diye fısıldadım.
“Ne oldu?”
“Onlara dikkatlice bak.”
“Kimlere?”
“Albenslere.”
Bir süre sessiz kaldı. Ardından şaşkınlıkla soluklandığını duydum.
“Bir dakika…”
“Sen de fark ettin mi?”
“Evet.”
Albinor'da alıştığımız ince ışık damarları, onların çevresinde görünmüyordu. Ne saçlarının etrafında o tanıdık aydınlık vardı ne de hareket ettiklerinde bedenlerinin yakınında seçebildiğimiz enerji çizgileri. Sıradan bir Pigmens'ten farklı görünüyorlardı; fakat çevrelerindeki ışık… Yoktu.
“Matheion,” dedim. “Neden ışık damarlarını göremiyoruz?”
“Çünkü burada, Albinor'da alıştığınız biçimde görünmüyorlar.”
“Fakat bunlar Albens.”
“Evet.”
“Enerjileri yok mu?”
“Var.”
“Öyleyse neden göremiyoruz?”
Matheion kısa bir süre sustu. “Bunu size daha sonra açıklamam gerekecek.”
Lioren'in sesi ciddileşti. “Bu da Büyük Ayrışma'yla mı ilgili?”
“Evet.”
Albens kadına yeniden baktım. Bir Pigmens çocuğun başını okşuyordu. O anda ilk kez, kendi halkımı da tam olarak tanımadığımı hissettim; tüm kutsal ve saf soyluluk iddialarının ardında, henüz bilmediğimiz karanlık bir dönüşümün saklandığı açığa çıkıyordu.
Görüntü yavaşça ilerledi.
Yolun sonunda geniş bir açıklık belirdi. Önümüzde, gökyüzünün mavisini taşıyan devasa bir yüzey uzanıyordu. Sürekli hareket ediyordu, uzakta gökyüzüyle birleşiyor gibi görünüyordu. Kıyıya yaklaşan büyük kıvrımlar, taşlara çarptıklarında beyaz köpüklere ayrılıyor, sonra geri çekiliyordu.
“Bu da ne?” diye fısıldadım, sınırları kavranamayacak kadar büyük olan bu akışkanlığı süzerek.
“Deniz,” dedi Matheion.
“Bu kadar su…”
“Evet.”
Lioren'in sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçaktı: “Sonu görünmüyor.”
“Buradan görünmüyor,” diye karşılık verdi Matheion.
Kıyıda başka canlılar vardı. Bazıları suyun üzerinde kanatlarını açarak ilerliyor, bazıları kıyıdaki taşların arasında dolaşıyordu.
“Onlar ne?”
“Kuşlar.”
“Uçabiliyorlar mı?”
“Evet.”
Kanatlı canlılardan biri suya doğru alçaldı, sonra yeniden yükseldi. Bir başka canlı, kıyıda duran küçük bir çocuğun yanına yaklaştı. Dört ayağı üzerinde yürüyordu. Gövdesi kısa tüylerle kaplıydı. Çocuk eğilip ona dokunduğunda hayvan başını kaldırdı.
“Peki bu?”
“Köpek.”
İsmi ilk kez duyuyordum. Çocuk hayvanın boynuna sarıldı. Köpek kuyruğunu hareket ettirdi; insanla başka bir canlı türünün arasında, Aurelys'teki hiçbir nizam kuralına uymayan canlı ve samimi bir bağ kurulmuştu. Büyük ormandaki dört ayaklıları çok nadir görürdüm; onlara dokunmak bir yana, yaklaşmamız bile mümkün olmazdı. Bir çocukla bir hayvan arasında böyle bir yakınlığa hiç tanık olmamıştım.
Kıyının biraz ilerisinde, bir Albens ile bir Pigmens yan yana oturuyordu. Önlerinde küçük bir çocuk taşlarla oynuyordu. Bir süre üçünü izledim. Sonra gökyüzüne baktım. Bu kadar farklı görünümün, bu kadar farklı canlının ve iki halkın aynı yerde bir arada bulunması… Hepsi gerçekten yaşanmıştı.
“Burası çok güzel,” dedim, gözlerimin önünden akan bu parıltılı geçmişin dokusuna teslim olarak.
Lioren cevap vermedi; fakat onun da gördüklerinden etkilendiğini hissediyordum.
Sonra görüntü değişti. Denizin sesi uzaklaştı, gökyüzü silindi ve kendimizi büyük bir salonun içinde bulduk. Salonun yüksek tavanı taş sütunlarla destekleniyordu; duvarların üst bölümlerindeki geniş açıklıklardan gün ışığı giriyordu.
Ortada büyük, dairesel bir alan vardı. Çevresine oturma yerleri yerleştirilmişti. İki tarafta farklı topluluklar bulunuyordu: Albensler ve Pigmensler. Fakat az önce gördüğümüz sokaklardan farklı olarak burada kimse rahat görünmüyordu. Bazıları ayağa kalkmıştı. Bazıları öne eğilmiş, karşısındakileri dikkatle dinliyordu. Konuşmaların arasında sert sesler yükseliyordu.
“Bir meclis mi?” diye sordum.
“Evet,” dedi Matheion.
Lioren'in dikkati salonun karşı tarafına yöneldi. “Silea, bak.”
Dört kişi yan yana duruyordu. Serenai. Orivar. Velara. Lysara. Bir an nefesimi tuttum.
“Dört Ael…”
“Evet.”
Görünüşleri alıştığımdan biraz farklıydı; giysileri başka biçimlerde hazırlanmıştı; fakat yüzleri aynıydı. Orivar ayakta duruyor, karşısındaki Pigmensleri dinliyordu. Serenai onun yanında sakin bir ifadeyle bekliyordu. Velara'nın bakışları salonda dolaşıyordu. Lysara ise biraz geride, konuşan kişiye odaklanmıştı.
Karşılarında on iki kişilik başka bir topluluk bulunuyordu. Pigmens'tiler. Giysilerinde ve taşıdıkları süslemelerdeki biçimler dikkatimi çekti. Bazılarının boynunda metal işaretler vardı. Bazılarının giysilerinde aynı biçimin sanki farklı hâlleri işlenmişti.
İçlerinden biri ayağa kalktı. Bir şeyler söyledi, ardından elini salonun çevresine doğru savurdu. Sesi sertti. Yanındaki başka biri onu destekledi.
“Lioren,” dedim, “onlar kim?”
“Ben de onu anlamaya çalışıyorum.”
Bir süre dört Ael'e, sonra karşılarındaki Pigmenslere baktı. “Bizim tarafımızda dört Ael var. Onların tarafında da böyle güçlü bir topluluk bulunuyor,” diye mırıldandı, zihnindeki hiyerarşiyi yeniden kurmak ister gibi. “...onlar da Pigmenslerin Aelleri mi?”
Matheion'un sesi duyuldu: “Hayır. Ael değiller.”
“Öyleyse kimler?”
“Shamrinler.”
“Shamrin…”
“Pigmenslerin düzenini koruyan, güç sahibi bir topluluk. Aellerinkine benzer yetkileri var; fakat aynı varlıklar değiller.”
“Kaç kişiler?” diye sordum.
“On iki soyun temsilcileri.”
Bakışlarım yeniden topluluğa döndü. “Peki neden tartışıyorlar?”
“İzleyin ve anlayın.”
Salondaki sesler yükseliyordu. Shamrinlerden biri ayağa kalktı. Uzun boylu, koyu saçlı bir adamdı. Konuşurken ellerini sert hareketlerle kullanıyordu. Orivar ona cevap verdi; fakat sesini yükseltmedi. Adam yeniden konuştu. Bu kez arkasındaki diğer Shamrinler de hareketlendi. Bazıları başlarını sallıyor, bazıları ayağa kalkıyordu.
“Ne söylediklerini anlayamıyoruz,” dedi Lioren.
“Duyduklarınızdan fazlasını izleyin,” diye karşılık verdi Matheion.
Dikkatimi adamlara verdim. Shamrinlerin konuşmaları giderek sertleşiyordu. İçlerinden biri ayağa kalkarak salonun ortasına yürüdü. Önce Albenslerin bulunduğu tarafı gösterdi. Ardından elini göğsüne götürdü ve arkasındaki topluluğa döndü. Sonra bütün salonu işaret etti. Yüzündeki ifade, bir şey istemekten çok, kendisine ait olduğunu düşündüğü bir şeyi talep eden birinin ifadesiydi.
Orivar yeniden konuştu. Ardından Velara söz aldı. Yüzünde öfke yoktu. Ellerini hafifçe açarak iki tarafa da baktı. Konuşurken bir kez Albensleri, ardından Pigmensleri işaret etti. Shamrinlerden biri sözünü kesti. Bir diğeri ayağa kalktı. Velara sustu.
Lioren'in sesi duyuldu: “Onu dinlemiyorlar bile.”
“Evet.”
“Bütün tartışmayı onlar sürdürüyor.”
Shamrinlerin bulunduğu tarafta bir adam kolundaki giysiyi geriye çekti. Bileğinin biraz yukarısında, giysilerindekine benzeyen koyu renkli bir işaret görünüyordu. Başka bir Shamrin ayağa kalktığında boynunun yan tarafında farklı biçimde bir işaret daha seçtim. Hepsi aynı yerde değildi; bazıları giysilerinin altında kalıyordu; fakat işaretlerin biçimleri birbirinden farklıydı.
“Bu işaretler…” diye başladım.
Matheion cevap verdi:
“Shamrin soylarının ay işaretleri.”
“Ay… Her birininki farklı mı?”
“Evet.”
Adam kolunu kaldırdı. Çevresinde yoğun bir enerji hareketi hissettim. Az önce sokakta gördüğümüz Albenslerin çevresinde bulunmayan ışık damarlarını düşündüm; fakat buradaki enerji bambaşka bir biçimde kendisini gösteriyordu; gümüş ve altın parıltıların ötesinde, doğrudan tenin sıcaklığından beslenen ham bir kuvvet dalgalanıyordu havada.
Shamrin'in yakınındaki hava titreşti. Salonun diğer tarafındaki Albenslerden bazıları ayağa kalktı. Orivar elini kaldırdı. Tek bir hareketle Albenslerin bulunduğu taraftaki huzursuzluk yatıştı. Shamrin adam ise geri çekilmedi.
Lysara öne çıktı. Yürüyüşünde acele yoktu. Salonun ortasında durduğunda konuşmalar azaldı. Bir süre Shamrinleri izledi, bakışlarındaki dondurucu ve kaotik mesafe salondaki harareti tek bir saniyede baskı altına aldı. Ardından konuştu. Söylediklerini anlamıyordum; fakat tavrı açıktı. Sakin. Kesin. Ve geri adım atmaya niyeti olmayan birinin duruşu.
Karşısındaki Shamrin adam başını iki yana salladı. Lysara'nın sözü bittiğinde cevap verdi. Bu kez sesini daha da yükseltti. Yanındaki Shamrinler ayağa kalktı.
Lioren alçak sesle konuştu: “Bir şey üzerinde anlaşamıyorlar.”
“Evet.”
“Ve Shamrinler güçlerini kullanmaya hazır görünüyor.”
Ben de aynı şeyi düşünüyordum.
Serenai öne çıktı. Elini hafifçe kaldırarak konuştu. Sesi duyuluyordu ama sözlerini anlayamıyordum. Shamrinlerin bulunduğu tarafta kısa bir sessizlik oldu. Ardından aynı adam yeniden konuşmaya başladı. Bu kez salonun dışını işaret etti. Yüksek pencereleri. Duvarları. Sonra elini yere doğru indirdi; sanki tüm bu nizamın ve üzerinde yükseldikleri toprağın hakiki sahiplerini hatırlatıyordu.
Arkasındaki Shamrinlerden birkaç kişi başlarını salladı. Albenslerin bulunduğu tarafta belirgin bir huzursuzluk yükseldi.
“Matheion,” dedim, “ne istiyorlar?”
“Güçlerinin sınırlandırılmasını kabul etmiyorlar.”
“Kim?”
“Shamrinler.”
“Daha fazla mı istiyorlar?”
“Evet.”
“Ne kadar?”
“Paylaşmak zorunda kalmayacakları kadar,” diye yanıtladı yaşlı bilge, iki halkı geri dönüşü olmayan büyük uçuruma sürükleyen hırsın ilk perdesini aralayarak.
Sözleri üzerine yeniden salona baktım. Yüzyıllarca birlikte yaşamış iki halkın temsilcileri karşı karşıya duruyordu; fakat Shamrinlerin yüzlerinde birlikte yaşamaya devam etme isteğinden çok, kendi güçlerini genişletme kararlılığı vardı.
Lioren'in sesi sertleşti: “Yani birlikte kurdukları düzen artık onlara yetmiyor.”
“Evet,” dedi Matheion.
Orivar yeniden öne çıktı. Bu kez dört Ael yan yana durdu. Karşılarında Shamrinler vardı. İki topluluk arasındaki boşluk, salonun olduğundan daha geniş görünmesine neden oluyordu. Bir an önce gördüğümüz sokakları düşündüm. Birlikte çalışan Albensleri ve Pigmensleri. Kıyıda oynayan çocukları.
Sonra yeniden salona baktım. Buradaki tartışmanın, dışarıdaki yaşamı ne kadar değiştireceğini henüz bilmiyordum; fakat o yaşamın artık aynı biçimde devam edemeyeceğini hissediyordum.
Görüntü yavaşça karardı. Son gördüğüm şey dört Ael'in sakin duruşuydu ve karşılarında, geri adım atmaya niyeti olmayan Shamrinler.
Üçüncü anı başladığında ilk gördüğüm şey taşlardı. Büyük, dik taşlar… Bazıları tek başına yükseliyor, bazıları üstlerine yerleştirilmiş ağır taşlarla birbirine bağlanıyordu. Çevrelerinde geniş bir düzlük uzanıyordu. Üzerindeki bitkiler, Matheion'un yeşil adını verdiği pigmentin farklı tonlarını taşıyordu. Gökyüzü ise ilk gördüğümüz mavi hâlinde değildi. Ufka yakın bölümünde kırmızı ve sarı tonlar birbirine karışıyordu.
