“ Ay'ın Dili ”
Şanlıurfa - Harran
Elias
Harran, hayal ettiğimden çok daha sessizdi; boşluk, geçmişin ağırlığıyla kulakları sağır ediyordu. Güneş, uçsuz bucaksız ovanın üzerinde neredeyse beyaza çalan bir parlaklıkla yükseliyor, toprağın sarı ve kızıl tonlarını birbirine karıştırıyordu. Ufuk çizgisi, sıcağın titrettiği ince bir perdenin ardında kaybolmuştu. Ara sıra esen rüzgâr bile serinlik getirmiyor, taşların arasına sinmiş sıcaklığı kaldırıp kırbaç gibi yüzümüze vuruyordu.
Astrid, alnına yapışan saçlarını geriye iterek, “Bir şey söyleyeceğim ama kızmayacaksın,” dedi.
Elimdeki not defterinden başımı kaldırmadan, “Bu cümleden sonra genellikle kızmamı gerektiren bir şey söylüyorsun,” diye mırıldandım.
“Demek ki beni tanıyorsun.” Sesindeki memnuniyet uzun sürmedi. “O zaman neden hâlâ burada olduğumuzu da açıklayabilirsin.”
Başımı kaldırıp karşımdaki kalıntılara baktım. Toprağın üzerinde düzensiz çizgiler hâlinde uzanan alçak duvar temelleri, yer yer birbirine karışmış taş yığınları ve güçlükle seçilebilen yapı sınırları görülüyordu. Biraz ötede yükselen eski minare, çevresindeki yıkıntıların üzerinde tek başına duruyor; yakınındaki kemer kalıntılarıysa farklı yüzyılların aynı toprağa bıraktığı ve zamanın unuttuğu izler gibi görünüyordu.
Burası, zihnimde canlandırdığım Ay Tapınağı'na hiç benzemiyordu. Ne göğe uzanan sütunlar vardı ne de üzerinde kadim işaretlerin sıralandığı görkemli duvarlar. Tapınağın girişini gösterecek belirgin bir kapı, bizi geçmişe götürecek bir merdiven ya da aradığımız sorulara cevap verecek bir yazıt da görünmüyordu.
Yalnızca taşlar vardı. Ve kavrulmuş taşların arasına karışmış, birbirinden ayırt edilmesi güç yüzyıllar.
Astrid ellerini beline koydu. “İşte bundan bahsediyorum. Burası bir tapınaktan çok, tapınağın nerede olabileceğini tartışan insanların gelip baktığı bir yere benziyor.”
Gülümsememi saklamaya çalıştım. “Aslında çok da yanlış bir tanım değil.”
“Harika. Demek ki aynı fikirdeyiz.”
“Tam olarak değil.”
“El!” diye çıkıştı.
Not defterimi kapattım. Kapakların birbirine çarpma sesi, ovanın durağan sessizliğinde yankılandı.
“Sin Tapınağı'nın Harran'da bulunduğuna ilişkin tarihsel kayıtlar var. Bunu biliyoruz.”
“Evet,” dedi Astrid. “Harran'ın Ay Tanrısı Sin için önemli bir merkez olduğunu da biliyoruz. Ama tapınağın tam olarak nerede durduğunu bilmiyoruz. Burada gördüğümüz her kalıntının ona ait olduğunu söyleyemeyiz. Şu minare ve kemerler mesela… Bunlar daha sonraki dönemlerden. Aynı yerde bulunmaları, Sin Tapınağı'nın duvarlarına baktığımız anlamına gelmiyor.”
İşaret ettiği yöne döndüm. Haklıydı. Katman katman yükselen bu toprak, geçmiş uygarlıkların izlerini birbirinin üzerine yığmış, asıl hakikati en derine gömmüştü. Bir çağın kutsal saydığı yerde başka bir çağın yapısı yükselmiş, yıkılan duvarların taşları yeni binalarda kullanılmış, bazı izler toprağın altında kalırken bazıları bütünüyle silinmişti.
Burada bir şey aramak, yalnızca geçmişe bakmak değildi. Hangi geçmişe baktığını bilmek de gerekiyordu.
“Biraz daha inceleyelim,” dedim.
Astrid gözlerini kapattı. “Bunu son yarım saatte dördüncü söyleyişin.”
“Saydın mı?”
“Beşinciyi duyarsam taşların üzerine yazacağım.”
Güldüm. Astrid'in dudaklarında da küçük bir gülümseme belirdi. Fakat ardından yeniden ciddileşti.
“Bak, Nabonid'in yazıtlarını biliyoruz. Harran'da bulunan stelleri, eski kayıtları, Sin'e adanmış tapınaktan söz eden metinleri araştırdık. Ama bunların hiçbiri bize tapınağın tam olarak nerede durduğunu söylemiyor. Üstelik burada yıllardır kazılar yapılıyor. Önemli buluntuların bir kısmı çıkarılmış, incelenmiş, müzelerde korunuyor. Biz iki kişi buraya geldik diye binlerce yıldır kimsenin fark etmediği bir şey bulacağımızı mı düşünüyorsun?”
Hemen cevap vermedim. Bir süredir karşımdaki yıkıntılara bakıyordum. Sanki taşların arasında bir şekil belirginleşecek, unuttuğum bir şey kendiliğinden ortaya çıkacakmış gibi. Ama hiçbir şey olmuyordu.
Deyrulzafaran'dan ayrıldığımız andan beri zihnimde taşıdığım o belirsiz beklenti, Harran'a geldiğimizde daha da güçlenmişti. Burada bir şey bulacağımızı düşünmüştüm. Belki bir yazıt. Belki Güneş Odası'ndaki işaretlerle bağlantılı bir iz. Belki de Yuhanon’un cevaplamaktan kaçındığı sorulardan birinin cevabı. Oysa güneşin altında uzanan bu dilsiz coğrafya, sırrını uluorta teslim etmeyecek kadar yaşlıydı. Gördüklerimiz, eski yapıların birbirine karışmış kalıntılarından ibaretti.
“Bilmiyorum,” dedim sonunda.
Astrid şaşkınlıkla bana baktı. “Bilmiyor musun?”
“Hayır. Ama buraya kadar gelmişken hemen vazgeçmek de istemiyorum.”
Yüzündeki ifade yumuşadı. Çantasından su şişesini çıkarıp bana uzattı.
“Al, biraz su iç.”
“Susamadım.”
“İç sen yine de. Bu sıcakta bayılırsan seni taşıyamam.”
Gülümseyerek şişeyi aldım. Birkaç yudum içtikten sonra kapağını kapatıp geri verdim. Astrid, güneşten gözlerini kısarak etrafına baktı.
“Burada ne işimiz var ki bizim?” diye söylendi. “Geriye kalan hiçbir şey yok.”
Bu kez itiraz etmedim.
“Emma'yı arayalım,” dedi ardından. “Belki onun aklına başka bir şey gelir.”
“Olur.”
Astrid şaşkınlıkla bana döndü. “Bu kadar mı? İtiraz etmeyecek misin?”
“Etmemi mi istiyorsun?”
“Hayır, sadece hazırlıklı değildim.”
Hafifçe güldüm. “Alışma.”
“Hiç niyetim yok.”
Telefonunu çıkardı. Güneş ışığında ekranı görebilmek için birkaç kez çevirdi, sonra pes edip çantasına koydu.
“Önce bir gölge bulalım. Emma'yı ararken güneşin altında kavrulmak istemiyorum.”
Not defterimi çantama yerleştirdim. “Tamam, gidelim.”
Astrid yürümeye başladı. Ben de son bir kez kalıntılara bakıp peşinden ilerledim.
Henüz birkaç adım atmıştık ki arkamızdan tozlu toprağı yaran bir ses yükseldi:
“Silav! Hûn li vir li çi digerin?”
İkimiz de durup arkamıza döndük.
Yıkık duvarlardan birinin yanında genç bir kadın duruyordu. Koyu renk saçları kalın bir örgü hâlinde omzuna düşmüş, güneşten esmerleşmiş yüzünde meraklı bir gülümseme belirmişti. Üzerinde açık renkli bir gömlek, uzun bir etek vardı. Bir elinde bez bir çanta tutuyor, diğerini gözlerine siper ederek bize bakıyordu.
Astrid bana doğru eğildi. “Ne dedi?”
“Hiçbir fikrim yok.”
Genç kadın şaşkınlığımızı görünce güldü.
“Hee, anlamadınız beni siz! Ne arıyorsunuz buralarda? Sabahtan beri dolaşıp duruyorsunuz.”
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. “Bizi gördün mü?”
“Gördüm ya. İki defa geçtiniz önümden. Birinde sen şu tarafa gittin, kız da arkandan söylendi durdu.”
Astrid kahkahayı bastı. “Demek dışarıdan da fark ediliyor.”
“Edilmez mi? Sen konuşuyorsun, bu dinlemiyor.”
İkisine sırayla baktım. “Tanışıyor musunuz?”
“Tanışmadık ki,” dedi genç kadın. “Ben Revan.”
“Astrid.”
“Elias.”
Revan, adımı duyunca bir an duraksadı. Ardından başını hafifçe sallayıp gülümsedi.
“Hoş geldiniz Harran'a.”
“Hoş bulduk,” dedi Astrid.
Revan, Astrid'in yüzüne dikkatle baktı. “Çok yorulmuşsun sen.”
“Biraz.”
“Biraz mı? Yüzün kıpkırmızı olmuş!”
Astrid alnındaki saçları geriye itti. “Güneşle pek iyi anlaşamadık.”
“Hee, buranın güneşi şakaya gelmez. Siz de öğlen sıcağında hâlâ taşların arasındasınız.”
Gülümsedim. “Fark ettik.”
Revan bakışlarını ikimizin arasında gezdirdi. “Siz hep böylesiniz?”
Astrid hiç düşünmeden cevap verdi. “Çocukluğumuzdan beri.”
Revan güldü. “Vay, sen bunca yıldır bununla uğraşıyorsun?”
Başımı iki yana salladım. “İnanılmaz.”
Astrid, Revan'a dönüp ciddi bir ifadeyle başını salladı. “Bazen ben de öyle düşünüyorum.”
Revan kahkaha attı. “Allah sabır versin sana!”
“Teşekkür ederim,” dedi Astrid. “İhtiyacım oluyor.”
Revan çantasının askısını omzunda düzeltti. “Ee, şimdi nereye gideceksiniz?”
“Biraz dinlenip arkadaşımızı arayacağız,” dedi Astrid.
“Burada mı dinleneceksiniz?”
“Gölge bulabilirsek.”
Revan gözlerini etraftaki dilsiz duvar yıkıntılarına dikti, sığınacak küçük bir gölge vahasının izini sürer gibiydi. Ardından eliyle ilerideki evleri işaret etti.
“Gelin bizim eve. Yakındır. Hem ayran içersiniz, serinlersiniz.”
Astrid merakla baktı. “Ayran?”
Revan duraksadı. “Ayran.”
“Nasıl bir şey?”
Genç kadın önce Astrid'e, sonra bana baktı. “Siz ayranı da bilmiyorsunuz?”
Gülümseyerek başımı iki yana salladım. “Hayır.”
Revan elini alnına götürdü. “Allah Allah! Siz nerelerden gelmişsiniz böyle?”
Astrid güldü. “Uzun hikâye.”
“Anlatırsınız dayême. O dinler sizi.”
“Dayême?” diye sordum.
“Ninem. Ben ona dayê derim. Evde o var.”
Astrid bana baktı. “Bence gidelim.”
Tereddüt ettim. “Rahatsızlık vermeyelim.”
Revan hemen karşı çıktı. “Ne rahatsızlığı? Misafir gelmiş, kapıdan mı çevireceğiz? Hele gelin, bir ayran için. Sonra gidersiniz nereye gidecekseniz.”
Astrid gülümseyerek çantasının askısını düzeltti. “İkna oldum.”
Revan memnuniyetle başını salladı. “Heh, aferin sana!” Sonra bana döndü. “Sen de geliyorsun?”
Astrid'in çoktan Revan'ın yanına geçtiğini görünce güldüm. “Sanırım başka seçeneğim yok.”
“Yok tabii,” dedi Revan. “Hadi, gelin peşimden!”
Önden yürümeye başladı. Astrid hemen arkasından ilerlerken ben bir an yerimde kaldım.
Az önce tanıştığımız bu genç kadının bizi hiç çekinmeden evine davet etmesi şaşırtıcıydı. Fakat Astrid'in Revan'la neşeyle konuşmaya başladığını görünce ben de adımlarımı hızlandırdım. Harran'ın kavurucu sıcağında yükselen bu ani güven, ovanın durağanlığına tezat bir hafiflik sunuyordu.
Revan, omzunun üzerinden geriye seslendi: “Bir de dayêmin yaptığı ayranı içince, buraya niye geldiğinizi unutursunuz!”
Astrid kahkaha attı. “İşte buna ihtiyacımız var!”
Ben de gülümseyerek peşlerinden yürüdüm. Revan dar sokaklardan birine saparken omzunun üzerinden bize döndü.
“Az kaldı, yorulmadınız daha?”
Astrid, güneşten gözlerini kısarak ona baktı. “Biraz daha yürürsek beni sırtında taşıman gerekebilir.”
“Yok kız, o kadar da değil!” Revan güldü. “Şu köşeyi dönelim, geldik sayılır.”
Sokağın iki yanına dizilmiş kerpiç duvarlar, öğle güneşinin altında soluk bir altın rengine bürünmüştü. Bazı kapıların önünde kilimler havalandırılıyor, açık pencerelerden evlerin içindeki konuşmalar duyuluyordu. Bir duvarın dibine sığınmış kedi, yanından geçerken başını bile kaldırmadı. Zaman, kerpiç koridorların arasında yavaşlamış, yüzyılların tozunu duvarların çatlaklarına üflemiş gibiydi.
Astrid, ileride görünen konik kubbeli yapılara baktı. “Şu evler çok ilginç.”
Revan onun baktığı yöne döndü. “Kümbet evlerimiz. İçleri serin olur onların. Dışarıda güneş yakar, içeride rahat oturursun.”
“Keşke bunu daha önce bilseydik.”
“Hele bir bizim eve varın, siz de serinlersiniz.”
Biraz ileride, kerpiç duvarların arasına yerleşmiş eski bir ahşap kapının önünde durduk. Revan kapıyı iterek açtı.
“Gelin, gelin.”
Astrid'in ardından içeri girdim.
Avlunun bir bölümü gölgede kalıyordu. Duvar diplerine serilmiş kilimlerin üzerinde renkli minderler vardı. Bir köşede toprak testiler, başka bir köşede bakır kaplar sıralanmıştı. Kapıya yakın asmanın dalları avlunun üzerine yeşil gölgeler düşürüyordu. Hafifçe kıpırdayan yaprakların arasından süzülen güneş ışığı, taş zeminde küçük lekeler oluşturuyordu.
Dışarıdaki yakıcı sıcaklığın ardından burası neredeyse başka bir dünya gibiydi.
Astrid derin bir nefes aldı. “Burası harika.”
Revan memnuniyetle gülümsedi. “Dedim size.”
Sonra evin iç kısmına doğru seslendi: “Dayê! Misafir getirdim sana!”
İçeriden yaşlı bir kadının sesi yükseldi.
“Yine kimi buldun kız Revan?”
“İki tane buldum! Hem de ayranın ne olduğunu bilmiyorlar!”
Kısa bir sessizlik oldu. Ardından içeriden avlunun serinliğine karışan bir gülüş duyuldu.
“Vah benim gariplerim… Gelin hele, oturun. Önce bir karnınızı doyuralım.”
Astrid gülümseyerek bana döndü. “Sanırım doğru yere geldik.”
Karşılık verecektim ki kapıda yaşlı bir kadın belirdi.
Seksen yaşlarında görünüyordu. Küçük yapılı bedenini hafifçe öne eğerek yürüyor, başına bağladığı koyu renkli, ince desenli örtünün altından beyaz saçları görünüyordu. Yüzündeki derin çizgiler, gülümsediğinde gözlerinin çevresinde birbirine karışıyordu. Çenesinin hemen altında, hilali andıran küçük, koyu renkli bir dövme vardı. O koyu leke, kadim bir alfabenin son harfi gibi cildine kazınmıştı.
“Hoş geldiniz çocuklarım.”
Astrid hemen karşılık verdi: “Hoş bulduk.”
Ben de başımı hafifçe eğdim: “Teşekkür ederiz. Rahatsızlık verdik.”
Yaşlı kadın elini salladı: “Estağfurullah oğlum. Misafirden rahatsızlık mı olur? Geçin hele.”
Önce Astrid’e baktı, ardından gözleri bana çevrildi. Bakışlarımız karşılaştığı anda ensemde ince bir sızı hissettim. Bir anlık, keskin bir ağrıydı bu. Sanki tenimin altında uzun zamandır sessiz duran bir şey kıpırdamıştı. İstemsizce elimi boynuma götürdüm.
“El?”
Astrid hemen bana döndü: “Bak, dün gece ona bakacaktım, unuttum. Yine mi ağrıyor? İyi misin?”
Elimi ensemden indirdim: “Evet, iyiyim.”
“Emin misin?”
“İyiyim, Astrid. Geçti zaten.”
Birkaç saniye daha yüzüme baktıktan sonra başını salladı. Yaşlı kadınsa hiçbir şey söylememişti. Bakışlarının, az önce elimi götürdüğüm yerde kısa bir an durduğunu fark ettim. O soluk gözlerde, sırrını açık etmeyen bir tanıdıklık hışırdadı. Sonra yüzündeki sıcak gülümseme yeniden belirdi: “Güneş başınıza vurmuş sizin. Oturun hele, biraz soluklanın.”
Revan minderleri gösterdi: “Gelin, burası serindir.”
Astrid hemen oturdu. Ben de yanına yerleşirken ensemdeki sızının gerçekten kaybolduğunu fark ettim. Az önceki ağrıdan geriye yalnızca belli belirsiz bir huzursuzluk kalmıştı. Yaşlı kadın karşımıza oturdu: “Eee, söyleyin bakalım. Ne derler size?”