Güneş alçalmıştı; batmakta olan göksel kızıllık, dikili devasa sütunların boylu boyunca uzanan keskin gölgelerini bu hatıranın zeminine birer mühür gibi seriyordu.
Sonra bir an nefesim kesildi. Burasını tanıyordum.
“Hayır…”
Lioren'in sesi duyuldu: “Silea?”
“Ben burayı gördüm.”
“Ne zaman?”
“Görülerimde.”
Taşlardan gözlerimi ayıramıyordum; gökyüzünün kızıllığı altında yükselen bu dikili sütunlar, zihnimin karanlık köşelerinde defalarca tekrarladığım silik coğrafyanın ta kendisiydi.
“Bunu gördüm, Lioren. Bunu biliyorum.”
Biraz ileride iki kişi duruyordu. Bir kadın. Bir erkek. Kadının uzun, açık renkli giysisi rüzgârda hareket ediyordu. Adamın omuzlarında koyu renkli bir örtü vardı. Yüzlerini seçemiyordum; fakat duruşlarını tanıyordum. Aralarındaki mesafeyi. Kadının adama doğru attığı küçük adımı. Adamın onun ellerini tutuşunu…
“Bu sahneyi daha önce gördüm,” diye tekrarladım.
Lioren'in sesi ciddileşti. “İkisini de mi?”
“Evet.”
“Kim olduklarını biliyor musun?”
“Hayır.”
Kadın bir şey söyledi. Adam başını eğdi. Konuşmalarını duyabiliyordum ama sözcükler bana yabancıydı. Lioren bir süre dinledi.
“Matheion, ne konuşuyorlar?”
“İzleyin ve anlayın.”
Bunu sürekli söylüyordu. O yüzden bu kez ben de başka bir şey sormadım. Kadın adamın elini biraz daha sıkı tuttu. Adam yüzüne dokundu. Bir süre birbirlerine baktılar. Ardından kadın başını onun göğsüne yasladı. Adam kollarını çevresine doladı. İkisinin de hareketlerinde acele yoktu; zamanın akıp giden şarıltılı nehrini bu daracık düzlükte durdurmak ister gibi sanki bu anın bitmesini istemiyorlardı.
Bir süre sonra kadın geri çekildi; fakat ellerini bırakmadılar. Yeniden konuştular. Kadın bir kez başını iki yana salladı. Adam ona doğru eğildi. Sözleri uzaktan geliyordu. Anlamlarını bilmiyordum; fakat seslerinin taşıdığı ağırlığı hissediyordum.
“Vedalaşıyorlar,” dedim.
Lioren cevap vermedi. Adam kadının ellerini son kez tuttu, sonra yavaşça bıraktı. Birkaç adım uzaklaştı. Kadın olduğu yerde kaldı. Rüzgâr giysisini savuruyordu. Adam taşların arasından geçerken bir kez arkasına döndü. Kadın hâlâ ona bakıyordu. Bir an yeniden birbirlerine yaklaşacaklarını düşündüm; fakat yaklaşmadılar. Adam uzaklaştı. Kadın uzun süre hareket etmedi. Sonra başını kaldırarak gökyüzüne baktı. Bir şey fısıldadı. Sözcükleri duyamadım. Ardından ellerini göğsünün üzerinde birleştirdi.
“Matheion,” dedim.
“Dinliyorum.”
“Onlar kim?”
Cevap vermedi.
“Bu sahneyi neden daha önce gördüm?”
Matheion'un sesi sakindi: “İzle, Silea.”
Kadın son kez taşların arasındaki boşluğa baktı. Sonra görüntü silindi.
Dördüncü anı geceyle başladı. Gökyüzü karanlıktı; fakat Albinor'un gecelerine benzemiyordu. Yukarıda sayısız küçük ışık noktası vardı. Bazıları diğerlerinden daha parlaktı. Aralarında geniş, karanlık boşluklar uzanıyordu.
“Bunlar nedir?” diye sordum.
“Yıldızlar,” dedi Matheion.
Bir süre onları izledim.
Ardından bakışlarım aşağı kaydı. Geniş bir düzlükte çok sayıda Albens toplanmıştı. Bazıları çocuklarını kucaklarında taşıyordu. Bazıları yaşlıların yürümesine yardım ediyordu. Yanlarında çantalar ve küçük bohçalar vardı. Kimse koşmuyordu; fakat herkes hazırlanmış görünüyordu; gecenin bu vaktinde, sessizlikle neden toplandıklarını çözememiştim.
“Bunlar nereye gidiyor?” diye sordum.
Matheion cevap vermedi. Kalabalığın önünde duran kişiyi gördüğümde sorumu unuttum.
“Velara…”
Lioren de onu fark etmişti. “Evet.”
Velara, yanına gelen yaşlı bir Albens kadınla konuşuyordu. Kadının ellerini tuttu, ardından kalabalığın arasından gelen küçük bir çocuğun önünde diz çöktü. Çocuk korkmuş görünüyordu. Velara onunla bir süre konuştu. Sonra elini uzattı. Çocuk tereddüt ederek elini tuttu.
O sırada düzlüğün önünde bir aydınlık belirdi. Önce ince, dik bir ışık çizgisiydi. Sonra genişlemeye başladı. İki yana açıldıkça içindeki parlaklık arttı. Sonunda karşımızda yüksek, beyaz bir ışık alanı oluştu. Ardında hiçbir şey görünmüyordu. Ne bir yapı. Ne bir yol. Ne de başka bir manzara. Yalnızca yoğun bir aydınlık.
“Bu nedir?” diye fısıldadım.
“Bir geçit,” dedi Matheion.
“Geçit mi?”
“Evet.”
Lioren'in sesi duyuldu: “Nereye açılıyor?”
“Sadece izleyin.”
Velara çocuğun elini tutarak ışığa yaklaştı. Kalabalık sessizleşti. Velara bir an arkasına döndü. Sonra çocukla birlikte ışığın içine adım attı. Önce bedenlerinin çevresi beyaz aydınlıkla örtüldü, ardından siluetleri kayboldu.
“Lioren!”
“Gördüm.”
Bir süre ikimiz de konuşamadık. Ardından yaşlı kadın ilerledi. O da ışığa girdi. Sonra başkaları… Aileler. Çocuklar. Gençler. Hepsi sırayla geçide yaklaşıyor ve beyaz aydınlığın içinde kayboluyordu. Kimse geri dönmüyordu. Bir adam son kez arkasına baktı. Düzlüğe. Uzakta karanlık içinde kalan ağaçlara. Sonra yanındaki kadının elini tutarak ışığa yürüdü; toprakları, karanlık gökyüzünü ve renklerini son kez hafızasına kazırcasına adımlarını bitirdi.
Görüntü değişti. Bu kez yüksek dağların arasındaydık. Yamaçlarda yeşil bitkiler uzanıyor, daha yukarıdaki tepeler beyaz bir örtüyle kaplanıyordu. Kayalıkların arasındaki geniş açıklıkta başka bir Albens topluluğu bekliyordu.
Önlerinde Orivar vardı. Yanındaki iki kişiyle kısa bir konuşma yaptı. Ardından kalabalığa döndü. Bir süre onları izledi, kendi halkının gözlerindeki sessiz itaati ve vedalaşmayı bütünüyle tartar gibi süzdü herkesi. Sonra elini kaldırdı.
Kayaların arasında parlak bir ışık belirdi. İlk gördüğümüz geçide benziyordu; fakat çevresindeki kayalar ve yüksek dağlar nedeniyle aydınlığı çok daha belirgin görünüyordu. Orivar geçidin önüne yürüdü. Arkasında toplanan Albensler hareketlendi. Bir adamın omzunda uyuyan küçük bir çocuk vardı. Yaşlı bir kadın iki gencin yardımıyla ilerliyordu.
Orivar son kez arkasına baktı. Sonra ışığa girdi. Diğerleri onu takip etti.
“Bir geçit daha,” dedi Lioren.
“Evet.”
“Bunlar aynı anda mı oluyor?”
Matheion cevap verdi:
“Aynı gecede.”
Orivar'ın ardından geçen Albensler de birer birer kayboldu. Son kişi ışığa girdiğinde kayalıkların arasında kimse kalmamıştı; dağların görkemli yüksekliği ve soğuk rüzgârı, terk edilmiş yamaçlarda öylece asılı duruyordu.
Görüntü yeniden değişti. Üçüncü yerde deniz vardı. İlk gördüğümüz kıyıdan farklıydı; fakat burada yüksek kayalıklar uzanıyor, dalgalar taşlara çarparak beyaz köpüklere ayrılıyordu. Gökyüzü yıldızlarla doluydu.
Kayalıkların üzerindeki geniş düzlükte Albensler toplanmıştı. Önlerinde Serenai duruyordu. Uzun saçları rüzgârda hareket ediyordu. Yanına gelen genç bir Albens'e bir şey söyledi. Genç başını sallayarak kalabalığın arkasına doğru yürüdü. Biraz sonra iki kişiyle geri döndü. Aralarında yürümekte zorlanan yaşlı bir adam vardı.
Serenai onun yanına gitti. Koluna girdi. Yaşlı adam başını kaldırıp ona baktı. Bir süre konuştular, evlerinden ayrılmanın getirdiği tarifsiz kederi kelimelere dökmeden paylaştılar. Sonra birlikte ilerlediler.
Kayalıkların üzerinde beyaz bir ışık yükseldi. Serenai yaşlı adamı geçidin önüne kadar götürdü. Adam durdu. Arkasına baktı; denize, gökyüzüne, uzakta karanlık içinde kalan kıyılara… Sonra başını eğdi. Serenai'nin yardımıyla ışığa girdi.
Ardından diğerleri ilerlemeye başladı. Bir kadın geçide yaklaşmadan önce eğilip yerden küçük bir taş aldı. Taşı avucunda tuttu. Bir süre baktı, bu yeryüzünden koparabileceği son hatırayı teninde hissetmek ister gibi parmaklarını sıktı. Sonra çantasına koydu. Yanındaki çocuğun elini tutarak ışığa yürüdü.
Bu küçük hareketi izlerken içimde bir ağırlık oluştu. Geride bırakacakları yerden yanlarına alabilecekleri şeyler ne kadar azdı.
Lioren'in sesi alçaldı: “Gidiyorlar.”
“Evet.”
“Hepsi.”
Serenai son Albenslerin geçişini izledi. Ardından arkasına döndü. Bir süre denize baktı. Rüzgâr saçlarını savuruyordu. Sonra o da ışığa girdi. Kayalıkların üzerinde kimse kalmadı.
Görüntüler art arda değişmeye başladı. Bir orman; ağaçların arasında yükselen beyaz bir geçit. Bir vadi; yıldızların altında sıra hâlinde ilerleyen Albensler. Geniş bir ova; çocuklarını kucaklarına almış aileler. Taş yapılarla çevrili bir düzlük; ışığın önünde son kez birbirine sarılan iki arkadaş.
Her yerde aynı geceydi. Her yerde farklı Albens toplulukları vardı ve her yerde Albensler ışığa girerek kayboluyordu. Bazıları arkasına bakıyordu, bazıları bakmıyordu. Kimi ağlıyordu, kimi çocuklarını sakinleştirmeye çalışıyordu, kimi ise sessizce yürüyordu.
Bir an için ilk gördüğümüz günü hatırladım; mavi gökyüzünü, yeşil ağaçları, denizin kıyısında oynayan çocukları, birlikte çalışan Albensleri ve Pigmensleri. Sonra meclisteki tartışmayı düşündüm; Shamrinlerin öfkesini, dört Ael'in yüzündeki ciddiyetini, taşların arasında vedalaşan iki kişiyi… Ve şimdi bu geceyi.
“Lioren,” dedim, sesimin duygunun ağırlığında ezilmesine izin vermeden.
“Buradayım.”
“Bütün Albensler…”
“Görüyorum,” dedi, parmakları elime daha sıkı kenetlenirken.
“Peki Pigmensler?”
Görüntü yeniden değişti. Bu kez dar bir sokak gördüm. Evlerin pencerelerinden birkaçında ışık vardı. Bir Pigmens adam kapısının önünde oturuyordu. Yanında dört ayaklı küçük bir hayvan uyuyordu. Adam başını kaldırarak yıldızlara baktı. Yüzünde korku yoktu. Bir şey bekliyor gibi de görünmüyordu. Bir süre sonra ayağa kalktı. Kapısını açtı, içeri girdi. Sokak yeniden sessizleşti.
Oysa aynı gece, başka yerlerde Albensler ışıkların içinde kayboluyordu. Adam bunu bilmiyordu.
“Onların haberi yok,” diye fısıldadım, zihnim bu devasa, ıssız ayrılığın dehşetiyle sarsılırken.
Matheion'un sesi duyuldu: “Hepsinin değil.”
“Shamrinler biliyor muydu?”
“Evet.”
“Peki diğerleri?”
“Gördüğünüz gibi, yaşamlarına devam ediyorlardı,” dedi yaşlı bilge, birlikte sürdürülen yaşamın sona erdiği o gecenin son perdesini önümüze sererek.
Bir süre konuşamadım. Sonra görüntü silindi. Arx'ın soğuk taş zemini ayaklarımın altında yeniden belirginleştiğinde dizlerimin titrediğini fark ettim. Lioren hâlâ elimi tutuyordu. Matheion karşımızdaki taşta oturuyordu. Gümüş damarların ışığı değişmemişti. Odanın içinde, biraz önce gördüklerimize dair hiçbir iz yoktu; fakat ben hâlâ denizin sesini duyuyor gibiydim. Mavi gökyüzünü düşündüm. O inanılmaz pigmentleri. Pigmens çocukların yüzlerini ve beyaz ışığa doğru yürüyen Albensleri…
Lioren ilk konuşan oldu: “Bu gerçekten yaşandı.”
Matheion başını hafifçe eğdi. “Evet.”
“Bütün bunlar.”
“Evet, yaşandı.”
Lioren birkaç adım uzaklaştı. Ellerini saçlarının arasından geçirdi, zihnindeki Aurelys temellerinin yıkılışını bastırmak ister gibi derin bir soluk aldı.