“Astrid,” dedi Astrid.
“Elias,” dedim ben de.
Yaşlı kadın isimlerimizi tekrarlamaya çalıştı: “As… tirid?”
“Astrid,” diye düzeltti Astrid, gülümseyerek.
“Es… tirid…”
Kadın başını iki yana salladı: “Yok kızım, benim dilim dönmez buna.”
Sonra bana baktı: “Seninki neydi oğlum? Eli… yas?”
“Elias.”
“İlyas?”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Yaşlı kadın elini salladı: “Yok, ben diyemem bunları! Sen Estêr ol kızım, sen de İlyas. Tamamdır, oldu!”
Revan kahkahayı bastı: “Dayê, daha yeni geldiler, adlarını değiştirdin!”
“Ne yapayım kızım? Dilim dönmüyor işte!”
Astrid de gülmeye başladı: “Tabii ki, nasıl rahat ederseniz. Estêr çok güzel.”
Ben de başımı eğerek gülümsedim: “Benim için de sorun yok. İlyas diyebilirsiniz.”
Yaşlı kadının yüzü aydınlandı: “Heh! Bak şimdi oldu. Estêr kızım, İlyas oğlum. Hoş geldiniz!”
Revan büyükannesinin yanına çömeldi: “Dayê, sen kendini söylemedin.”
Yaşlı kadın gülümsedi: “Heyva derler bana. Siz de Heyva Nene deyin.”
Astrid’in yüzü aydınlandı: “Ne güzel bir isim.”
“Sağ ol kızım.”
Revan ayağa kalktı: “Ben ayranları getireyim.”
“Getir kızım. Bir de ekmek, peynir koy. Açtır bunlar.”
Astrid itiraz etmeye hazırlanırken Heyva Nene elini kaldırdı: “Yok, yok. Önce bir şeyler yiyin. Sonra konuşuruz.”
Revan gülerek içeri kayboldu. Az sonra elinde büyükçe bir bakır tepsiyle döndü. Üzerinde köpüklü beyaz bir içecek dolu bardaklar, taze ekmek, peynir, zeytin ve küçük tabaklarda birkaç çeşit yiyecek vardı. Tepsiyi minderlerin ortasına bıraktı: “Heh! Şimdi tadına bakın bakalım.”
Astrid bardağı eline alıp merakla kokladı. Revan onu izliyordu: “Ayran. İç kız, iç. Serinlersin!”
Astrid bir yudum aldı. Gözlerinin şaşkınlıkla açıldığını gördüm: “Bu gerçekten çok güzelmiş!”
Revan ellerini birbirine vurdu: “Gördün mü dayê! Dedim ben bunlara!”
Heyva Nene keyifle güldü: “Afiyet olsun kızım.”
Ben de bardağımdan içtim. Soğuk, hafif ekşimsi tadı, saatlerdir güneşin altında dolaştıktan sonra beklediğimden çok daha iyi gelmişti: “Gerçekten iyi geldi.”
“Hee, şimdi kendinize gelirsiniz,” dedi Revan.
Astrid bardağını bırakırken bana baktı: “Bunu Emma’ya da anlatmalıyız.”
Gülümsedim: “Tapınak araştırmasından çok ayranı anlatırsan şaşırmam.”
“En azından bugün gerçekten bulduğumuz bir şey var.”
Revan kahkahayı bastı. Heyva Nene de güldü; ardından ekmek sepetini bana doğru itti: “Ye İlyas oğlum, ye. Kuru kuru ayran içilmez.”
Bir parça ekmek aldım.
Bir süre yolculuğumuzdan, Harran’ın sıcağından ve Revan’ın çocukluğundan söz ettik. Heyva Nene arada torununa takılıyor, Revan da onun sözlerine hiç çekinmeden karşılık veriyordu. Astrid kısa sürede sohbete katılmıştı. Ben ise yaşlı kadının zaman zaman bana yönelen bakışlarını fark ediyordum. O soluk gözlerin ardında, hapsedilmiş asırlık fısıltılar dönüp duruyordu. Her defasında konuşmayı sürdürüyordu; ne ensemdeki ağrıyı sormuş ne de az önceki hareketimden söz etmişti.
Yine de o karşılaşma anını zihnimden uzaklaştıramıyordum. Günlerdir ensemde taşıdığım izin, tam göz göze geldiğimiz anda sızlaması tesadüf müydü? Heyva Nene, ekmek sepetini bir kez daha önüme itti: “Ye İlyas oğlum. Bir lokma aldın, bıraktın. Bizim ekmekten korktun sen?”
“Hayır, çok güzel. Sadece doydum.”
“Hee, insan iki lokmayla doyarsa bizim buralarda kimse tarla süremez.”
Revan güldü: “Dayê, bırak adamı. Geldiğinden beri yediriyorsun.”
“Sen karışma kız. Misafir ağırlamayı senden mi öğreneceğim?”
Astrid, gülümseyerek bardağındaki son ayranı içti: “Ben biraz daha yiyebilirim aslında.”
Heyva Nene memnuniyetle ona döndü: “Aferin Estêr kızım! Bak, bu akıllı çıktı.”
“Duydun mu?” dedi Astrid, dirseğiyle koluma dokunarak.
“Duydum. Burada da tarafını buldun.”
Revan kahkaha attı. Bir süre sonra sofradaki tabaklar toplandı. Revan, bakır tepsiyi içeri götürürken Heyva Nene oturduğu minderin arkasındaki küçük yastığı düzeltti. Avluya öğleden sonranın dinginliği çökmüştü. Asmanın yaprakları hafif rüzgârda kıpırdıyor, sokağın uzak bir köşesinden çocuk sesleri geliyordu.
Astrid, yaşlı kadının çenesindeki dövmeye bakarken yakalandı. Heyva Nene gülümsedi: “Bak kızım, bak. Merak ettiysen sor.”
Astrid hafifçe mahcup oldu: “Özür dilerim. Dövmeniz dikkatimi çekti.”
Heyva Nene parmaklarını çenesine götürdü: “Bunu diyorsun.”
“Evet. Hilale benziyor.”
“Hilaldir zaten.”
“Bir anlamı var mı?”
“Olmaz mı?”
Heyva Nene elini indirdi. Bir süre avlunun üzerindeki asma dallarına baktı: “Anamın da vardı. Onun anasının da. Bizim evin kadınları taşırdı bunu.”
Astrid biraz öne eğildi: “Ailenize ait bir gelenek mi?”
“Hee, gelenek dersin sen. Biz emanet deriz.”
Bu kez ben de dikkat kesildim: “Nasıl bir emanet?”
Heyva Nene bana döndü: “Bir hikâye, İlyas oğlum. Eskiden duyulmuş, sonra unutulmasın diye ağızdan ağıza taşınmış bir hikâye.”
“Nasıl bir hikâye?”
“Sabret hele. Daha başını söylemedim.”
Revan tepsi olmadan geri dönmüş, büyükannesinin yanına oturmuştu: “Dayê, yine başladın mı eski hikâyelere?”
“Ne var kız? Sen dinlemezsin, belki misafirlerim dinler.”
“Ben dinliyorum!”
“Dinliyorsun da sonra unutuyorsun.”
“Unutmuyorum. Sen her anlattığında başka yerinden başlıyorsun.”
Heyva Nene güldü: “Çünkü hikâye dediğin yol gibidir. Herkes aynı kapıdan girmez.”
Astrid’in hoşuna gitmiş olmalıydı; gülümseyerek başını salladı: “Peki bu sözleri size kim öğretti?”
“Anam. Ona da ninesi. Ondan öncesini görmedim ben. Ama isimlerini bilirim. Kimin kimden dinlediğini de bilirim.”
“Yazılı bir şeyler var mı?” diye sordum.
Heyva Nene başını iki yana salladı: “Benim bildiklerim kâğıtta durmaz oğlum. Anam anlatırdı, ben dinlerdim. Bir şeyi yanlış söylesem baştan anlattırırdı. Bazen aynı hikâyeyi on kere söyletirdi bana.”
“Neden?”
“Unutmayayım diye. İnsan kendi başına geleni bile unutur. Görmediği zamanı nasıl hatırlasın?”
Sözleri beni düşündürdü. Deyrulzafaran’da karşılaştığımız izleri, Yuhanon’un cevap vermediği soruları ve Harran’da saatlerdir arayıp bulamadığımız cevapları hatırladım. Biz geçmişin taşlara bıraktığı izleri ararken, karşımızdaki kadın geçmişi insan sesinde arıyordu; biz toprağı kazıyorduk, o ise hafızanın katmanlarını deşiyordu.
Astrid yeniden sordu: “Peki bu hikâyeleri yalnızca ailenizdeki kadınlar mı anlatıyor?”
“Hee. Anam bana öğretti. Ben de Revan’a öğretiyorum.”
Revan hafifçe doğruldu: “Öğretmeye çalışıyorsun, dayê.”
“Sen de öğrenmeye çalış hele!”
Gülüştük. Heyva Nene, Revan’ın elini tuttu. Başparmağıyla torununun elinin üzerini okşarken yüzündeki neşeli ifade biraz yumuşadı: “Bizim kadınların bir adı vardır,” dedi. “Herkes bilmez. Bilmesi de gerekmez.”
Astrid merakla baktı: “Nasıl bir ad?”
“Zimanê Heyvê.”
Kelimeleri yavaşça söylemişti. Sesindeki alışıldık şakacılık kaybolmamıştı ama bu kez her heceye ayrı bir özen gösterdiğini hissettim.
“Ne anlama geliyor?” diye sordum.
“Ay’ın Dili.”
Bir an sustum. Ay. Harran’a gelmemize neden olan bütün soruların ortasında duran o kelime, şimdi bu küçük avluda yeniden karşımıza çıkmıştı. Zihnimde, manastırın loş koridorları ve Yuhanon’un ketum çehresi peş peşe sıralandı.
“Nedir bu? Unvan ya da lakap mı?” diye sordum.
“Hee, öyle dersin. Benim anam da Zimanê Heyvê idi. Onun anası da. Bana Heyva adını koymuşlar ama Ay’ın Dili olmak başka şeydir.”
“Nasıl başka?”
“Heyva benim adım. Zimanê Heyvê ise bana bırakılan vazife.”
Astrid gözlerini ondan ayırmıyordu: “Ne yapmanız gerekiyor?”
“Dinlediğimi unutmamak. Bildiğimi doğru anlatmak. Bilmediğim yerde de susmak.”
Son cümleyi söylerken bana baktı: “Her şeyi bildiğini söyleyen insandan korkacaksın, İlyas oğlum. Çünkü insanın ömrü her şeyi öğrenmeye yetmez.”
Bu sözler karşısında istemsizce gülümsedim. Yuhanon’un da bunu duymasını isterdim.
“Peki Ay’ın Dili neden?” diye sordum. “Neden başka bir isim değil?”
Heyva Nene çenesindeki küçük hilale dokundu: “Çünkü bize bırakılan hikâye Ay’la başlar.”
Astrid’le bakıştık. Yaşlı kadın bunu fark edince kaşlarını kaldırdı: “Ne oldu? Siz Ay’ı mı arıyorsunuz yoksa?”
Astrid cevap vermeden önce bana baktı. Harran’a neden geldiğimizi Revan’a henüz anlatmamıştık. Bir yabancının evine yalnızca serinlemek için girmiş, şimdi kendimizi tam da araştırdığımız şeyden söz eden bir kadının karşısında bulmuştuk.
“Bir bakıma,” dedim.
Heyva Nene başını salladı: “Hee… O zaman iyi dinleyin.”
Minderinde biraz doğruldu. “Eskiden,” dedi Heyva Nene, “insanların birbirinden sakladığı şeyler daha azmış. Ama birbirine verdiği sözler daha ağırmış.”
Sesini yükseltmemişti. Astrid, dizlerinin üzerine koyduğu ellerini birleştirdi; Revan da büyükannesine biraz daha yaklaştı.
“Ne kadar eskiden?” diye sordum.
Heyva Nene omuz silkti: “Ben saymadım ki oğlum. Anam da saymamış. Onun anası da. Ama öyle eski ki, o zamanlardan kalan sözlerin çoğu unutulmuş.”
“Peki sizinkiler nasıl unutulmamış?”
“Birileri anlatmış. Birileri de dinlemiş.”
Revan’a baktı: “Dinlemek de iştir. Herkes beceremez.”
“Dayê!” diye söylendi Revan.
Heyva Nene gülümseyerek elini salladı: “Tamam kız, sana demedim.”
Sonra yeniden bize döndü: “Anam derdi ki, bir vakitler yeryüzünde Güneş İnsanları yaşarmış. Bir de Ay İnsanları.”
İsimleri zihnimde tekrarladım. Güneş İnsanları. Ay İnsanları. Mitolojinin eski inançları üzerine okuduklarımı düşündüm. Güneş ve Ay, tarih boyunca pek çok halkın hikâyelerinde yer almıştı. Fakat Heyva Nene’nin anlattığı, bildiğim efsanelere pek benzemiyordu.
“Bunlar iki ayrı halk mıymış?” diye sordum.
“Hee, ayrıymışlar. Ama birbirlerinden uzak yaşamazlarmış. Aynı toprağa basar, aynı göğün altında yaşarlarmış.”
“Peki başka insanlar da var mıymış?”
“Olmaz mı oğlum? Dünya yalnız onlardan mı ibaret? Bizim gibi insanlar da varmış. Toprağı eken, hayvan güden, ev kuran, çocuk büyüten… Herkes kendi hayatını yaşarmış.”
“Öyleyse Güneş ve Ay İnsanları’nı diğerlerinden ayıran neymiş?” diye sordu Astrid.
Heyva Nene önündeki bakır bardağı eline aldı: “Bak Estêr kızım, şu bardak var ya…”
Bardağı avucunda çevirdi: “Biz bunu elimizle tutarız. Kaldırırız, indiririz. Bir yere koymak istersek götürüp koyarız. Ay İnsanları ise bir zamanlar dokunmadan da yapabilirmiş bunları.”
Astrid’in kaşları kalktı: “Nasıl yani?”
“Öyle anlatılır. Taşı yerinden kaldırır, toprağa biçim verir, sert olanı yumuşatırlarmış. Ama bunu tek başlarına yapamazlarmış.”
“Niçin?”
“Çünkü hünerleri varmış, güçleri yokmuş.”
Bardağı yerine bıraktı: “Güç Güneş İnsanları’ndaymış.”
Bir süre sustum.
“Nasıl bir güç?”
Heyva Nene düşünür gibi başını eğdi: “Görmediğin hâlde varlığını bildiğin şeyler olur ya… Ateşin sıcaklığı gibi. Rüzgârın itişi gibi. Güneş İnsanları o görünmeyen güçlere hükmedermiş. Ay İnsanları da onların verdiği güçle dünyadaki şeylere biçim verirmiş.”
Astrid bana baktı. Onun da zihninde soruların çoğaldığını görebiliyordum.
“Yani birbirlerine ihtiyaçları vardı,” dedim.
“Hee. Biri olmadan ötekinin yaptığı iş eksik kalırmış.”
“Peki Güneş İnsanları neden güçlerini Ay İnsanları’na veriyormuş?”
Heyva Nene bu soruma şaşırmış gibi baktı: “Sen arkadaşına neden su verdin bugün, İlyas oğlum?”
Astrid gülmeye başladı: “Aslında suyu ben ona verdim.”
“Heh, işte!” dedi Heyva Nene. “Biri susar, öteki suyunu paylaşır. Eskiden de birlikte yaşamak böyleymiş; kimse kimsenin eksiğini kendi üstünlüğü saymaz, canı cana ekler öyle yürürmüş.”
Gülümsedim ama aklım hâlâ anlattıklarındaydı: “Bu kadar büyük bir gücü paylaşmak tehlikeli değil miydi?”
“Tehlikesiz şey mi var oğlum? Ateşle ekmek pişirirsin, elini de yakarsın.”
Heyva Nene bardağından bir yudum su içti: “Üstelik Ay İnsanları’nın bedeni her gücü taşıyamazmış. Güneş İnsanları’ndan aldıkları güç fazla gelirse zarar görürlermiş.”
Astrid hemen sordu: “Peki nasıl dayanabiliyorlarmış?”
Yaşlı kadın çenesindeki hilale dokundu: “Ay sayesinde.”
Astrid’in yüzündeki ifade değişti: “Ay mı?”
“Hee, Ay. Anam derdi ki Ay, onların bedenine ölçü verirmiş. Gökteki yolunu şaşırmadan döndükçe Ay İnsanları da kendilerine verilen gücü taşıyabilirmiş.”
“Yani güç Ay’dan gelmiyordu?” diye sordum.
“Yok oğlum. Güç Güneş’ten gelirmiş. Ay başka. O, bedenlerinin bu gücün ne kadarını kaldırabileceğini belirleyen ölçüymüş. O narin denge bozulduğunda et de kemik de kavrulurmuş.”
Astrid düşünceli bir ifadeyle başını salladı. Heyva Nene devam etti: “Anamın anlattığına göre Ay İnsanları’nın on iki büyük soyu varmış. Her soyun ayrı bir hüneri bulunurmuş. Biri taşı, biri toprağı, biri madeni… Yeryüzünde ne varsa, her birinin başka bir işte eli yatkınmış.”
“On iki soy,” diye tekrarladım.
“Hee. On iki.”
“Peki hepsi aynı güçte miydi?”
“Değilmiş. On bir soyun her biri kendi payına düşen şeyle uğraşırmış. Ama on ikinci soy…”
Heyva Nene sustu. Revan, büyükannesine baktı: “Dayê, niye durdun?”
“Durayım da bir soluk alayım kız. Hikâyeyi benden önce bitirecek gibi yerinde duramıyorsun. Kurtlu…”
Revan gülerek arkasına yaslandı: “Tamam, sustum.”