“Bizim bildiğimiz tarihte böyle bir yaşam anlatılmıyor,” dedi son soluğundan sonra.
“Biliyorum,” dedim.
“Albenslerle Pigmenslerin birlikte yaşadığı bir dönem…” Sesi giderek alçaldı. “Bize ne birlikte yaşadıkları ne de nasıl ayrıldıkları anlatıldı.”
Lioren aklındaki ikilemleri sıralarken, ben hâlâ büyük taşların arasındaki iki kişiyi düşünüyordum. Kadının adamın ellerini tutuşunu, adamın son kez arkasına dönüşünü. O sahneyi daha önce görmüştüm; fakat neden gördüğümü hâlâ bilmiyordum.
“Taşların arasında vedalaşanları daha önce de gördüm,” dedim. “Bu anının diğer görülerimle nasıl bir bağı var?”
Matheion cevap vermedi.
“Bunu da zamanı geldiğinde öğreneceğim, öyle mi?”
“Evet, Silea.”
Bir süre yüzüne baktım. Sonra başka bir soru sordum.
“Dört Ael'in hepsi ayrılığı kabul etti mi?”
“Evet.”
“Shamrinler de mi?”
“Evet.”
“Öyleyse neden o mecliste tartışıyorlardı?”
“Çünkü ayrılığa karar verilmeden önce, birlikte yaşamaya devam etmenin koşulları üzerinde anlaşamadılar.”
Lioren bize döndü. “Shamrinler daha fazla güç istiyordu.”
“Evet.”
“Dört Ael buna karşı çıktı.”
“Evet.”
“Ve sonunda ayrılmaya karar verdiler.”
“İki taraf da ayrılığı kabul etti.”
Lioren'in yüzünde öfkeyle karışık bir şaşkınlık vardı; mutlak ve kusursuz kabul ettiği Aurelys iradesinin, aslında koca bir yaşamı bölüşemeyen bir pazarlığın parçası olduğunu anlamıştı.
“Yüzyıllarca birlikte yaşamışlar.”
“Evet.”
“Birlikte şehirler kurmuşlar. Aileler, dostluklar…”
“Evet.”
“Sonra bütün bunlardan vazgeçmişler.”
Matheion'un sesi alçaldı:
“Vazgeçmek herkes için aynı kolaylıkta olmadı, farklı derin yaralar bıraktı ruhlarda.”
İlk anıdaki iki çocuğu hatırladım. Biri Albens, diğeri Pigmens'ti. Birbirlerine gülerek koşuyorlardı.
“Onlar birbirlerini bir daha görebildi mi?” diye sordum.
Matheion hangi çocukları kastettiğimi sormadı.
“Hayır.”
Gözlerimi kapattım. Bir süre konuşamadım. Lioren yanıma geldi.
“Silea…”
“İyiyim.”
“Öyle görünmüyorsun.”
“Çünkü iyi değilim.”
Elimi tuttu. Bu kez ona baktığımda yüzündeki şaşkınlığın benimkinden farklı olmadığını gördüm. İkimiz de ilk kez, kendi yaşamımızdan çok daha eski bir kaybın büyüklüğünü anlamaya çalışıyorduk; bütün o ayrılık süreci, üzerimize çöken görünmez bir gökyüzü gibi ağırlaşmıştı.
“Peki ya geride kalanlar?” diye sordum.
Matheion yüzünü bana çevirdi. “Yaşamlarına devam ettiler.”
“Ayrılığın nedenini ve nasıl gerçekleştiğini öğrendiler mi?”
“Shamrinler biliyordu. Halkın büyük kısmıysa Albenslerin kaybolduğunu ancak gittikten sonra fark etti; ne olduğunu tam olarak anlayamadı.”
Lioren başını iki yana salladı. “Bir halkın bir gecede ortadan kaybolduğunu düşün…”
Cümlesini bitirmedi. Ben ise başka bir şeyi fark etmiştim.
“Matheion.”
“Evet, Silea.”
“Bize ayrılığın nasıl başladığını gösterdin.”
“Evet.”
“Albenslerin ışıklara girdiğini de.”
“Evet.”
“Fakat sonrasını göstermedin.”
Matheion sustu.
“Onların ışığın öteki tarafında ne gördüklerini bilmiyoruz.”
“Hayır.”
“Peki neden göstermedin?”
“Çünkü bugün anlamanızı istediğim şey, bir halkın nereye ulaştığı değil, geride ne bıraktığıydı.”
Sözleri üzerine sustum.
Önceki görüntüler yeniden zihnimde belirdi. Deniz. Ağaçlar. Mavi gökyüzü. Taşların arasında vedalaşan iki kişi. Sonra ışıkların içinde kaybolan yüzler…
“Geride bıraktıkları yalnızca bir yer değildi,” dedim, içimdeki sızının bu devasa sürgünün ağırlığıyla iyice derinleştiğini hissederek.
Matheion başını hafifçe eğdi. “Evet.”
Lioren derin bir nefes aldı. “Bir yaşamı geride bıraktılar.”
“Ve o yaşamla kurdukları bağları,” diye ekledim.
Matheion'un yüzünde hiçbir değişiklik olmadı. “Şimdi gördüğünüzü anlamaya başladınız.”
Sol avucuma baktım. Mühür sessizdi. Belimdeki siyah taş da öyle; fakat büyük taşların arasındaki kadının son kez uzattığı el hâlâ gözlerimin önündeydi; zihnimin duvarlarına çarpan hatıra, geleceğe dair verilmiş bir söz gibi bilincimde asılı duruyordu.
“Matheion,” dedim, “o iki kişi birbirlerine ne söyledi?”
Yaşlı Albens başını bana çevirdi. Bir süre sessiz kaldı, beyaz gözlerindeki durağanlıkla zihnimdeki telâşı tarttı. Sonra cevap verdi:
“Henüz sözcüklerini bilmiyorsun, Silea.”
“Peki öğrenecek miyim?”
“Evet.”
Lioren yanıma yaklaştı. “Ne zaman?”
Matheion ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi.
“Şimdi size Büyük Ayrışma’dan geriye kalan en eski sözlerden birini anlatacağım.”
☽ ☀ ☾
Başımı kaldırdım. “Bir söz mü?”
“Evet.”
“Kim verdi?”
Matheion'un beyaz gözleri bana dönüktü. “Önce sözün kendisini dinleyin.”
Matheion'un bu sözlerinin ardından odada sessizlik oldu. Lioren yanımda duruyordu. Az önce gördüğümüz anıların etkisi hâlâ üzerimizdeydi. Arx'ın altındaki odanın gümüş aydınlığına yeniden alışmakta zorlanıyordum. Gözlerimi her kapattığımda o tuhaf renklerle dolu gökyüzünü, denizin hareketini ve beyaz ışıklara doğru yürüyen Albensleri görüyordum; zihnim, az evvel tanık olduğum engin sonsuzluk düşleriyle, bu kocaman mermer çeperler arasında sıkışıp kalmıştı.
Fakat en çok, büyük taşların arasında vedalaşan iki kişiyi düşünüyordum. Kadının yüzünü seçememiştim. Adamınkini de; fakat aralarında yaşananların sıradan bir ayrılık olmadığını hissediyordum.
“Bu söz…” dedim. “O geceyle mi ilgili?”
“Evet.”
“Büyük Ayrışma'yla?”
“Onun öncesinde verilen ve sonrasında da varlığını sürdüren bir söz.”
Matheion başını hafifçe kaldırdı. Beyaz gözleri karşımızdaki boşluğa dönüktü. Konuşmaya başladığında sesini yükseltmedi; fakat ilk cümlesi, az önce gördüğüm bütün anıları, mavi gökyüzünün altındaki kayıp dünyayı yeniden zihnimde canlandırdı.
“Işık ve Karanlık ayrı düştüğünde, aralarındaki söz zamana emanet edildi.”
İçimde bir şey kıpırdadı, avucumdaki eski hattın sızısı derinden tetiklendi. Matheion kısa bir süre sustu, sonra devam etti:
“Yüzler unutulacak, kan hatırlayacak.
Verilen söz asla silinmeyecek.
Bir olan ikiye ayrılacak, birbirini bilmeden arayacak.
Ayrılanlar aynı eşikte buluştuğunda, mühürler çözülecek,
Yer ve Gök birleşecek.
Ve kader, son sözünü seçenlere bırakacak.”
Son sözcük odanın içinde kayboldu. Matheion sustu. Ben ise bir süre hareket edemedim; kaba taş duvarların arasında yankılanan bu ritmik dizelerin ne olduğunu çözmeye çalışıyordum. Eski bir mektup parçası mıydı, unutulmuş bir şiir mi, yoksa tüm bunlardan öte, geleceği çoktan kararlaştırmış geri dönüşü olmayan bir kehanet mi? Duyduklarımın anlamını kavramaya çalışıyordum.
Yüzler unutulacak, kan hatırlayacak. Bir olan ikiye ayrılacak… Birbirini bilmeden arayacak…
Görülerimdeki adamın yüzü zihnimde belirdi. Onu tanımıyordum. Kim olduğunu, nerede yaşadığını, neden sürekli karşıma çıktığını bilmiyordum; fakat her gördüğümde, aramızda açıklayamadığım bir bağ hissediyordum.
“Bu…” dedim. Sesim beklediğimden alçak çıktı.
Lioren bana döndü. “Silea?”
“Bir daha söyleyebilir misin?”
Matheion'un yüzünde hiçbir değişiklik olmadı. “Hangi bölümünü?”
“Bir olanın ikiye ayrıldığı kısmı.”
Matheion aynı sakinlikle tekrarladı: “Bir olan ikiye ayrılacak, birbirini bilmeden arayacak.”
Sözcükleri zihnimde yeniden tarttım. “Birbirini bilmeden…”
Lioren'in bakışları sol avucuma kaydı. “Silea, senin gördüğün adam…”
Başımı kaldırıp yüzüne baktım. O da benim düşündüğüm şeyi düşünüyordu.
“Evet,” dedim. “Ben de onu düşündüm.”
Lioren Matheion'a döndü. “Bu söz iki kişiden mi bahsediyor?”
“Birden fazla anlam taşıyor.”
“Peki bu anlamlardan biri iki kişi olabilir mi?”
“Olabilir.”
Lioren'in kaşları çatıldı. “Bunun daha açık bir cevabı yok mu?”
“Var; fakat onu şimdi verirsem sözü kendi gözlerinizle değerlendirme fırsatınızı elinizden almış olurum.”
“Yanlış değerlendirebiliriz.”
“Evet.”
“Buna rağmen söylemeyecek misiniz?”
“Size söylenenle sizin vardığınız sonuç aynı şey değil, Lioren.”
Lioren bir şey söylemek için ağzını açtı, sonra vazgeçti. Ben ise başka bir dizeye, aklımı bulandıran, bana en yakın soruyu tetikleyen kelimelere takılmıştım.
“Mühürler çözülecek…” Sol elimi kaldırdım. “Bundan mı bahsediyor?”
Matheion yüzünü bana çevirdi. “Taşıdığın işaretin bu sözle bir bağı var.”
“Nasıl bir bağ?”
“Henüz tamamını bilmiyorsun.”
Lioren elime baktı. “Ama mühürler diyor; çoğul bir ifadeden bahsediyor. Birden fazla.”
“Evet,” dedi Matheion.
“Demek ki Silea'nın taşıdığı tek mühür değil.”
“Doğru.”
“Peki diğerleri nerede?”
Matheion'un cevabı kısa oldu: “Henüz karşılaşmadığınız yerlerde.”
Avucumu kapattım. Bir süredir bu işaretin neden ortaya çıktığını anlamaya çalışıyordum. Şimdi ise onun tek olmadığını öğrenmiştim; bilmediğim sınırların ardında, derimin altındaki bu izi tamamlayacak başka gölgeler de bekliyordu.
“Bu mühürlerin hepsi aynı şey için mi var?” diye sordum.
“Hayır.”
“Öyleyse neden aynı sözün içinde geçiyorlar?”
“Çünkü farklı amaçlarla var olan işaretler, aynı olayın içinde karşılık bulabilir.”
Lioren bana baktı. “Yani yalnızca senin mühründen söz etmiyoruz.”
“Öyle görünüyor,” dedim.
Bir süre ikimiz de konuşmadık. O korkutucu andın içindeki diğer sözler zihnimde dönüp duruyordu. Yer ve Gök birleşecek. Bu ne anlama geliyordu?
“Matheion,” dedim. “Yer ve Gök birleşecek derken neyi kastediyor?”
“Sen ne anlıyorsun?”
Bir süre düşündüm. “Büyük Ayrışma'dan önce birlikte yaşayan iki halk vardı. Sonra ayrıldılar. Belki de yeniden bir araya gelmelerinden söz ediyordur.”
“Bu bir yorum.”
“Yanlış mı?”
“Henüz doğruluğunu değerlendirecek kadar bilgiye sahip değilsin.”
Lioren araya girdi. “Fakat mantıklı. İki yaşamın ayrıldığını gördük. Şimdi bir söz, ayrılanların aynı eşikte buluşmasından bahsediyor.”
“Evet.”
“Öyleyse geçitler yeniden açılabilir.”
Matheion cevap vermedi.
Lioren devam etti. “Böyle bir şey mümkün mü?”
“Geçmişte ayrılanların yeniden karşılaşması imkânsız değildir.”
“Geçitler yeniden açılabilir mi?”
“Bunun koşulları var.”
“Ne koşulları?”
“Henüz bilmediğiniz koşullar.”
Lioren derin bir nefes aldı. “Bu odadan çıktığımızda bildiklerimizden çok, bilmediklerimiz artmış olacak.”
Ona baktım. Haklıydı; fakat ben artık yalnızca cevap aramıyordum. Duyduğum sözün neden bana anlatıldığını anlamak istiyordum.
“Matheion,” dedim. “Bir şey soracağım.”
“Dinliyorum.”
“Bu sözü kaç kişi biliyor?”
“Onu bilenler var; fakat tamamını aynı biçimde hatırlayanların sayısı az.”
“Dört Ael biliyor mu?”
“Evet.”
“Shamrinler?”
“Geçmişte bilenler vardı.”
“Peki neden bize hiç anlatılmadı?”
“Çünkü bu sözün bilinmesinin bazı kararları yeniden sorgulatacağından korkuldu.”
“Kim korktu?”
Matheion'un cevabı gecikmedi:
“Geçmişi korumakla onu saklamak arasındaki sınırı aşanlar,” dedi yaşlı bilge. Sözleri, Aurelys’in tahtlarını sarsacak bir itham gibi zihnime kazındı.
Lioren başını kaldırdı. “Aeller’den mi söz ediyorsunuz?”
“Onların da sorumluluğu var.”
Bu cevap, önceki sessizliklerden daha ağır geldi. Velara'nın bizi buraya göndermesini düşündüm. Serenai'nin her zamanki sakinliğini. Orivar'ın kurallara bağlılığını. Ve Lysara'nın, sanki her hareketimin ardında başka bir anlam arayan bakışlarını… Hepsi Büyük Ayrışma'yı biliyordu. Hepsi o gece oradaydı ve şimdiye kadar hiçbiri bize bunları anlatmamıştı.
“Onlar bu sözü biliyorsa,” dedim, “benim görülerimden de haberdar olabilirler mi?”
Matheion cevap verdi: “Görülerinin varlığını bilenler var.”
“Kimler?”
“Bu soruyu onlara sorman daha doğru olur.”
“Onlara sorsam cevap verecekler mi?”
“Bunu onların adına söyleyemem.”
Lioren kollarını göğsünde birleştirdi, tüm ağırlığını öfkesiyle birlikte ayaklarına vererek sordu:
“Fakat siz cevap verebilirsiniz.”
“Evet.”
“Ve vermemeyi seçiyorsunuz.”
“Bazı soruların cevaplarını, o soruların muhataplarından duymanız gerekiyor.”
Bir süre Matheion'a baktım. Onun her şeyi bilmesi, artık bana eskisi kadar güven vermiyordu; çünkü bilmekle anlatmak arasında ne kadar büyük bir mesafe olabileceğini görmüştüm.
“Son dize…” dedim.
Matheion başını bana çevirdi. “Evet?”
“Ve kader, son sözünü seçenlere bırakacak.”
“Evet.”
“Kim seçecek?”
“Seçimle karşılaşanlar.”
“Peki neyi seçecekler?”
“Bunu gelecek belirleyecek.”
İlk kez cevabındaki sınırı açıkça hissettim. Matheion geçmişi biliyordu. Yaşanmış bütün olayları, verilmiş sözleri, saklanan kararları… Ama henüz gerçekleşmemiş bir seçimin sonucunu bilmiyordu.
“Sen geleceği görmüyorsun,” dedim.
“Hayır.”
“Öyleyse bu sözün gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini de bilmiyorsun.”
“Bilmiyorum.”
“Fakat bir gün gerçekleşebileceğine inanıyorsun.”
“Onun ortaya çıkmasına neden olan olayları biliyorum; fakat gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine karar verecek olan ben değilim.”
Bir süre sessiz kaldım. Sonra aklımdaki soruyu daha fazla erteleyemedim.
“Peki neden ben?”
Lioren bana döndü. “Ne demek istiyorsun?”
“Bütün bunları neden bana anlatıyor?”
Matheion'a baktım. “Albinor'da bu geçmişi öğrenebilecek başka Albensler de var. Heliorum'da yıllardır araştırma yapanlar var. Dört Ael'in yanında yetişenler var.” Sol elimi kaldırdım. “Benim elimde bir mühür var. Görülerimde tanımadığım bir adamı görüyorum. Belimdeki taşın ne olduğunu bile tam olarak bilmiyorum.”
Bir adım yaklaştım. “Ve sen bana, bütün bunların Büyük Ayrışma'yla ve az önce söylediğin sözle bağlantılı olduğunu anlatıyorsun.” Sesimin yükseldiğini fark ettim. “Peki neden şimdi, Matheion? Neden bana?”
Yaşlı Albens'in yüzünde bir değişiklik olmadı; fakat bu kez cevap vermeden önce uzun süre bekledi.
“Çünkü sen, geçmişte başlayan ve henüz tamamlanmamış bir olayın içindesin, Silea.”
“Nasıl bir olay?”
“Az önce duyduğun sözün işaret ettiği olay.”
Kalbim hızlandı. “Yani o söz benimle ilgili.”
“Seninle de ilgili.”
Bu küçük ekleme dikkatimi çekti. Benimle de.
“Başka kimlerle?”
“Bunu öğrenmek için henüz erken.”
“Fakat ben bu olayın içindeysem, bilmeye hakkım yok mu?”
“Var.”
“Öyleyse neden her şeyi anlatmıyorsun?”
“Çünkü bilmen gerekenlerle henüz anlamlandıramayacağın şeyler aynı değil.”
“Buna sen mi karar veriyorsun?”
“Bugün sana neyi aktaracağıma ben karar verdim; fakat duyduklarınla ne yapacağına sen karar vereceksin.”
Sözleri üzerine daha fazla susmaktan başka bir şey gelmedi elimden. Bunun beni rahatlatması gerektiğini düşündüm; fakat rahatlamadım. Çünkü bir şey artık çok açıktı; Matheion bana yalnızca geçmişi göstermemişti. O geçmişte başlayan bir olayın benim hayatımda da sürdüğünü söylemişti.
Henüz nasıl olduğunu bilmiyordum, ne zaman başladığını da; fakat sol avucumdaki mühür, görülerimdeki adam ve az önce duyduğum söz artık birbirinden bağımsız görünmüyordu; hepsi aynı geçmişe uzanan saklı bir bütünün parçaları gibi bilincime düğümlenmişti.
Lioren yanıma geldi. “Silea.”
Ona baktım.
“Bence bir şeyi daha sormalıyız.”
“Neyi?”
Bakışlarını Matheion'a çevirdi. “Dört Ael bütün bunları biliyorsa, neden bizden sakladılar?”
Matheion cevap vermedi. Bu kez sessizliğinin nedeni soruyu duymamış olması değildi; odanın devasa boşluğunda asılı kalan bu bekleyiş, Aurelys'in yıkılmaz surlarının arkasındaki en derin çatlağı işaret ediyordu.
Ben de ona döndüm. “Evet,” dedim. “Bunu ben de öğrenmek istiyorum.”
Tam o sırada, Heliorum'dan ayrıldığımızdan beri peşimi bırakmayan tanıdık baskı yeniden ağırlaştı. Yol boyunca zaman zaman hafiflemiş, ardından hiç beklemediğim anlarda yeniden belirginleşmişti; fakat şimdi farklıydı. Sanki üzerimdeki görünmez bakışlar, aramızdaki mesafeyi biraz daha kapatmıştı.
Ensemde başlayan gerginlik omuzlarıma yayıldı. Yerimde kıpırdandım. Matheion'un anlattıklarına odaklanmak istiyordum ama artık bu hissi görmezden gelmekte zorlanıyordum. Başımı çevirip odanın çevresine baktım. Kimse yoktu. Bunu zaten biliyordum. Beni huzursuz eden de buydu; çünkü Heliorum'dan beri defalarca arkama bakmış, her seferinde aynı boşlukla karşılaşmıştım. Şimdi ise o boşluğun ardında birinin bulunduğuna dair düşüncem giderek güçleniyordu.
Lioren bakışlarımı takip etti. “Yine mi?”
Başımı salladım. “Ama bu kez daha güçlü. Sanki boğazımı sıkıyormuş gibi…”
Elimi istemsizce boynuma götürdüm. Nefes alabiliyordum ama üzerimdeki baskı, görünmeyen bir elin parmakları yavaşça kapanıyormuş hissi veriyordu.
“Buraya kadar hala peşimizi bırakmadı mı?”
“Hayır,” dedim, fısıltıyla.
Gözlerimi Matheion'a çevirdim. “Sen de hissediyorsun.”
“Evet, Silea.”
“Ve kim ya da ne olduğunu zaten biliyorsun.”
“Evet.”
“Öyleyse neden söylemiyorsun?”
Matheion bir süre sessiz kaldı, beyaz gözlerindeki hareketsizliği bozmadan konuştu:
“Önce sormanız gereken başka bir soru var.”
Lioren kaşlarını çattı. “Hangisi?”
Matheion'un sesi odanın sessizliğinde duyuldu:
“Büyük Ayrışma’nın ardından, yaşananlar neden sonraki Albens kuşaklarına anlatılmadı?”
Bir an önce gördüğüm meclisi düşündüm. Aelleri ve Shamrinleri. Sonra ışıklara doğru yürüyen Albensleri… Ve gecenin sonunda, hiçbir şeyden habersiz evine giren Pigmensleri.
Matheion haklıydı; bütün bunların neden saklandığını henüz bilmiyorduk.
Fakat artık öğrenmek istiyordum. Yalnızca kendim için değil; bir zamanlar aynı gökyüzünün altında yaşamış, sonra birbirinden koparılmış iki halk için de.
“Öyleyse,” dedim, bakışlarımı yaşlı bilgenin ifadesiz yüzüne dikerek. “...bize onların neden sustuğunu anlat.”
Matheion başını hafifçe eğdi.
“Şimdi,” dedi, ses tonunu iyice düşürüp taş duvarlara yeni bir ağırlık bırakarak. “...dört Ael'in sessizliğinden konuşabiliriz.”
☽ ☀ ☾
Matheion'un son sözlerinden sonra Lioren'le birbirimize baktık. Boğazımdaki baskı hafiflememişti. Elimi boynumdan indirmiş olsam da orada görünmeyen bir ağırlık taşıyormuşum gibi hissediyordum. Heliorum'dan ayrıldığımızdan beri peşimi bırakmayan o tuhaf izlenme duygusu, Matheion'un karşısında bile sürüyordu. Üstelik artık onun da bunu bildiğinden emindim. Kim olduğunu sormuştum, cevap vermemişti. Şimdi ise dört Ael'in sessizliğini konuşmamızı istiyordu.
“Sonraki kuşaklara neden anlatılmadı?” diye tekrarladım. “Bunu bize sen söyleyeceksin sanıyordum.”
“Anlatacağım,” dedi Matheion. “Fakat önce bir ayrımı anlamanızı istiyorum. Büyük Ayrışma'yı gerçekleştirenlerle, onun ardından yaşananları saklayanların gerekçeleri her zaman aynı değildi.”
Lioren taş zeminde bir adım ilerledi, kuşkulu bakışlarını yaşlı bilgenin üzerinde sabitledi.
“Yani dört Ael kendi aralarında da anlaşamıyordu.”
“Her konuda değil.”
“Az önce gördüğümüz mecliste Shamrinlerle karşı karşıyaydılar. Ama kendi aralarında bir tartışma görmedik.”
“Çünkü size gösterdiğim anı, yaşananların yalnızca bir bölümünü taşıyordu.”
Lioren dudaklarını birbirine bastırdı. “Peki o meclisten sonra ne oldu?”
Matheion ellerini dizlerinden kaldırıp ağır ağır birbirine geçirdi, hareketlerindeki sükûnet odadaki havayı daha da ağırlaştırdı.
“Shamrinlerin talepleri giderek sertleşti. Birlikte sürdürülen yaşamın düzenini değiştirmek istiyorlardı. Yetkilerini genişletmek, kararların yalnızca kendi toplulukları tarafından alınmasını sağlamak ve Albenslerin sahip olduğu bilgiyi denetlemek…”
“Buna hakları var mıydı?” diye sordum.
“İstemeye hakları vardı; fakat başkalarının yaşamını zorla yönetmeye değil.”
“Dört Ael karşı çıktı.”
“Evet; fakat karşı çıkmaları, anlaşmazlığı sona erdirmedi.”
Az önce gördüğüm görüntüler yeniden canlandı zihnimde. Kalabalık bir meclis. Birbirlerine yaklaşan, sonra öfkeyle geri çekilen insanlar. Dört Ael'in karşısında duran on iki Shamrin. O anıları izlerken sözlerini anlayamamıştım; fakat yüzlerindeki öfkeyi, hareketlerindeki tehdidi görmüştüm.
“Shamrinler neden böyle davrandı?” diye sordum. “O insanların hepsi aynı şeyi istemiyor gibiydi.”
“İstemiyorlardı.”
Matheion'un cevabı üzerine başımı kaldırdım. “Nasıl yani?”
“Size gösterdiğim ilk anıyı hatırla, Silea. Birlikte çalışan, alışveriş yapan, çocuklarını aynı sokaklarda büyüten iki halk gördünüz. O yaşamın içinde anlaşmazlıklar da vardı; fakat halkların birbirinden bütünüyle ayrılmasını isteyenler, gördüğünüz herkes değildi.”
“Shamrinlerdi,” dedi Lioren.
“Başlangıçta onların bir kısmıydı. Sonra taleplerini diğerlerine kabul ettirdiler.”
“Nasıl?”
“Bazılarını ikna ederek. Bazılarını korkutarak. Bazılarına da elde edecekleri gücü vaat ederek.”
İçimde ağır bir huzursuzluk büyüdü. “Peki Pigmensler? Onlar ne olduğunu biliyor muydu?”
“Aralarında söylentiler dolaşıyordu. Yönetimde anlaşmazlıklar yaşandığını biliyorlardı; fakat Shamrinlerin aldığı kararların tamamını bilmiyorlardı.”
“Yani halkları adına konuşanlar, onlardan gerçeği saklıyordu.”
“Evet.”
Lioren başını iki yana salladı. “Bu kadar büyük bir anlaşmazlıkta kimse çıkıp itiraz etmedi mi?”
“Etti. Pigmensler arasında da Shamrinlerin kararlarına karşı çıkanlar vardı. Albenslerin ayrılmasını istemeyenler, birlikte yaşamın sürdürülmesi gerektiğini savunanlar…”
“Sonra?” diye sordum, kayıp toplumların sessiz çaresizliğini hissederek.
“Sesleri yeterince güçlü çıkmadı. Bazıları susturuldu. Bazıları ise olup bitenlerin bu noktaya varacağını anlayamadı.”