Heyva Nene yeniden bize döndü: “On ikinci soyun başındakine bütün soyların başı derlermiş. Ötekilerin her biri bir şey üzerinde söz sahibiyken o, on birinin yapabildiğini de yapabilirmiş.”
Astrid doğruldu: “Hepsini mi?”
“Hepsini, öyle derler.”
“Nasıl mümkün olabilir bu?” diye sordum.
Heyva Nene iki elini açtı: “Onu bana sorma oğlum. Ben görmedim. Anam da görmedi. Biz yalnızca anlatılanı biliriz.”
Bu cevabı beklemiyordum. Bunca zamandır karşılaştığım insanlar ya bildiklerini saklıyor ya da bilmedikleri konularda bile kesin konuşuyordu. Heyva Nene ise bir şey bilmediğinde bunu söylemekten çekinmiyordu.
“Peki bu soylar şimdi nerede?” diye sordum.
Yaşlı kadının gülümsemesi silindi: “İşte orası hikâyenin acı tarafı.”
Avlunun dışından bir kapının kapanma sesi duyuldu. Ardından yeniden sessizlik çöktü.
“Bir vakit gelmiş,” dedi Heyva Nene, “Ay İnsanları’nın ileri gelenleri, Güneş İnsanları’ndan aldıkları güçle yetinmemiş. Gücün kendilerine ait olmasını istemişler. Kimseye muhtaç olmadan, istedikleri gibi hükmetsinler diye.”
“Yani gücü onlardan almaya devam etmek istememişler,” dedi Astrid.
“Hee. Ama aralarındaki bağ koparsa ayrılığın ne götüreceğini hesap edememişler.”
“Ne olmuş?”
“Aralarındaki bağ kopmuş. Güneş İnsanları’nın verdiği güç artık Ay İnsanları’na ulaşmaz olmuş.”
“Sonra?” diye sordum.
“Sonra Ay İnsanları eskiden yapabildiklerini yapamaz olmuş. Taşa hükmeden taşı ancak eliyle kaldırabilmiş. Toprağa biçim veren kazma kullanmış. Bir zamanlar kendiliğinden yaptıkları işler için alın teri dökmüşler.”
Astrid’in yüzündeki merak yerini ciddiyete bıraktı: “Güçlerini tamamen mi kaybetmişler?”
“Güç onların değildi ki kızım. Kendilerine verilen güç kesilmiş. Hünerleri de işe yaramaz olmuş.”
Bu ayrım zihnimde bir yere oturdu. Güneş İnsanları’nın gücü. Ay İnsanları’nın hüneri. İkisinin arasındaki kopmuş bağ.
“Peki on ikinci soy?” diye sordum. “O da aynı şeyi mi yaşamış?”
Heyva Nene uzun bir an yüzüme baktı: “On ikinci soyun izi kaybolmuş, İlyas oğlum.”
“Nasıl kaybolmuş?”
“Bilinmez. Kimi yok oldular demiş, kimi saklandılar. Bizim analarımız ise başka türlü anlatmış.”
“Neymiş o?”
“Soy kaybolmaz, demişler. İnsan kaybolur. Ev yıkılır. Ad unutulur. Ama kan, kendinden öncekileri taşımaya devam eder. O kan akacak bir damar bulduğunda, saklanan ne varsa gün yüzüne çıkacaktır elbet.”
Sözlerinin ardından bir süre sessiz kaldım. Bir soyun binlerce yıl boyunca izini kaybettirmesi mümkün müydü? Tarihte adları unutulmuş, geriye yalnızca parçalanmış kayıtlar bırakmış sayısız topluluk vardı. Ama Heyva Nene’nin anlattığı şey bundan farklıydı. Ona göre kaybolan, yalnızca bir halkın adı değil, bir zamanlar sahip olduğu hünerin hatırasıydı.
“Peki bu on iki soyun birbirinden ayırt edilmesini sağlayan bir şey var mıymış?” diye sordu Astrid. “Bir işaret, bir sembol?”
Heyva Nene başını salladı: “Varmış.”
“Nasıl işaretler?”
“Ay’ın işaretleri.”
Dikkat kesildim. Heyva Nene sözlerini sakince sürdürdü: “On bir soyun her birine Ay’ın ayrı bir yüzü verilmiş, derler. On ikinciye ise…”
Bu kez sustuğunda kimse sözünü kesmedi.
“Eksiksiz Ay,” dedi sonunda. “Dolunay.”
Avludaki asma yaprakları rüzgârla hafifçe hışırdadı. Astrid yavaşça bana döndü. Ben ise Heyva Nene’nin yüzüne bakıyordum. Çünkü Harran’a geldiğimizden beri ilk kez, aradığımız şeyin yalnızca eski taşların arasında olmayabileceğini düşünüyordum.
“Peki neden?” diye sordum.
“Onu ben de çok sordum anama, İlyas oğlum.” Gülümsedi: “Her seferinde aynı cevabı verirdi: Bir şeyi bütün görmek için parçalarını da bilmek gerekirmiş.”
Astrid düşünceli bir ifadeyle bardağını yere bıraktı: “On ikinci soyun diğer on birinin hünerine sahip olmasıyla ilgili olabilir.”
“Olabilir kızım,” dedi Heyva Nene. “Benim anam öyle anlatırdı. Ama bunun neden böyle olduğunu kimse bana söylemedi.”
Bir süre konuşmadık. On iki soy. On bir ayrı hüner. Hepsini bir arada taşıyabilen on ikinci soy. Deyrulzafaran’daki Güneş Odası’nı görmemiş olsaydım, bu hikâyeyi eski halkların doğayı anlamlandırmak için yarattığı efsanelerden biri olarak değerlendirebilirdim. Zemindeki düzeni ve ortasında bir şeyin eksik olduğu tuhaf merkezi hatırlıyordum.
Astrid’e döndüm: “Güneş Odası’nın zeminini hatırlıyor musun?”
Bakışları hemen değişti: “Zemindeki düzen…”
“Evet.”
Heyva Nene ikimize baktı: “Ne odası bu?”
“Deyrulzafaran Manastırı’nda,” dedim. “Eski ve kapatılmış bir oda. Biz birkaç gün önce açtık ve zeminde merkeze uzanan işaretler gördük.”
“Merkezde ne vardı?”
“Çizgiler dairesel bir merkeze uzanıyordu,” dedi Astrid. “Ortası boştu.”
Heyva Nene bizi dikkatle dinledi: “Boş yer derken?”
“Bir zamanlar orada bir şey bulunuyormuş gibi,” dedim. “Ama ne olduğunu bilmiyoruz.”
Yaşlı kadın bir süre düşündü: “Ben o odayı görmedim de, duymadım da oğlum. Orada ne olduğunu da bilmem.”
“Yine de anlattıklarınızla bir bağlantısı olabilir mi?”
“Olabilir. Olmayabilir de.” Omuzlarını hafifçe kaldırdı: “Bir yerde benzer işaretler var diye bizim hikâyemizdir diyemem. Görmediğim şeye nasıl söz vereyim?”
Astrid başını salladı: “Haklısınız.”
Revan, büyükannesine doğru eğildi: “Dayê, sen eskiden bana on ikinci soyun hikâyesini anlatırken başka bir şey daha söylerdin.”
Heyva Nene kaşlarını kaldırdı: “Neymiş o?”
“Onlar kaybolunca diğer soylar da birbirini unutmuş, derdin.”
“Hee, onu derdim.”
“Nasıl unutmuşlar?” diye sordum.
“Zamanla oğlum. Bir insanın babası kimdir, dedesi kimdir, bilirsin. Ama on dedesini geriye saysan hepsinin adını söyleyebilir misin?”
“Hayır.”
“İşte. Bir zamanlar büyük sayılan aileler bile yıllar geçince kendi geçmişini unutmuş. Ayrılıktan sonra eski hünerler kalmamış. Çocuklar babalarının anlattıklarını masal sanmış. Onların çocukları da dinlememiş. Sonra adlar değişmiş, insanlar başka yerlere gitmiş.”
“Yani on iki soyun torunları bugün de yaşıyor olabilir,” dedi Astrid.
Heyva Nene ellerini iki yana açtı: “Niye olmasın kızım? Ama kimdirler, nerededirler, ben bilmem.”
“On ikinci soyun da mı?”
“Onların da.”
Bu cevabı duyunca istemsizce avlunun çatlak taş zeminine baktım. Bir zamanlar olağanüstü yeteneklere sahip olduğu söylenen insanların torunlarının, kim olduklarından habersiz yaşamlarını sürdürmesi tuhaf bir düşünceydi. Belki de bu yüzden Heyva Nene’nin anlattıkları, eski bir masaldan çok unutulmuş bir aile hikâyesine benzemeye başlamıştı.
“Peki bu soyların yeniden bir araya gelmesi gerektiğine dair bir şey anlatılır mı?” diye sordum.
Heyva Nene başını iki yana salladı: “Ben öyle bir söz duymadım. Anam yalnızca bir zamanlar birlikte olduklarını, sonra ayrıldıklarını anlatırdı.”
“Başka hiçbir şey mi?”