Yine görüntülerdeki iki çocuğu hatırladım. Biri Albens, diğeri Pigmens’ti. Birbirlerine attıkları küçük, yuvarlak nesne yere düşünce ikisi de peşinden koşmuştu. Birbirlerinden korkmuyorlardı. Onları ayırmak isteyen bir kararın alındığından habersizdiler.
“Peki bizimkiler?” dedim. “Albensler ayrılacaklarını biliyor muydu?”
“Bir karar alınacağını biliyorlardı. Ancak sonucun ne olacağını herkes aynı zamanda öğrenmedi.”
“Dört Ael biliyordu.”
“Evet.”
“Ve sonunda ayrılmayı seçtiler.”
“Çoğunluk bunun gerekli olduğuna karar verdi.”
Lioren hemen karşı çıktı. “Gerekli görmekle doğru olmak aynı şey değil.”
Matheion başını ona çevirdi. “Değil, Lioren.”
“Öyleyse başka bir yol aramadılar mı?”
“Aradılar.”
“Bulamadılar mı?”
“Buldukları yolların hiçbirinde uzlaşma sağlanamadı.”
“Bu, başka bir yol olmadığı anlamına gelmez.”
Matheion bir süre sustu. “Hayır,” dedi sonunda. “Gelmez.”
Bu cevabı beklemiyordum. Matheion'un dört Ael'i savunacağını düşünmüştüm. Oysa şimdi, aldıkları kararın tek mümkün karar olduğunu bile söylemiyordu.
“Sen o zaman da oradaydın,” dedim.
“Evet.”
“Onlara ne yapmaları gerektiğini söylemedin mi?”
“Düşüncelerimi söyledim.”
“Ne düşündüğünü?”
“Ayrılmanın, o günkü anlaşmazlığı sona erdirebileceğini; fakat ayrılığın ardından başka sorunlar doğuracağını.”
“Dinlediler mi?”
“Dinlediler.”
“Yine de ayrıldılar.”
“Evet.”
“Peki,” dedim, “Büyük Ayrışma gerçekleştikten sonra neden olanları anlatmadılar?”
Matheion'un yüzü ciddileşti. “İlk zamanlarda, yaşananların bütün ayrıntılarıyla anlatılmasının yeni anlaşmazlıklar doğuracağından endişe edildi.”
“Kim endişe etti?”
“Dört Ael arasında bu konuda farklı düşünceler vardı.”
Lioren hemen sordu: “Ne fark vardı?”
“Orivar, yeni düzenin korunabilmesi için geçmişteki çatışmaların yeniden tartışılmaması gerektiğini savundu. Ona göre kurallar açık olmalı, Albensler yaşamlarını bu kuralların sınırları içinde sürdürmeliydi.”
Orivar'ı düşündüm. Sözleri, davranışları, karşısındakini dinlerken bile değişmeyen o ifadesi… Kararı ona şaşırtıcı biçimde uyuyordu.
“Yani geçmişi öğrenmemiz düzeni bozabilirdi,” dedim.
“Orivar'ın kaygısı buydu.”
“Serenai?”
“Serenai, ayrılığın ardından yaşanan kayıpların etkisini görüyordu. Geride bırakılan yakınları, alışılmış yaşamı, geri dönme umudunu… Albenslerin yeni yaşamlarına uyum sağlayabilmeleri için bazı anıların sürekli canlı tutulmaması gerektiğini düşündü.”
“Fakat unutmakla iyileşmek aynı şey değil,” dedim.
“Değil.”
Matheion'un bu cevabından sonra Lioren konuştu. “Velara ne düşündü?”
Soruyu duyduğumda ona baktım. Velara bizi buraya göndermişti. Buraya gelirken onun bizi korumaya çalıştığını düşünmüştüm. Şimdi, bizi koruma isteğiyle geçmişi saklaması arasındaki bağı anlamaya çalışıyordum.
“Velara, Büyük Ayrışma'nın gerekli olduğuna inananlardandı,” dedi Matheion. “Shamrinlerle yaşanan çatışmaların Albenslerin yaşamını ve soylarının geleceğini tehdit ettiğini düşünüyordu.”
“Yani ayrılmayı istedi,” dedim.
“İstemekten çok, başka türlü korunamayacaklarından korkuyordu.”
“Peki ayrılıktan sonra?”
“Geride bırakılan yaşamın acısını taşıyanları gördü. Yakınlarını kaybedenleri, alıştıkları yerleri özleyenleri, bir daha karşılaşamayacakları kişilerin yasını tutanları…”
Matheion kısa bir süre sustu. “Velara yaşamı korumakla sorumludur, Silea. Onun için yalnızca hayatta kalmak yeterli değildi. Albenslerin yeni yaşamlarında yeniden huzur bulmalarını istiyordu.”
“Bu yüzden mi geçmişi sakladı?”
“Evet. Ayrılığın acısının sonraki kuşaklara taşınmaması gerektiğini düşündü. Albenslerin geride bıraktıklarını sürekli hatırlayarak yaşamalarını istemedi.”
Lioren kaşlarını çattı. “Bizi üzmemek için mi?”
“Onun düşüncesi buydu.”
“Fakat biz o acıyı yaşamadık,” dedim. “Olanları öğrenmek, aynı acıyı yaşayacağımız anlamına gelmez.”
“Velara bunu farklı değerlendirdi.”
“Bize anlatmak yerine bizim adımıza karar verdi.”
“Evet.”
Bir süre konuşmadım. Velara'nın yüzünü hatırladım. Bana duyduğu güveni. Sorularıma verdiği sabırlı cevapları. Şimdi bütün bunların yanında, ne kadar büyük bir gerçeği sakladığını da düşünmek zorundaydım.
“Bizi buraya göndermesi…” dedim. “Fikrini değiştirdiği anlamına mı geliyor?”
“Bunu Velara’ya sormalısın. Kararını kendi sözleriyle açıklaması daha doğru.”
Lioren sabırsızlıkla nefes verdi. “Yine aynı yere geldik.”
“Hayır,” dedim, gözlerimi Matheion'dan ayırmadan. “Henüz bir kişiyi konuşmadık.”
Matheion bana döndü. “Lysara.”
Adını duyduğum anda ensemdeki baskı biraz daha belirginleşti. Elimi boynuma götürmemek için kendimi tuttum.
“Lysara ne düşündü?” diye sordum.
“Lysara, Büyük Ayrışma'ya karşı çıktı.”
Başımı kaldırdım. “Karşı mı çıktı?”
“Son ana kadar.”
Lioren'le birbirimize baktık. Az önce gördüğümüz anılarda Lysara da diğer Aellerin yanındaydı. Albenslerin ayrıldığı geceyi görmüştük; fakat o karara nasıl vardıklarını bilmiyorduk.
“Neden karşı çıktı?” diye sordum.
“Çünkü iki halkın birbirinden ayrılmasının, uzun zamandır korunan dengeyi bozacağını düşünüyordu. Shamrinlerin taleplerine boyun eğilmesine de karşıydı. Ancak çözümün bütün bir yaşamın terk edilmesi olduğuna inanmıyordu.”
“Öyleyse neden engellemedi?” diye sordu Lioren.
“Çünkü karar yalnızca ona ait değildi.”
“Dört Ael'den biri değil mi?”
“Evet; fakat Ael olmak, bütün Albenslerin iradesinin üzerinde durmak değildir. Soylarının geleceğini ilgilendiren kararlarda Albensler çoğunluğun iradesine uyar. Lysara kendi düşüncesini savundu, itiraz etti. Sonunda çoğunluğun aldığı kararı kabul etmek zorunda kaldı.”
“Yani ayrılmayı doğru bulduğu için değil,” dedim.
“Hayır. Karara uydu.”
Bu ayrım üzerinde düşündüm. Lysara'yı tanıdığım kadarıyla, istemediği bir karara boyun eğdiğini hayal etmek güçtü.
“Peki ayrılıktan sonra?” diye sordum.
“Dengenin korunması gerektiğini savundu. Ayrışma gerçekleşmişti; artık yapılması gereken, onun yarattığı dengesizliğin daha büyük sonuçlara dönüşmesini engellemekti.”
“Nasıl?”
“Yeni yaşamın kendi düzenini kurması, geçmişten kalan bağların ve yükümlülüklerin unutulmaması, alınan kararların uzun süreli sonuçlarının gözetilmesi gerektiğini düşünüyordu.”
Lioren başını hafifçe yana eğdi. “Öyleyse geçmişin saklanmasını istememiş olmalı.”
“Her bilginin saklanmasını istemedi,” dedi Matheion. “Bazı kayıtların korunmasında ısrar etti. Çünkü bir gün yeniden ihtiyaç duyulabilecek bilgilerin yok edilmesinin dengeyi daha da bozabileceğini biliyordu.”
“Fakat yine de her şeyi öğrenmemize izin verilmedi,” dedim.
“Lysara da bazı bilgilerin herkesin erişimine açılmasına karşı çıktı. Özellikle eski anlaşmazlıkları yeniden başlatabilecek olanlara.”
“Yani gerçeğin saklanmasına tamamen karşı değildi.”
“Hayır; ama onun için mesele, hangi bilginin ne zaman ve nasıl açıklanacağıydı.”
Lioren düşündü. “Orivar düzeni korumak istiyor, Velara kimsenin yeniden acı çekmesini istemiyor. Lysara ise dengeyi…”
“Evet,” dedi Matheion. “Fakat bu düşüncelerin hiçbiri, aldıkları kararları sorgulanamaz kılmaz.”
Lysara'nın bakışları zihnimde belirdi. Onunla her karşılaştığımda, sanki yalnızca söylediklerimi değil, söylemediklerimi de tarttığını hissederdim.
“Peki ya o sözler?” diye sordum, az evvel öğrendiğim kehanetin ağırlığını yeniden sırtlanarak. “...Lysara da onları biliyordu.”
“Evet.”
“Büyük Ayrışma'ya karşı çıkmış, dengenin korunmasını istemiş ve o sözleri biliyordu. Buna rağmen o da sustu.”
Matheion başını hafifçe eğdi. “Evet.”
“Bunun nedenini de ona sormamı isteyeceksin.”
“Bu kez doğru tahmin ettin.”
Cevabı beni rahatlatmadı. Tam tersine, Lysara'yla konuşma isteğim daha da güçlendi.
“Peki sen?” dedim. “Bize gösterdiğin bu hayatın kayıtlardan çıkarılmasına nasıl razı oldun?”
Matheion cevap vermedi.
İçimdeki ağırlık arttı. Matheion, bazı kayıtların saklanmasını kabul ettiğini daha önce de söylemişti; fakat o kayıtlarda nelerin bulunduğunu artık görmüştüm. Saklamayı kabul ettiği şey yalnızca birkaç olayın ayrıntısı değildi. Birlikte yaşayan insanların, ayrılan ailelerin, geride bırakılan bir hayatın izleriydi.
Bu kez sesimdeki öfkeyi saklamadım. “Bütün bu zaman boyunca gerçekleri koruduğunu söylüyorsun. Ama onları öğrenmek isteyenlerin önünde eksik kayıtlar duruyor. Sen ise burada oturup bekliyorsun.”
Lioren bana baktı, ama sözümü kesmedi.
“Benim görevim her Albens'e bildiğim her şeyi anlatmak değil,” dedi Matheion. “Ancak bu, geçmişte alınan kararların sorumluluğunu taşımadığım anlamına gelmez.”
“Pişman mısın?”
Matheion'un elleri dizlerinin üzerinde hareketsiz kaldı. “Bazı kayıtların saklanmasını kabul ettiğim için, evet.”
Bu cevabın ardından ne söyleyeceğimi bilemedim; çünkü ilk kez, Matheion'un verdiği bir kararın yanlış olabileceğini kendisinin de kabul ettiğini duyuyordum.
“Peki neden şimdi anlatıyorsun?” diye sordum. “Dört Ael'in saklanmasını istediği bir sözü bile bize söyledin.”
“Çünkü geçmişte kabul ettiğim sessizlik, bugün karşılaştığınız olayları anlamanızı engelliyor.”
Sol avucuma baktım. “Benim mührüm yüzünden mi?”
“Yalnızca o değil.”
“Görülerim?”
“Onlar da.”
“Peki o sözler?” dedim, kehanet kelimesinden uzak durarak.
“Bunların hepsi, aynı geçmişin farklı izleri.”
Lioren bir süre düşündü. “Dört Ael bunların yeniden ortaya çıkabileceğini biliyor muydu?”
“Böyle bir ihtimali biliyorlardı.”
“Ve yine de hiçbir hazırlık yapmadılar mı?”
“Hazırlık yaptılar.”
Bu cevap ikimizi de susturdu. “Nasıl bir hazırlık?” diye sordum.
“Bazı kayıtları korudular. Bazı yerleri gözetim altında tuttular. Geçmişten kalan işaretlerin yeniden ortaya çıkıp çıkmadığını izlediler.”
Belimdeki siyah taşın ağırlığını hissettim. Elimi ona götürmedim.
“Bizi de mi izlediler?”
Matheion'un yüzü bana dönüktü. “Bazı olayların farkındaydılar.”
“Benim başıma gelenlerin?”
“Evet.”
“Ne zamandır?”
“Bunu onlara sormalısın.”
Dişlerimi sıktım. “Bunu söyleyip duruyorsun.”
“Çünkü onların sorumluluğunu benim üstlenmemi istemeni anlıyorum, Silea; fakat bu soruların karşısında onların da durması gerekiyor.”
Lioren başını salladı. “Bu kez Matheion'a katılıyorum.”
Ona döndüm. “Gerçekten mi?”
“Evet. Burada duyduklarımızı yalnızca Matheion'dan öğrenirsek dört Ael istedikleri kadar susmaya devam edebilir. Oysa şimdi onlara sorabileceğimiz şeyler var.”