“Bir de ayrılığın herkese pahalıya mal olduğunu söylerdi. Güç isteyenler güçsüz kalmış. Birlikte yaşayanlar birbirine yabancı olmuş.”
Revan içini çekti: “Dayê, senin hikâyelerin hep güzel başlar, sonra insanın içini sıkar.”
Heyva Nene güldü: “Hayat da öyle değil mi kız?”
“Bazen güzel bitenini de anlatsan?”
“Önce sen evin işlerini bitir, sonra sana güzel bitenini anlatırım.”
Revan gözlerini devirdi: “Yine bana geldi mesele!”
Astrid’in gülüşüne ben de katıldım. Sohbetin hafiflemesi iyi gelmişti. Fakat zihnimdeki sorular yerli yerinde duruyordu. Heyva Nene’ye döndüm: “Bu hikâyeleri anlatırken hiç Ay Tapınağı’ndan söz eder miydi anneniz?”
“Tapınak mı?”
“Harran’da eskiden Ay Tanrısı Sin’e adanmış bir tapınak bulunduğunu biliyoruz. Buraya onu araştırmak için geldik.”
“Hee, Sin’in adını duydum elbet. Harran’da çok anlatılır. Ama benim anamın anlattığı Ay İnsanları başka bir hikâyedir, oğlum. İkisi aynı şey midir, bilmem.”
“Yani tapınağın yerini bilmiyorsunuz?”
“Bilsem söylerdim.”
Cevabı o kadar doğaldı ki gülümsedim. Heyva Nene de gülümsedi: “Senin yüzün düştü yine, İlyas oğlum.”
“Biraz.”
“Niye?”
“Buraya geldiğimizde bir cevap bulacağımızı düşünmüştüm.”
“Hiçbir şey öğrenmedin mi bugün?”
Başımı kaldırdım: “Öğrendim. Hem de beklediğimden fazlasını.”
“Heh, o zaman niye üzülüyorsun?”
Bir an cevap veremedim. Astrid bana bakıp hafifçe gülümsedi. Heyva Nene, önündeki boş bardakları toplamaya başladı: “İnsan bazen aradığını bulamaz oğlum. Ama ararken duyduğu bir sözü yanında götürür. Sonra bir gün o sözün ne işe yaradığını anlar.”
Bardağımı ona uzattım: “Umarım öyle olur.”
“Olur mu, olmaz mı, onu zaman gösterir.”
Astrid bana döndü: “El, bir şey düşünüyorum.”
“Ne?”
“Buraya gelirken elimizde tapınağa ilişkin tarihsel kayıtlar vardı. Şimdi başka bir hikâye de var. Belki kalıntılara bir kez daha bakmalıyız.”
“Az önce oradan kurtulduğuna seviniyordun.”
“Fikrimi değiştirdim.”
Gülümsedim: “Bu yeni bir gelişme.”
Astrid gözlerini kıstı: “Benim sözümü bana karşı kullanma.”
Revan güldü: “Siz hiç susmuyorsunuz?”
“Pek sayılmaz,” dedim.
Astrid ayağa kalkarken Heyva Nene’ye döndü: “Bize anlattıklarınız için çok teşekkür ederiz.”
Yaşlı kadın elini salladı: “Daha gitmiyorsunuz ki Estêr kızım. Hele otur, bir çay içelim. Sonra nereye isterseniz gidersiniz.”
Astrid duraksadı: “Çay mı?”
Revan hemen ayağa fırladı: “Dayê, çayları da içmeden bırakmayacaksın, belli.”
Heyva Nene şaşkınlıkla bize baktı: “Çay da içersiniz, değil?”
Astrid’le birbirimize baktık. Bu kez ikimiz de gülmeye başladık. Heyva Nene’nin çayı da ayranı kadar iddialı çıktı. Küçük, ince belli bardaklarda getirdiği çayın kokusu bütün avluya yayılmıştı. Astrid ilk yudumunu aldıktan sonra bardağına kuşkuyla baktı: “Bu çok sıcakmış.”
Heyva Nene güldü: “Çay soğuk mu içilir Estêr kızım?”
“Biraz beklesem iyi olacak.”
“Üfle hele. Acele eden dilini yakar.”
Revan bana göz kırptı: “Gördün mü Elias? Bizim eve gelen ayranı da çayı da içer.”
“Sonraki ders nedir?” diye sordum.
“Dayê ne koyarsa önüne bitireceksin.”
“Misafirleri korkutma kız!” diye çıkıştı Heyva Nene.
Gülüşmeler arasında çaylarımızı bitirdik. Ayrılmak üzere ayağa kalktığımızda Heyva Nene, Astrid’in elini iki avucunun arasına aldı: “Yine gelin hele. Yolunuz düşerse kapımızı bilirsiniz.”
“Çok teşekkür ederiz,” dedi Astrid. “Her şey için.”
Revan bizi sokağa kadar geçirdi: “Harabelere dönüyorsunuz yani?”
“Bir kez daha bakacağız,” dedim.
“Hee, bakın bakalım. Ama su alın yanınıza. Sonra biriniz ötekini taşımak zorunda kalacak!”
Astrid bana baktı: “Beni kastetmediğine eminim.”
“Ben de öyle umuyorum.”
Heyva Nene kapının eşiğinden seslendi: “İlyas oğlum!”
Dönüp baktım: “Efendim?”
“Bulamadığın şey için kendini hırpalama. Taş dediğin konuşmaz her isteyene.”
“Peki kime konuşur?”
Yaşlı kadın hafifçe gülümsedi: “Onu taş bilir.”
Revan başını iki yana salladı: “Dayê, adam sana soru soruyor, sen yine bilmece söylüyorsun.”
“Bilsem cevabını verirdim kız!”
Gülerek vedalaştık.
☽ ☀ ☾
Sokaklara çıktığımızda öğleden sonranın sıcağı biraz kırılmıştı. Kerpiç duvarların gölgeleri uzamış, gelirken neredeyse boş olan dar geçitlerde hareket başlamıştı. Astrid bir süre sessiz yürüdü.
“Ne düşünüyorsun?” diye sordum.
“Heyva Nene’yi.”
“Ben de.”
“Anlattıklarının ne kadarına inanıyorsun?”
“Bilmiyorum. İnanmalı mıyım?”
“Bunu bugün ikinci kez söylüyorsun.”
“Saymayı bırak.”
Gülümsedi ama hemen ardından ciddileşti: “Bir şey dikkatimi çekti, El. Kadın bildiğiyle bilmediğini ayırıyor. Tapınağı görmediğini söylüyor, Güneş Odası hakkında tahmin yürütmüyor. Hikâyesinin bazı kısımlarını bile açıklayamıyor.”
“Bu yüzden mi güvenilir buldun?”
“Bu yüzden dinlemeye değer buldum. Aynı şey değil.”
Haklıydı.
“Peki neden geri dönmek istedin?”
“Çünkü sabah yalnızca Ehulhul’u arıyorduk. Şimdi elimizde Ay’la ilişkilendirilen on iki soydan söz eden bir anlatı var. Aynı yere başka sorularla bakmak istiyorum.”
Bir süre yürüdük.
“Yani aynı taşlara farklı sorular soracağız,” dedim.
“Umarım bu kez cevap verirler.”
“Heyva Nene’ye göre taşlar herkese konuşmuyormuş.”
“Öyleyse biraz kibar davranırız.”
☽ ☀ ☾
Harabelere vardığımızda güneş batıya doğru eğilmeye başlamıştı. Sabah üzerinde yürüdüğümüz taşlar hâlâ aynı yerdeydi. Kırık duvarlar, aşınmış kemerler ve yüzyılların iç içe geçtiği kalıntılar… Heyva Nene’nin anlattıklarından sonra değişen hiçbir şey yoktu. Yalnızca onlara bakışım değişmişti.
Astrid çantasından not defterini çıkardı: “Önce bildiklerimizi ayıralım,” dedi.
“Başlıyoruz yine.”
“Evet, çünkü sen başladığında her şeyi birbirine bağlıyorsun.”
“Bu bir araştırma yöntemi.”
“Bazen. Bazen de başımıza iş açıyor.”
Yıkık bir duvarın gölgesine geçtik. Astrid defterine üç başlık yazdı.
Harran. Heyva Nene’nin anlatısı. Güneş Odası.
“Birincisi,” dedi, “Harran’ın Ay Tanrısı Sin’le tarihsel ilişkisini biliyoruz. İkincisi, Heyva Nene’nin ailesinde Ay İnsanları hakkında bir anlatı korunmuş. Üçüncüsü, Deyrulzafaran’da on iki işaret gördük.”
“Ve bunların birbirleriyle bağlantılı olduğunu bilmiyoruz. Varsaymıyoruz da.”
Başını kaldırdı: “İşte! Sonunda aynı fikirdeyiz.”
“Bu kadar sevinme.”
Defterin üzerine eğildim: “Bir de on ikinci soyun kaybolduğunu söyledi.”
“Evet. Ama kaybolmak ne demek? Yok olmak mı, dağılmak mı, kimliğini unutmak mı?”