Haklıydı. Orivar'a, geçmişin hangi kısmını korumak için kurallar koyduğunu sorabilirdim. Serenai'ye, unutmanın kimin acısını hafiflettiğini… Velara'ya, bizi korumak için neden geçmişimizi bilmememiz gerektiğini düşündüğünü…
Ve Lysara'ya… Düşüncem orada durdu. Ensemdeki baskı bir an daha ağırlaştı. Nefesimi yavaşça verdim. Matheion'un bu değişimi fark ettiğinden emindim; fakat ona yeniden dönüp kim olduğunu sormadım. Henüz değil.
“Yaşadıklarım o eski düzeni yeniden sarsabilir mi?” diye sordum.
“Büyük Ayrışma’dan sonra korunmasını istedikleri düzeni yeniden değerlendirmelerini gerektirebilir.”
“Beni tehlikeli mi buluyorlar?”
“Bunu onların adına cevaplamayacağım.”
Bir süre Arx'ın altındaki odanın sessizliğini dinledim. Buraya geldiğimde Matheion'un bütün sorularımın cevabını vereceğini düşünmüştüm. Şimdi cevapların büyük bir kısmının Heliorum'da, her gün karşılaştığım dört kişinin sessizliğinde saklandığını öğrenmiştim.
Gözlerimi kapattım. Renklerle dolu gökyüzü yeniden zihnimde belirdi. Ardından Shamrinlerin karşısında duran dört Ael'i gördüm. Birlikte yaşadıkları topraklardan ayrılmaya hazırlanan Albensleri… Ve geride kalanları.
Görüntülerin ardından, Heliorum'un sessiz koridorlarını düşündüm. Kitaplarla dolu odalarını. Geçmişimizi öğrenmek için açtığımız sayfaları. Sayfalarda yazmayanları.
“Matheion,” dedim, gözlerimi açarak. “Bu geçmişi bilseydik ne değişirdi?”
“Bunu kesin olarak söyleyemem.”
“Hiç mi?”
“Bazı kararları farklı değerlendirebilirdiniz. Bazı soruları daha erken sorabilirdiniz; fakat nasıl davranacağınızı bilemem.”
Lioren kollarını indirdi. “En azından kendi geçmişimiz hakkında karar verme şansımız olurdu.”
“Evet,” dedi Matheion.
Kelime, konuştuğumuz her şeyden daha ağır geldi; çünkü asıl eksik olan buydu. Bize yalnızca bilgi verilmemiş değildi; neyi bilmek istediğimize karar verme fırsatımız da elimizden alınmıştı.
Belimdeki siyah taşa baktım. Şimdiye kadar onu anlamaya çalışırken hep aynı soruları sormuştum. Nereden gelmişti? Neden bendeydi? Avucumdaki mühürle nasıl bir ilişkisi vardı? Fakat az önce öğrendiklerimden sonra başka bir soru da önem kazanmıştı.
Bu taş hakkında bildiklerimin ne kadarı gerçekti?
Elimi yavaşça belime götürdüm. Taş, yerinde duruyordu. Sessizdi.
Matheion'un karşısına bir adım daha yaklaştım. “Dört Ael'in sakladıklarını konuşmaya devam edeceğiz,” dedim. “Bütün bunları anlamak istiyorum.”
Elimi siyah taşın üzerine koydum. “Çünkü bu taş da geçmişten geldiyse, onun hakkında bildiklerimin eksik olabileceğini artık biliyorum.”
Lioren bakışlarını elime çevirdi. “Dikkatli ol, Silea.”
“Henüz bir şey yapmıyorum.”
“Biliyorum. Yine de…”
Sözünü tamamlamadı. Matheion başını hafifçe kaldırdı. “Taşı çıkarabilirsin,” dedi.
Elim bir an duraksadı. “Burada mı?”
“Evet; fakat onu etkinleştirmeye çalışmayacağız.”
“Öyleyse ne yapacağız?”
“Önce taşıdığı izleri inceleyeceğiz. Neyi bildiğinizi, neyi yalnızca varsaydığınızı ayıracağız.”
Lioren bana baktı. Bu kez onun yüzünde de merak vardı; fakat benim hissettiğim yalnızca merak değildi.
Heliorum'dan beri peşimi bırakmayan o baskı hâlâ boğazımdaydı. Dört Ael'in sakladıklarını öğrendikçe, üzerimdeki görünmez bakışların ağırlığı daha da dayanılmaz hâle geliyordu. Beni izleyen kişinin, burada öğrendiklerimi bilmemi istemediğinden şüpheleniyordum.
Taşı yerinden çıkarıp sağ avucuma aldım. Siyah yüzeyi Arx’ın gümüş aydınlığını yansıtmıyordu. Başparmağımı üzerinde gezdirdiğimde küçük girintileri hissettim. Daha önce defalarca dokunduğum bu yüzey, şimdi bana yabancı geliyordu.
Matheion’un sözlerini beklerken aklımdan tek bir düşünce geçti: Geçmişimizden bu kadar çok şey saklandıysa, belki de en büyük sır henüz elimde tuttuğum şeydi.
“Taşı biraz yukarı kaldır,” dedi Matheion.
İstediğini yaptım, parmaklarımı gümüş damarların sızıntısına doğru esneterek siyah kütleyi havaya kaldırdım.
Lioren hemen yanıma yaklaştı. “Bir şey hissediyor musun?”
“Hayır.”
“Avucundaki mühür?”
Sol elime baktım. İnce çizgiler yerli yerindeydi. Ne yanma vardı ne de alıştığım hafif karıncalanma.
“Şimdilik sakin.”
Lioren’in bu cevaptan pek memnun olmadığını gördüm. Yüzümü kuşkuyla süzdükten sonra geri çekildi.
Matheion ise oturduğu yerden kıpırdamamıştı. “Taşı sağ elinde tut, Silea. Sol elinin parmaklarıyla kenarından destekleyebilirsin; fakat mührüne değdirme.”
İstediğini yaptım. Siyah taş sağ avucumda dururken sol elimin parmak uçlarını kenarına yerleştirdim.
“Şimdi ne yapacağım?”
“Hiçbir şey.”
Başımı kaldırdım. “Hiçbir şey mi?”
“Onu harekete geçirmeye çalışma. Yalnızca elinde tuttuğunu bil.”
Lioren'le birbirimize baktık. “Bunu zaten biliyor,” dedi Lioren, aceleci bir tonla araya girerek.
“Bazen bir nesneyi anlamaya çalışırken ondan bir karşılık bekleriz,” diye cevap verdi Matheion. “Bu beklenti, hissettiklerimizle düşündüklerimizi birbirine karıştırabilir, zihnin kendi yarattığı yanılsamaları hakikat gibi önüne serebilir.”
Taşa yeniden baktım. “Yani daha önce hissettiklerimin bir kısmını ben mi uydurdum?”
“Böyle bir şey söylemedim. Ama taşın gerçekten ne yaptığını anlamak istiyorsak önce senin ondan ne beklediğini ayırmalıyız.”
Bu sözleri düşündüm. Taşı ilk elime aldığım andan beri ondan bir açıklama bekliyordum. Bazen bir işaret, bazen bir görüntü, bazen de avucumdaki mühürle arasında kurulacak açık bir bağlantı… Her sessizliğini, henüz anlayamadığım bir cevap gibi değerlendirmiştim; oysa şimdi, taşın sessizliğine kendi beklentilerimden anlamlar yüklediğimi anlıyordum.
“Peki sen ne görüyorsun?” diye sordum.
Matheion başını hafifçe kaldırdı. “Şu anda taşın kendisinden yayılan etkin bir enerji yok.”
“Hiç mi?”
“Onun varlığına ait izler var. Fakat şu anda bir geçidi açmıyor, mührünü harekete geçirmiyor ya da bulunduğumuz yerdeki enerji akışını değiştirmiyor.”
Lioren rahatlamış görünüyordu. “Güzel. En azından şu anda bir şey olmayacağını biliyoruz.”
“Hayır,” dedi Matheion, beyaz gözlerini doğrudan bilincimizin ortasına kilitleyerek. “...yalnızca şu anda bir şey olmadığını biliyoruz.”
Lioren'in yüzü yeniden ciddileşti. “Arada önemli bir fark varmış.”
“Var.”
Taşı sağ avucumda hafifçe çevirdim. “Nereden geldiğini anlatacak mısın?”
Matheion konuşmayınca sabrım tükendi.
“Beni yine başka birine mi göndereceksin?” diye çıkıştım, öğrenme arzumu daha fazla dizginleyemeyerek.
“Önce senin ne bildiğini duymak istiyorum.”
Lioren bana döndü. “Başından anlat.”
Bir an düşündüm. Taşı ilk gördüğüm zamanı, onu elime alışımı, ardından yaşadığım tuhaflıkları hatırlamaya çalıştım. Hatıraların her biri, sonraki olaylarla birlikte zihnimde farklı bir anlam kazanmıştı.
“Onun sıradan bir taş olmadığını düşündüm,” dedim. “Sonra avucumdaki işaretle bir bağlantısı olabileceğinden şüphelendim. Görülerim başladığında da…” Duraksadım. “...onların da taşla ilgili olabileceğini düşündüm.”
“Peki bunu kesin olarak gösteren ne oldu?” diye sordu Matheion.
Cevap vermek için ağzımı açtım, sonra kapattım. Bir süre önce bu soruya kolaylıkla cevap verebileceğimi sanırdım; fakat şimdi hatırladığım olayların hangisinde taşın gerçekten etkili olduğunu, hangisinde yalnızca yanımda bulunduğunu ayırt etmekte zorlanıyordum.
“Bilmiyorum,” dedim sonunda. “Ama bazı şeyler birbirine çok yakın zamanlarda gerçekleşti.”
“Bu, aralarında bağlantı olabileceğini gösterir; fakat bağlantının nasıl kurulduğunu değil.”
Lioren başını salladı. “Yani önce taşın ne yaptığını değil, ne yaptığını sandığımızı ayıracağız.”
“Doğru.”
Taşa baktım. “Peki şu anda onunla ilgili kesin olarak ne söyleyebiliriz?”
“Geçmişi var,” dedi Matheion. “Uzun bir geçmişi. Farklı ellerden geçmiş, farklı yerlerde bulunmuş. Üzerinde yalnızca bulunduğu yerlerin değil, çevresinde gerçekleşen olayların da izleri var.”
“Bütün taşlarda böyle izler bulunur mu?”
“Her şey, içinde bulunduğu olaylardan bir iz taşır; fakat her iz aynı açıklıkta korunmaz.”
“Bu taşın izleri daha mı güçlü?”
“Bazıları öyle.”
Başparmağımı siyah yüzeyde gezdirdim. “Kimlerin elinde bulunduğunu görebiliyor musun?”
“Evet.”
“Tanıdığımız biri var mı?” diye sordum, kalbimin hızlı vuruşlarını göğsümde hissederken.
Matheion cevap vermeden önce başını bana çevirdi. “Bu soruya şimdi cevap verirsem, taşın geçmişindeki bazı olayları da açıklamam gerekir.”
İçimden sabırsız bir nefes verdim. “Ve henüz hazır olmadığımı söyleyeceksin.”
“Hayır. Önce taşı neden incelediğimizi hatırlatacağım.”
“Onun ne olduğunu öğrenmek için.”
“Ve onunla ilgili varsayımlarınızı gerçeklerden ayırmak için.”
Lioren araya girdi. “Öyleyse en azından şunu söyleyin. Taş, Silea’nın avucundaki mührü harekete geçiren şey mi?”
Sorunun ardından ikimiz de Matheion'a baktık.
“Tek başına değil,” dedi.
Elimdeki taşı neredeyse düşürüyordum. “Ne?”
“Taş, mührünün harekete geçmesinin tek başına nedeni değil.”
Bakışlarım taşın kenarını destekleyen sol elime kaydı. “Yani taş olmasaydı da bu işaret tepki verebilir miydi?”
“Bunu böyle söylemek doğru olmaz. Taşın bulunduğu olaylarla mührünün harekete geçmesi arasında bir bağlantı var. Ancak mührünün verdiği tepkiyi yalnızca taşla açıklamamalısın.”
Lioren bir süre düşündü. “Demek ki mührün tepkisini yalnızca taşla açıklayamayız.”
“Evet.”
“Peki neden birbirlerine tepki veriyorlar?”
“Çünkü bazı olaylarda aynı enerji akışının içinde bulunuyorlar.”
“Bu nasıl oluyor?” diye sordum.
Matheion sağ elini dizinin üzerinden kaldırdı. “Bir odada iki ayrı ses duyduğunu düşün. Seslerden biri yükseldiğinde diğerini de duyabiliyor olman, ikisinin aynı kaynaktan çıktığını göstermez.”
“Fakat birbirlerini etkileyebilirler.”
“Etkileyebilirler.”
Sol elimi taşın kenarından çekip avucumu açtım. Sağ elimdeki taşı mührün üzerinde tuttum. Siyah yüzey, avucumdaki soluk çizgilerin hemen üzerinde duruyordu. Hiçbir şey olmadı. Ne ışık yükseldi ne de bir sıcaklık hissettim. Taşı biraz daha yaklaştırdım.
Lioren hareketimi fark etti. “Silea.”
“Dokundurmuyorum.”
“Biraz önce ne konuştuğumuzu hatırlıyorsun, değil mi?”
“Hatırlıyorum.”
“Öyleyse denemeye çalışma.”
Ona baktım. “Yalnızca yaklaştırdım.”
“Evet. Sonra biraz daha yaklaştıracaktın.”
Cevap vermedim; parmaklarımın arasındaki bildiğini okuyan inat, Lioren'in haklı uyarısı karşısında geriye çekilmek zorunda kalmıştı. Çünkü haklıydı.
Matheion'un sesi aramıza girdi. “Lioren'in uyarısını dikkate almalısın.”
“Sen de tehlikeli olduğunu mu düşünüyorsun?”
“Bilinmeyen bir tepkiyi zorlamanın gereksiz olduğunu düşünüyorum.”
“Fakat ne olduğunu anlamamız gerekiyor.”
“Anlamak için her şeyi harekete geçirmek gerekmez.”
Bu sözün ardından taşı tutan sağ elimi sol avucumdan uzaklaştırdım. Lioren biraz rahatladı.
“Peki,” dedim, “o zaman başka bir şey soracağım. Bu taş geçmişte ne için kullanıldı?”
“Bu taş, belirli enerji akışlarıyla ilişkili olaylarda kullanılan bir alanın parçası.”
Lioren kaşlarını çattı. “Ne tür olaylarda?”
“Koruma, sınırlandırma ve geçişle ilgili olanlarda.”
Geçiş. Kelime zihnimde yankılandı. Az önce gördüğümüz anılarda Albensler, ışıkların içinden yürüyerek kaybolmuştu. Elimdeki taşı daha sıkı tuttum.
“Büyük Ayrışma'da mı?”
“Taşın geçmişi, Büyük Ayrışma'yla bağlantılı.”
Kalbim hızlandı. “Orada mıydı?”
“Bu sorunun cevabını ileride ayrıntılarıyla öğreneceksin.”
Lioren sabırsızca nefes verdi. “Biraz önce varsayımlarla gerçekleri ayırmamız gerektiğini söylediniz. Şimdi yine eksik cevap veriyorsunuz.”
“Çünkü bir bağlantıyı doğrulamak, o bağlantının bütün geçmişini açıklamakla aynı şey değil.”
“Fakat Silea'nın bunu bilmesi gerekmiyor mu?”
“Gerekiyor. Ancak şu anda taşın hangi koşullarda tepki verdiğini anlamamız daha önemli.”
Siyah taşa baktım. “Bir geçitle bağlantılı olduğunu düşünmem yanlış değil, öyleyse.”
“Yanlış değil.”
“Peki geçit açabilir mi?”
Matheion başını hafifçe kaldırdı. “Tek başına değil.”
Lioren'le birbirimize baktık. “Demek başka bir şey gerekiyor,” dedim.
“Bir geçidin açılması, yalnızca bir nesnenin varlığına bağlı değildir.”
“Ne gerekiyor?”
“Birden fazla koşulun aynı anda gerçekleşmesi.”
“O sözlerdeki mühürler mi?” diyerek kehanet ifadesinden yine kaçındım.
Matheion cevap vermeden önce sol avucuma döndü. “Mühürler bu koşulların bir parçası olabilir.”
“Geçmişte bu koşulların nasıl bir araya geldiğini anlatabilirsin,” dedim. “En azından onu.”
“Bugün sana anlatabileceklerimin bir sınırı var demiştim.”
Lioren başını iki yana salladı. “Bu sınırı kimin koyduğunu da merak ediyorum.”
Matheion ona döndü. “Ben koydum.”
“Dört Ael'in isteğiyle mi?”
“Hayır.”
Bu cevap üzerine başımı kaldırdım. “Yani onların saklamanı istediği bir şey olduğu için değil?”
“Hayır, Silea. Şu anda neyi açıklayacağıma kendi değerlendirmemle karar veriyorum.”
Bir süre ona baktım. “Peki neden?”
“Çünkü geçmişi öğrenmekle, henüz anlamadığın bir gücü kullanmaya çalışmak arasında fark var. Bugün bu taşın ne olduğunu öğrenmek istiyorsun; fakat öğrendiğin her şeyi hemen denemek isteyebileceğini de görüyorum.”
Lioren hafifçe başını çevirdi. Bana bakıyordu.
“Ne var?” dedim.
“Hiçbir şey.”
“Bir şey söyleyeceksen söyle.”
“Az önce taşı mührüne yaklaştırdın.”
“Bunu tekrar konuşmayacağız.”
Lioren sustu. Matheion'un haklı olduğunu kabul etmek istemiyordum; fakat taşı avucumda tuttuğum her an, ondan bir tepki almayı beklediğimi de inkâr edemiyordum.
“Peki,” dedim sonunda. “Denemeyeceğim.”
Matheion başını hafifçe eğdi. “Bu, şu an için yeterli.”
Taşı avucumda çevirdim. Bir süre sonra başka bir ayrıntı dikkatimi çekti.
“Matheion, sen taşın üzerinde geçmişten kalan izler olduğunu söyledin.”
“Evet.”
“Bu izleri bana gösterebilir misin?”
“Gösterebilirim.”
Lioren hemen öne çıktı. “Az önceki anılar gibi mi?”
“Hayır. Bu kez geçmişte yaşanmış bir olayın tamamını aktarmayacağım. Yalnızca taşın üzerinde korunmuş bir enerji izini algılamanı sağlayacağım.”
“Bu güvenli mi?” diye sordu Lioren.
“Taşı etkinleştirmeyeceğiz. Silea'nın mührüne de müdahale etmeyeceğim.”
Lioren bana döndü. “İstiyor musun?”
Bir an düşündüm.
Az önce gördüğümüz anılar hâlâ zihnimdeydi. Renklerle dolu gökyüzünü, birbirinden ayrılan insanları ve o büyük taşların arasında vedalaşan iki kişiyi unutamıyordum; fakat elimdeki taşın geçmişine dair bir şey öğrenme fırsatını da kaçırmak istemiyordum.
“Evet,” dedim.
Matheion sağ elini uzattı. “Taşı avucunda tutmaya devam et. Diğer elini aç.”
Sol elimi kaldırdım. Mühür, avucumun ortasında ince çizgiler hâlinde duruyordu. Matheion'un parmakları elime dokunmadı. Aramızda küçük bir boşluk bırakarak hareketsiz kaldı.
“Gözlerini kapatabilirsin,” dedi.
Kapattım. İlk anda hiçbir şey hissetmedim. Sonra zihnimin derinliklerinde, daha önce gördüğüm anılardakinden farklı bir iz belirdi. Bir görüntü değildi. Daha çok, bir zamanlar var olmuş bir hareketin geride bıraktığı duyguya benziyordu. Sanki bir şey uzun süre aynı yerde tutulmuş, ardından başka bir yere taşınmıştı. Taşın çevresinde birden fazla enerji akışının birbirine yaklaştığını hissettim. Bazıları güçlüydü, bazıları ise neredeyse silinmiş gibiydi. Aralarındaki farkı anlayabiliyordum; ama neye ait olduklarını bilmiyordum.
Bir an, sol avucumda hafif bir sıcaklık belirdi. Gözlerimi açmak istedim.
“Matheion…”
“Buradayım.”
“Mührüm…”
“Farkındayım. Sakin kal.”
Sıcaklık kısa bir süre daha devam etti, ardından kayboldu. Matheion elini geri çekti.
Gözlerimi açtım. Lioren hemen yanıma geldi. “İyi misin?”
Başımı salladım. “Evet.”
“Ne gördün?”
“Bir şey görmedim. Yalnızca… hareket ettiğini hissettim.”
“Ne hareket etti?”
“Bilmiyorum. Sanki taş bir yerden başka bir yere götürülmüş gibi.”
Matheion'a döndüm. “Bu gerçek miydi?”
“Algıladığın iz, taşın geçmişine ait.”
“Peki mührüm neden ısındı?”
“Çünkü algıladığın enerjiyle mührünün taşıdığı iz arasında bir karşılık oluştu.”
Lioren kaşlarını çattı. “Taşı etkinleştirmediğimizi söylemiştiniz.”
“Etkinleştirmedik.”
“Ama mühür tepki verdi.”
“Evet. Bir enerji izini algılamakla o enerjiyi harekete geçirmek aynı şey değil. Mührün kısa süreli tepkisi, taşın kendisinin etkinleştiğini göstermez.”
Sol avucuma baktım. Sıcaklık gitmişti. “Demek geçmişte bir yerde bulunmuş olması bile mührümle bağlantı kurmasına yetiyor.”
“Böyle bir sonuca varmak için henüz erken,” dedi Matheion. “Algıladığın izlerin hangi olaylara ait olduğunu bilmiyorsun.”
“Bana söyleyebileceğin bir şey var mı?”
Matheion bir süre sessiz kaldı, beyaz gözlerini boşluğa sabitleyerek:
“Bu taşın geçmişinde, onu taşıyanların amaçları her zaman aynı değildi,” dedi.
“Ne demek bu?”
“Bazıları onunla bir şeyi korumak istedi. Bazıları ise korunmuş olanı değiştirmek.”
Lioren'in bakışları taşa kaydı. “Peki hangisi başarılı oldu?”
“İkisi de farklı zamanlarda.”
Elimdeki taşın ağırlığı sanki artmıştı. Oysa değişen hiçbir şey yoktu. Yalnızca artık onun geçmişinde birbirine karşıt amaçların bulunduğunu biliyordum.
“Peki ben?” diye sordum.
Matheion başını bana çevirdi. “Sen ne?”
“Bu taşın benim elimde olmasının bir nedeni var mı?”
“Var.”
“Bunu kim belirledi?”
“Taşın sana ulaşmasına neden olan olaylar var.”
“Birisi onu özellikle bana mı gönderdi?”
Matheion'un yüzü değişmedi. “Bu sorunun cevabı, taşın geçmişindeki kişilerle ilgili.”
Derin bir nefes aldım. “Yine anlatmayacaksın.”
“Henüz değil.”
Lioren bana baktı. “Belki de bugünlük bu kadar yeter.”
İtiraz etmek istedim; fakat sol avucumdaki sıcaklığı hatırlayınca sustum. Biraz önce Matheion'un gösterdiği iz, taşın bütün geçmişini anlatmamıştı. Yine de ilk kez onunla ilgili kendi varsayımlarımdan bağımsız bir şey algılamıştım. Bu küçük farkı önemsiyordum.
Taşı belimdeki yerine koymak üzere hareket ettim. Tam o sırada boğazımdaki baskı yeniden ağırlaştı. Nefesim bir an kesilir gibi oldu. Elim havada kaldı.
Lioren hemen fark etti. “Silea?”
Cevap veremedim. Heliorum'dan ayrıldığımızdan beri üzerimde hissettiğim görünmez bakışlar, şimdi sanki bütün dikkatini avucumdaki taşa çevirmişti. Bunun nasıl mümkün olduğunu bilmiyordum; ama baskı, taşı belime götürdüğüm anda belirginleşmişti.
“Yine mi?” diye sordu Lioren.
Başımı salladım. “Bu kez…” dedim, nefesimi düzenlemeye çalışarak. “Bu kez daha kötü.”
Lioren elini koluma koydu. “Taşı bırak.”
“Taştan kaynaklandığını sanmıyorum.”
“Emin misin?”
“Hayır. Ama bu his taş elimde yokken de vardı.”
Matheion'un yüzüne döndüm. Oturduğu yerde hareketsizdi.
“Baskı giderek artıyor,” dedim. “Neden hiçbir şey yapmıyorsun?”
“Çünkü sana zarar veren bir müdahalede bulunulduğunu algılamıyorum.”
“Zarar vermiyor mu?” Sesim yükseldi. “Sanki biri boğazımı sıkıyor!”
Lioren'in eli kolumda biraz daha sıkılaştı. Matheion'un sesi değişmedi.
“Hissettiğin baskıyı küçümsemiyorum, Silea. Ancak hissettiğin şeyle gerçekten gerçekleşen şey aynı olmayabilir.”
“Peki ne gerçekleşiyor?”
Matheion sustu. Bu sessizlik artık beni öfkelendiriyordu. “Kimliğini saklamayı hâlâ buna değer mi buluyorsun?” dedim.
Matheion cevap vermedi. Taşı belimdeki yerine yerleştirdim. “Peki,” dedim. “Söyleme.”
Lioren bana baktı. “Silea…”
“Hayır, Lioren. Bütün gün bize saklanan gerçekleri anlatıyor. Dört Ael'in neden sustuğunu öğreniyoruz. Geçmişimizde neler yaşandığını görüyoruz. Ama söz konusu beni izleyen kişiye gelince yine susuyor.” Matheion'un karşısına bir adım ilerledim. “Kim olduğunu biliyorsun. Neden beni izlediğini de biliyorsun. Ama söylemiyorsun.”
“Evet.”
“Bu da geçmişte aldığın kararlardan biri mi?”
Matheion başını hafifçe kaldırdı. “Hayır. Bu, şu anda verdiğim bir karar.”
Bir süre birbirimize dönük kaldık. Onun beyaz gözleri hiçbir şeyi görmüyordu; fakat benim yüzümdeki öfkeyi, avucumdaki mührü, belimdeki taşı ve bu odanın dışında neler yaşandığını bildiğinden artık şüphem yoktu.
“Peki,” dedim sonunda. “O zaman ben de kendi kararımı vereceğim.”
Lioren başını çevirdi. “Ne kararı?”
“Beni izleyen kişinin kim olduğunu öğreneceğim.”
“Nasıl?”
“Henüz bilmiyorum.”
Matheion sessiz kaldı.
“Ve öğrendiğimde,” diye devam ettim, “neden karşıma çıkmak yerine beni uzaktan takip ettiğini kendisine soracağım.”
Boğazımdaki baskı hafiflemedi; fakat bu kez ona karşı duyduğum korkunun yerini başka bir şey almaya başlamıştı. Öfke. Beni tanıyan, nerede olduğumu bilen ve buna rağmen karşıma çıkmayan birinin varlığına karşı duyduğum öfke.
Lioren elini kolumdan çekti. “Önce buradan çıkalım,” dedi. “Sonra ne yapacağımızı düşünürüz.”
Başımı salladım; ama gözlerimi Matheion'dan ayırmadım.
Lioren kapıya yöneldi. Ben ise hâlâ Arx'ın altında, yaşlı Albens'in karşısında duruyordum. Boğazımdaki baskı yeniden arttı. Bu kez başımı çevirip odanın boş köşelerini aramadım. Heliorum'dan ayrıldığımızdan beri bunu yeterince yapmıştım. Her seferinde aynı sonuçla karşılaşmış, hiçbir şey görememiştim. Artık birini görmeye çalışmaktan yorulmuştum.
“Geliyor musun?” diye sordu Lioren.
Cevap vermedim.
Matheion'un anlattıklarını düşünüyordum. Dört Ael'in Büyük Ayrışma'daki kararlarını. Saklanan kayıtları. Kehanetin sözlerini. Siyah taşın geçmişini… Ve Lysara'yı.