“Bunu da bilmiyoruz.”
Astrid kalemini kapattı: “Şimdilik.”
Kalıntıların arasında yeniden yürümeye başladık. Sabah incelediğimiz duvarlara, kemerlerin birleştiği noktalara, taşların yüzeylerine bir kez daha baktım. Her aşınmış çizgide anlam aramamak için kendimi zorladım. Çünkü bir şey bulmayı ne kadar çok istersem, gördüklerime o kadar kolay kendi düşüncelerimi yükleyebilirdim.
Astrid birkaç adım gerimden seslendi: “El?”
“Efendim?”
“Bir şey bulmaya çalışırken olmayan bir şeyi görme, tamam mı?”
Dönüp ona baktım: “Şüphen mi var?”
“Sana güveniyorum. Ama bu işe başladığımızdan beri merakına aynı ölçüde güvenemiyorum.”
Gülümsedim: “Benim merakımın yanında sağduyum da var.”
“Nerede?”
“Şu an tatilde.”
Astrid güldü. Kırık bir kemerin yanından geçip daha açık bir alana çıktık. Ayaklarımın altında ufalanmış taş parçaları dağılıyordu. Rüzgâr, toprağın üzerinden ince bir toz kaldırıp hemen dağıttı.
Bir süre sonra durdum. Karşımda, batıya eğilen güneşin ışığında rengi koyulaşmış eski duvarlar uzanıyordu. Üzerlerinde aradığımız hikâyeyi doğrulayacak bir işaret yoktu. Ne on iki soya ait bir sembol ne de kaybolmuş bir halkın adını taşıyan bir yazıt. Sadece taşlar vardı.
Astrid yanıma geldi: “Yeni bir şey gördün mü?”
“Hayır.”
“Ben de.”
Defterini çantasına yerleştirdi. Birkaç saniye daha kalıntılara baktıktan sonra başını kaldırdı: “Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi,” dedi birden.
“Ne olmuş müzeye?”
“Nabonid stelleri orada. Fotoğraflarını inceledik, yayımlanmış yazıtlarını okuduk ama eserleri yakından görmedik.”
“Görmemiz neyi değiştirecek?”
“Bilmiyorum. Belki hiçbir şeyi. Ama görsellerde fark etmediğimiz bir ayrıntı olabilir. Özellikle figürlerin yerleşimini ve sembolleri yakından incelemek istiyorum.”
Düşündüm. Harran’da bulunan steller, Babil Kralı Nabonid’in Ay Tanrısı Sin’le kurduğu bağı anlamamız açısından önemliydi. Bunlardan birinde kral, Sin, Güneş Tanrısı Şamaş ve İştar’la ilişkili sembollerin karşısında betimleniyordu. Güneş ve Ay, Heyva Nene’nin sözlerini yeniden zihnime getirdi.
Birine Güneş İnsanları, ötekine Ay İnsanları derlermiş… Fakat benzer kelimelerin aynı geçmişe işaret ettiğini varsayamazdım. Heyva Nene’nin anlattığı halklarla stellerdeki tanrıların birbirleriyle ilişkili olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yoktu.
“Stelleri görmek istiyorsun,” dedim.
“Evet.”
“Peki orada da hiçbir şey bulamazsak?”
Astrid omuz silkti: “O zaman en azından bakmadığımız bir yer kalmaz.”
“Bütün müzeyi gezmek zorunda kalacağız, değil mi?”
“Şikâyet mi ediyorsun?”
“Hayır. Sadece günün geri kalanını gözümde canlandırıyorum.”
“Merak etme. Bu kez taşların arasında saatlerce dolaşmayacağız.”
“Bunu sabah da söylemiştin.”
Astrid bana baktı: “Geliyor musun, gelmiyor musun?”
Gülümsedim: “Geliyorum.”
☽ ☀ ☾
Şanlıurfa şehir merkezine döndüğümüzde günün son ziyaret saatlerine yaklaşmıştık. Müzenin geniş girişinden içeri adım attığımızda dışarıdaki sıcaklığın yerini serin, dingin bir hava aldı. Harran’ın tozlu sokaklarından sonra buradaki düzen neredeyse başka bir dünyaya geçmek gibiydi.
Astrid girişteki yönlendirmeleri inceledi: “Demir Çağı eserleri,” dedi. “Bu taraftan.”
Koridor boyunca yürürken cam vitrinlerin ardındaki küçük heykelciklere, mühürlere ve çivi yazılı tabletlere göz gezdirdim. Her biri bir zamanlar yaşamış insanların ellerinden çıkmıştı. Bazılarının üzerindeki işaretler binlerce yıl sonra bile seçilebiliyordu. Heyva Nene’nin unutmak üzerine söylediklerini düşündüm. İnsan unutur. Taşın üzerindeki izse bazen kalır. Bir vitrinin önünde durup pişmiş topraktan yapılmış küçük bir tablete baktım. Astrid birkaç adım ilerledikten sonra bana seslendi: “El, buradalar.”
Yanına gittiğimde büyük taş eserlerin bulunduğu bölüme ulaşmıştık. Karşımızda Nabonid stellerinden biri yükseliyordu. Taşın yüzeyindeki kabartma, fotoğraflarda gördüğümden çok daha belirgindi. Kralın figürü, yukarıdaki göksel semboller ve aşağıya doğru uzanan çivi yazısı satırları, vitrinin aydınlatması altında gölgeler oluşturuyordu.
Astrid çantasından not defterini çıkardı: “Önce kabartmaya bakalım,” dedi. “Sonra yazıtın açıklamasını karşılaştırırız.”
Başımı salladım. O, stelin yanındaki bilgilendirme metnine yönelirken ben taşın önünde kaldım. Bakışlarımı önce kralın figürüne, ardından üzerindeki sembollere çevirdim. Ay. Güneş. Ve aralarında uzanan, binlerce yıllık bir sessizlik.
Bir adım yaklaştım. Taşın yüzeyinde olağan dışı hiçbir şey yoktu. Bildiğim bir tarihî esere bakıyordum; ne eksik bir işaret ne de daha önce görmediğim bir yazı seçebiliyordum. Yine de gözlerimi ayıramadım.
Astrid arkamdan bir şey söyledi. Ne dediğini duydum ama anlamadım. Sanki sesi, bulunduğumuz salonun öteki ucundan gelmişti. Gözlerimi kırpıştırdım. Bir an için vitrindeki yansımamı gördüm. Sonra yalnızca taşı.
“El?”
Astrid’in sesi bu kez daha yakındı. Cevap vermek için ağzımı açtım. Fakat söyleyeceğim kelimeyi bulamadım.
Astrid’in sesi kulağıma ulaştı ama ona dönemiyordum. Gözlerim Nabonid stelinin üzerindeydi. Yazılarını hâlâ seçebiliyordum. Fakat bir tuhaflık vardı. Taşın yüzeyindeki çizgiler yerlerinden kayıyor, kabartmanın sınırları bozuluyordu.
“El, beni duyuyor musun?”
“Duyuyorum,” demeye çalıştım. Dudaklarım kıpırdadı ama sesim çıkmadı. Kulaklarımda ince bir uğultu başladı. Önce müzenin havalandırmasından geldiğini sandım. Sonra uğultunun dışarıdan değil, başımın içinden yükseldiğini fark ettim.
Ensemde keskin bir ağrı hissettim. Heyva Nene’yle karşılaştığımızda duyduğum sızıya benziyordu. Fakat bu kez çok daha şiddetliydi. Boynumun arkasından başlayıp kafatasımın içine doğru ilerliyor, her nabız atışında biraz daha derine işliyordu.
Elimi kaldırmak istedim. Kaldıramadım. Vitrinin camındaki yansımam bulanıklaştı. Ardından ayaklarımın altındaki zemin kayboldu.
☽ ☀ ☾
Güneş ışığı. Yüzüme ılık bir rüzgâr çarptı. Gözlerimi açtığımda geniş bir sokağın ortasındaydım. Ayaklarımın altında açık renkli taşlar uzanıyor, iki yanımda yüksek yapılar yükseliyordu. Duvarları alışılmadık biçimde düzgün, kemerleri zarifti. Bazı yapıların yüzeyleri, sert taşlardan çok birbirine dolanmış ince dalları andırıyordu.
İnsanlar vardı. Kadınlar, erkekler, çocuklar… Bir kadın, önünde duran büyük taş bloğa doğru ellerini uzattı. Taş yerden yükseldi. Olduğum yerde irkildim. Kadının hemen yanında beyaz saçlı bir adam duruyordu. Gözleri taşın üzerindeydi. Aralarında görünmeyen bir şeyin varlığını hissettim. Havada belli belirsiz bir basınç oluşmuştu. Fırtınadan hemen önce duyulan o tuhaf ağırlık gibi…
Kadın parmaklarını hareket ettirdiğinde taş yavaşça döndü. Ardından yakındaki duvarın boşluğuna yerleşti. Adam bir adım uzaklaşınca kadın ellerini indirdi. Taş olduğu yerde kaldı. Kimse şaşırmamıştı. Yanlarından geçen küçük bir çocuk başını bile kaldırmadı.