Ayrışmaya karşı çıkan tek Ael oydu. Çoğunluğun kararına uymuş; fakat sonrasında dengenin korunmasını kendi sorumluluğu olarak görmüştü. Denge. Bu sözcüğü ne zaman duysam Lysara'nın yüzü gözümün önüne gelirdi. Heliorum'daki konuşmalarımızda da aynı ciddiyetle dinler, en küçük ayrıntıyı bile gözden kaçırmazdı.
Şimdi ise günlerdir üzerimde dolaşan o görünmez dikkati düşünüyordum. Belimdeki taşın geçmişiyle ilgilenen, avucumdaki mührün hareketlenmesini önemseyen biri… O kehanet gibi duran dizeleri bilen biri. Bütün bunların yeniden bir araya gelmesinin ne anlama gelebileceğini merak eden biri.
Nefesim daraldı. Elimi boğazıma götürdüm, görünmeyen parmakların derimi ezen baskısına direnmeye çalışarak “Yeter,” diye fısıldadım.
Lioren hemen yanıma geldi. “Silea?”
Başımı kaldırdım. “O sözleri bilen biri,” dedim. “Dengenin bozulmasına neden olabilecek her şeyi takip eden biri.”
Matheion konuşmadı. Lioren'in bakışları ikimizin arasında gidip geldi. “Silea, ne düşünüyorsun?”
Ona cevap vermedim. Çünkü o anda, Heliorum'dan ayrıldığımız günden beri hissettiğim bütün o huzursuz anlar zihnimde birbirini izledi. Yolculuk sırasında ansızın ensemde beliren ağırlık. Arkamı döndüğümde karşılaştığım boşluk. Buraya geldiğimizde artan baskı. Matheion kehaneti anlattığında, dört Ael'in geçmişinden söz ettiğinde ve son olarak siyah taşı incelediğimizde… Her defasında daha da güçlenmişti. Sanki biri yalnızca nerede olduğumu değil, ne öğrendiğimi de takip ediyordu. Ve bunu yapabilecek birini tanıyordum.
“Lysara,” dedim.
Adı dudaklarımdan çıkar çıkmaz boğazımdaki baskı keskinleşti. Bir an nefesimi tutmak zorunda kaldım, göğüs kafesim tıkandı.
Lioren kolumu yakaladı. “Silea, iyi misin?”
Gözlerimi Matheion'a diktim. “Onun adını söylediğimde neden daha da artıyor?”
Yaşlı Albens sessizdi.
“Matheion!” Sesim taş duvarlarda yankılanmaya devam ederek, odadaki gümüş damarları titretecek bir isyana dönüştü. “...bana kim olduğunu söylemeni istemiyorum artık. Yalnızca yanıldığımı söyle!”
Bekledim. Bir kelime. Tek bir itiraz.
Matheion’un dudakları aralanmadı. Yaşlı bilgenin bu oda kadar taşlaşmış sükûneti, zihnimdeki şüpheyi daha da güçlendirdi; o anda başka bir açıklamaya inanmak istemiyordum.
Lioren yavaşça bana döndü. “Silea…”
Kolumu onun elinden kurtardım. “Hayır.”
Artık fısıldamıyordum; içimde günlerdir biriken çaresizlik, yerini taş duvarları sarsacak katı bir meydan okumaya bırakmıştı.
“Beni duyduğunu biliyorum.”
Sözlerim Matheion'a değildi. Başımı kaldırdım. Arx'ın gümüş damarları yukarıda, taşın içinde hareketsiz uzanıyordu. Beni izleyen kişinin nerede olduğunu bilmiyordum; ama ilk kez nereye bakmam gerektiğinin de bir önemi olmadığını düşündüm.
“Günlerdir peşimdesin,” dedim. “Nereye gitsem, ne yapsam oradasın. Beni görebiliyorsun ama ben seni göremiyorum. Öyle mi?”
Boğazımdaki baskı dayanılmaz hâle geldi. Dişlerimi sıktım.
“Benden ne istiyorsun?”
Lioren bir adım yaklaştı. “Silea, dur. Önce buradan çıkalım.”
“Hayır!”
Sesimin sertliğiyle duraksadı. Ona dönmedim; çünkü artık korktuğumu belli etmek istemiyordum; bu karanlık odada teslim bayrağı çeken zayıf bir Albens olmayacaktım.
“Büyük Ayrışma'yı biliyorsun,” dedim. “O sözleri de. Bu taşın ne olduğunu, mührümün neden ortaya çıktığını sen de biliyorsun.” Elimi belimdeki siyah taşın üzerine koydum. “Bütün bunları benden saklayıp sonra ne öğrendiğimi mi kontrol ediyorsun?”
Matheion başını hafifçe kaldırdı. “Silea…”
“Hayır, Matheion. Bu kez sen konuşmayacaksın.”
Odanın ortasına doğru bir adım attım. Kalbim öylesine hızlı çarpıyordu ki kendi sesimi bile zor duyuyordum. Boğazımdaki baskı nefesimi daraltıyordu; fakat geri çekilmedim.
“Beni izlemeyi bırak!”
Sözlerim taş duvarlara çarptı. Hiçbir karşılık gelmedi. Bir adım daha attım ve artık içimde tuttuğum her şeyi haykırdım:
“Sensin, biliyorum sensin Lysara! Ya karşıma çık ya da yanına geliyorum! Öğrendiklerimi bir de sen anlat!”
Sesim odanın içinde yankılandı. Lioren olduğu yerde kaldı. Matheion kıpırdamadı. Bir süre yalnızca kendi soluk alışımı duydum.
Sonra boğazımdaki baskı hafifledi. Önce biraz, ardından, günlerdir ilk kez rahatça nefes alabileceğim kadar. Elimi yavaşça boynumdan indirdim. Lioren'in gözleri büyümüştü.
“Gitti mi?” diye fısıldadı.
Cevap vermeden önce bir süre bekledim. “Bilmiyorum.”
Üzerimdeki görünmez dikkat bütünüyle kaybolmamıştı. Yalnızca geri çekilmişti; sanki Aurelys saraylarının dondurucu gölgesi, öfkemin keskinliği karşısında bir adım geri atmak zorunda kalmıştı. Biri, söylediklerimi duymuş ve artık daha fazla yaklaşmamaya karar vermişti.
Matheion'a döndüm. “Yanılıyorsam söyle.”
Yaşlı Albens başını bana çevirdi. “Buna kendin karar verdin, Silea.”
“Ben sana doğru olup olmadığını sordum.”
“Duyduğum şey bir soru değildi,” dedi, durağanlığını koruyarak.
Ona uzun süre baktım. Sonra başımı salladım. “Öyle olsun.”
Lioren yanıma geldi. “Şimdi ne yapacağız?”
Kapıya baktım, karanlık yola açılan pürüzlü çıkışın etrafını süzdüm. Ardından son kez Matheion'a döndüm.
“Lysara'yla konuşacağım.”
“Heliorum'a dönünce mi?” diye sordu Lioren, sesindeki kaygılı tonu gizlemeye çalışarak.
“Evet.”
Belimdeki taşı düzelttim. “Ve bu kez sorularıma cevap vermeden gitmesine izin vermeyeceğim.”
Matheion hiçbir şey söylemedi. Artık ondan bir cevap beklemiyordum; çünkü günlerdir beni takip eden görünmez varlığa ilk kez bir isim vermiştim.
Ve eğer haklıysam, Lysara da bunu biliyordu.
☽ ☀ ☾
Matheion'un yanından ayrıldığımızda karanlık geçit yeniden önümüzde uzanıyordu. Lioren bir süre yanımda sessizce yürüdü. Eğimli yolun taş zemini ayaklarımızın altında hafifçe pürüzleniyor, adımlarımızın sesi dar duvarların arasında yankılanıyordu. Gelişimizde bu uzun geçidin nereye açılacağını merak etmiştim; şimdi ise sonunda kiminle karşılaşacağımı düşünüyordum.
Boğazımdaki baskı hafiflemişti; fakat o tanıdık izlenme hissi hâlâ benimleydi.
“Silea,” dedi Lioren sonunda. “Gerçekten Lysara olduğuna inanıyor musun?”
“Evet.”
“Matheion bunu doğrulamadı.”
“Yanıldığımı da söylemedi.”
“Bu ikisi aynı şey değil.”
“Biliyorum.”
Bir süre daha yürüdük.
“Peki ya yanılıyorsan?”
“Gidip kendisine soracağım.”
“Ya haklıysan?”
Adımlarımı yavaşlattım. “O zaman bana açıklaması gereken çok şey var.”
Geçidin uzak ucunda soluk bir aydınlık belirdi. Yürüdükçe genişledi. Karanlık duvarların yerini Arx'ın avlusundan gelen gümüş ışık almaya başladı. Lioren önümden ilerleyerek geçidin ağzına ulaştı. Ben de hemen ardından dışarı adım attım.
Ve durdum. Lioren'in de durduğunu fark ettim.
Karşımızdaki büyük bahçede dört kişi vardı. Dört Ael. Serenai. Orivar. Velara. Ve Lysara.
Bir an hiçbirimiz hareket etmedik. Üç kule, bahçenin gerisinde yükseliyordu. Orivar, Serenai ve Velara kendi kulelerinin önünde durmuştu. Üçünün arasında geniş bir bahçe uzanıyordu. Lysara ise diğerlerinden öndeydi. Tam bahçenin ortasında. Sanki bizi karşılamak için özellikle orayı seçmişti.
Velara'nın yüzünde endişeli bir ifade vardı. Serenai sessizce bizi izlerken Orivar, her zamanki sert duruşunu koruyordu. Ama ben yalnızca Lysara'ya bakıyordum. Matheion'un odasında haykırdığım sözler hâlâ zihnimdeydi. Ya karşıma çık ya da yanına geliyorum! Şimdi karşımdaydı. Üstelik diğer üç Ael'in önünde duruyordu.
Bir adım ilerledim. “Sen…” dedim, gözlerimi ondan ayırmadan. “Tahmin etmeliydim. Benimle karşı karşıya gelmek için diğerlerinden önde duracağını.”
Lysara'nın yüzünde en küçük bir şaşkınlık belirmedi. “Bu doğru, Silea; fakat burada durmamın nedeni yalnızca seni karşılamak değil.”
Kaşlarımı çattım. “Öyleyse ne?”
Lysara ayaklarının altındaki zemine baktı. “Ben Dengenin Ael'iyim.”
“Bunu biliyorum.”
“Fakat bunun ne anlama geldiğini henüz bilmiyorsun.”
Bir şey söylemedim.
Lysara başını kaldırdı. “Denge, yalnızca karşıt güçlerin birbirini bastırması değildir. Albinor'daki bütün yaşamın, bütün enerji akışlarının birbiriyle kurduğu bağdır. Bir yerdeki değişim, başka bir yerde karşılık bulur. Benim görevim de bu akışların dengesini korumak.” Bakışları kısa bir an üç kuleye yöneldi. “Serenai'nin, Orivar'ın ve Velara'nın kendi kuleleri var. Benim merkezim ise onların arasında.” Ardından doğrudan gözlerime baktı. “Şu anda üzerinde durduğunuz bahçe, benim Ael döngümün merkezi, Silea.”
İstemsizce ayaklarımın altına baktım. İlk anda hiçbir farklılık göremedim; ama sonra zemindeki gümüş damarların ışığı belirginleşti. Önce bulunduğumuz yerin hemen yanında ince bir çizgi parladı. Ardından bahçenin uzak köşelerinden başka akışlar ona katıldı. Üç kulenin bulunduğu yönlerden gelen damarlar, taşların ve toprağın arasından geçerek bahçenin merkezine uzanıyordu. Lysara'ya doğru.
Başımı kaldırdım. Gümüş akışlar onun ayaklarının çevresinde birleşiyor, ardından farklı yönlere dağılıyordu. Bu, Arx'ın altında gördüğümüz anılar gibi değildi. Geçmişten kalan bir görüntü de değildi. Şu anda, gözlerimin önünde gerçekleşiyordu.
Lioren de fark etmişti. Bir adım yanıma yaklaşırken bakışlarını zeminden ayıramadı. “Bunlar…” diye mırıldandı.
“Albinor'un enerji akışları,” dedi Lysara. “Burada birleşir, buradan yeniden dağılırlar. Yalnızca kulelere değil, yerleşimin yaşamını sürdüren bütün bağlantılara uzanırlar.”
Arx'ın bulunduğu yöne baktım. Gümüş damarların aydınlığı orada da belirginleşmişti. Sanki bahçenin altında birleşen akışlar, Arx'ın derinliklerindeki enerjiyle aynı anda karşılık buluyordu.
“Arx da buna bağlı mı?” diye sordum.
“Arx, bu akışların önemli merkezlerinden biri; ama gördüğünüz hareketin nedeni onun iradesi değil, enerji hatlarının birbirine bağlı olması.”
Yeniden Lysara'ya döndüm. “Yani Albinor'da bir şey değiştiğinde…”
“Bu değişimin izini akışlarda görebilirim.”
Sözleri üzerine boğazımdaki o tanıdık baskı yeniden belirginleşti; fakat bu kez geri çekilmedim.
“Öyleyse benim başıma gelenleri de biliyorsun.”
Lysara'nın bakışları sol elime indi. Avucumdaki mühür hafifçe ısındı.
“Bazılarını,” dedi.
Elimi kapattım. “Ve günlerdir beni izliyorsun.”
Lioren yanımda hareketsiz kaldı. Lysara gözlerini yeniden yüzüme kaldırdı. Bir an boyunca hiçbir şey söylemedi. Sonra sakin bir sesle konuştu.
“Bana sormak istediğin şey bu mu, Silea?”
Öfkem yeniden yükseldi. “Hayır.” Bir adım daha attım. “Bu yalnızca başlangıcı.”
Lysara'nın çevresinde birleşen gümüş damarlar bir kez daha aydınlandı. Arkamızda Arx'ın ışığı belirginleşirken, üç kulenin önünde duran diğer Aellerin hiçbiri yerinden kıpırdamadı. Lysara ise gözlerini benden ayırmadı.
“Öyleyse,” dedi, “seni dinliyorum.”
Ve ben, günlerdir zihnimde biriktirdiğim soruların ilkini sormak üzere ağzımı açtım.