Biraz ileride başka insanlar çalışıyordu. Kimileri taşları omuzlarında taşıyor, kimileri iplerle bağlanmış yükleri çekiyordu. Bir adamın alnından ter damlıyordu. Yanındaki kadın ona su uzattı. Aynı sokakta, aynı güneşin altında birbirinden farklı hayatlar sürüyordu. Heyva Nene’nin sesi zihnimde yankılandı. Güneş İnsanları… Ay İnsanları…
Az önce gördüğüm şeyi anlamaya çalıştım. Beyaz saçlı adam kimdi ya da neydi? Taşı kaldıran kadın, bunu nasıl yapıyordu?
Bir adım attım. Sokağın taşları ayaklarımın altından kayboldu.
Rüzgâr. Bu kez yüzüme soğuk, tuzlu bir hava çarptı. Karanlık bir denizin üzerinde yükselen sivri dağlar gördüm. Tepelerinde kar vardı. Dalgalar, aşağıdaki kayalara çarpıp beyaz köpükler hâlinde parçalanıyordu. Bu manzarayı tanıyordum. Lofoten. Ama başka bir zamandan fırlamış gibiydi. Her şey bildiğim gibi değildi. Norveç’in kuzeyinde, denizin dağların arasına sokulduğu o adalar… Fakat oraya nasıl geldiğimi bilmiyordum.
Bir an sonra rüzgâr kesildi. Kendimi yüksek tavanlı, geniş bir salonun içinde buldum. Duvarlar koyu renkli taşlardan yapılmıştı. Tavana doğru yükselen uzun sütunların arasında dar açıklıklar vardı. Dışarıdaki solgun gün ışığı bu açıklıklardan içeri süzülüyor, zemindeki dairesel düzeni aydınlatıyordu. Salonun çevresinde ayrı ayrı bölümler vardı. Her birinin önünde insanlar duruyordu. Bazıları kendi aralarında konuşuyor, bazıları ortadaki topluluğu izliyordu. Kıyafetleri tanıdığım hiçbir döneme ait değildi. Yüzlerindeki gerginlikse fazlasıyla tanıdıktı.
Bir tartışmanın ortasındaydım. Seslerini duyabiliyordum ama konuştukları dili anlamıyordum. Bazı sözcükler açıkça kulağıma ulaşsa da hiçbirinin anlamını çıkaramıyordum.
Bakışım salonun merkezine kaydı. Merkezde toprağa yakın renkte, yüzeyi soluk damarlarla bölünmüş bir taş duruyordu. İçimde tuhaf bir ürperti dolaştı. Bu taşı tanıyordum.
Bir adım yaklaşmak istedim. Kenarındaki düzensiz çizgiyi gördüğüm anda durdum. Yuhanon. Onun sakladığı taş! Aynı yüzey. Aynı soluk damarlar. Aynı düzensiz çizgi. Ama şimdi Lofoten’de, hiç bilmediğim bir zamana ait bu salonun ortasında duruyordu. Nasıl olur? Zamanın ve mekânın sınırları, zihnimin dar odalarında parça parça dökülüyordu.
İnsanlardan biri öfkeyle ayağa kalktı. Kolunu ortadaki taşa doğru uzatarak bir şeyler söyledi. Karşısındaki adam başını sertçe iki yana sallayıp itiraz etti. Söylediklerini anlayamıyordum.
Bir kadın öne çıktı. Konuşmaya başladığında diğerleri sustu. Yüzünü seçemiyordum ama sesindeki kararlılık, söylediklerini anlayamasam da hissediliyordu. Sonra aynı anda birkaç kişi yerinden doğruldu. Salonun içindeki hava ağırlaştı.
Göğsümde açıklayamadığım bir baskı hissettim. Sanki odadaki herkes aynı anda nefesini tutmuştu. Ortadaki taşın yüzeyi değişmedi. Yine de gözlerimi ondan ayıramıyordum. Yuhanon bu taşın bir zamanlar burada olduğunu biliyor muydu?
Sorunun cevabını düşünürken insanların yüzleri bulanıklaşmaya başladı. Önce duvarlar, sonra zemin silindi. Geriye yalnızca taş kaldı. Ardından o da karanlığın içinde kayboldu.
“El!”
Astrid’in sesiydi. Çok uzaktan geliyordu. Omzuma dokunan bir el hissettim. Bir anlığına müzenin serin havası yüzüme çarptı. Vitrinin ışığını, taş zemini ve önümde duran stelin siluetini gördüm. Astrid karşımdaydı. Dudakları hareket ediyordu. Ona bir şey söylemeye çalıştım. Fakat görüntü yeniden dağıldı.
Bu kez yine sıcak vardı. Yüzüme kuru, ağır bir hava çarptı. Sarı taşlarla örülmüş duvarlar, alçak tavan ve zemindeki tanıdık düzen… Deyrulzafaran. Güneş Odası. Odayı hemen tanımıştım.
Fakat bu kez içerisi boş değildi. Daha düzenli ve daha tazeydi her detay. Çevremde kadınlar ve erkekler duruyordu. İlk dikkatimi çeken saçları ve tenleri oldu. Neredeyse tamamının saçları beyazın farklı tonlarındaydı. Kimilerininki gümüş gibi parlıyor, kimilerininki omuzlarından aşağı solgun ipekler gibi dökülüyordu.
Tenleri olabildiğine açıktı. Üzerlerinde ince dokulu, uzun, beyaz giysiler vardı. Kumaşların kıvrımları hareket ettikçe odanın loşluğunda yumuşak gölgeler oluşturuyordu. Bir an nefesim kesildi. O kız… Daha önce gördüğüm o tuhaf kızı hatırladım. Bembeyaz saçlarını, solgun tenini, yüzündeki alışılmadık duruluğu…
Bu insanlar ona benziyorlardı. Hem de şaşırtıcı derecede. O da bunlardan biri miydi? Ama öyleyse burada ne işleri vardı? Üstelik neden tam burada? Harran'ın kavurucu sıcağında Heyva Nene'den dinlediğimiz, unutulmuş halkın belki de tam ortasındaydım.
Bir kadının sesi düşüncelerimi böldü. Ortadaki düzenin çevresinde toplanmışlardı. Zemindeki çizgileri tanıdım. Birbirini izleyerek merkeze uzanıyor, orada yuvarlak bir güneş sembolünün çevresinde birleşiyorlardı. Sembol, zemine sonradan yerleştirilmiş gibi görünmüyordu. Aynı taşın üzerine işlenmişti. Çevresinde bir boşluk, birleşme çizgisi ya da çıkarılabileceğini düşündürecek herhangi bir iz yoktu.
Oysa Astrid’le bu odaya girdiğimizde merkezde yalnızca yuvarlak bir boşluk görmüştük. Demek bir zamanlar oradaydı ve zeminin bir parçasıydı.
İnsanlar tartışıyordu. Bir adam, merkezdeki sembolü göstererek bir şeyler söyledi. Karşısındaki kadın başını sertçe iki yana sallayıp cevap verdi. Sözcükleri anlamıyordum; fakat seslerindeki gerginlik açıktı.
Ardından başka bir kadın öne çıktı. Bir süredir sessizce dinliyordu. Uzun beyaz saçları sırtına dökülüyor, üzerindeki açık renkli giysinin ince dokusu hareket ettikçe hafifçe dalgalanıyordu. Bir şey söyledi. Diğerleri sustu.
Kadın konuşmasını sürdürürken birkaç kişi birbirine baktı. İçlerinden biri itiraz edercesine elini kaldırdı. Kadın durmadı. Sözlerini bitirdiğinde ağır adımlarla merkeze yürüdü. Güneş sembolünün önünde diz çöktü. Avucunu yuvarlak şeklin üzerine yerleştirdi.
Bir an hiçbir şey olmadı. Sonra odanın içinde belli belirsiz bir titreşim hissettim. Gözle görülür bir ışık yoktu. Yalnızca kulaklarımın içinde artan basınç ve ayaklarımın altındaki zeminden yükseldiğini sandığım hafif bir uğultu…
Kadının parmaklarının altında güneş sembolünün çevresi belirginleşmeye başladı. Az önce zeminle bir bütün olan yüzey, incecik bir hat boyunca ayrılıyordu. Nefesimi tuttum. Bu nasıl mümkün olabilir?
Kadın parmaklarını sembolün kenarına geçirdi. Ve onu yerinden söktü. Güneşin yuvarlak biçimi zeminden ayrıldığı anda şekli değişmeye başladı. Sert kenarlar kayboldu. Yüzeyi küçülüp koyulaşırken avucunun içinde başka bir biçim aldı.
Kadın elini kaldırdığında artık zeminden çıkarılmış bir güneş sembolü değil, avuç içi kadar küçük, siyah ve parlak bir taş tutuyordu. Taş zeminin bir parçasıydı. Ama artık zemine ait değildi.
Kadın ayağa kalktı. Arkasındaki insanlardan biri ona doğru bir adım attı. Bir başkası kolunu uzatarak onu durdurdu. Sesler yükseldi. Kadın ise taşı avucunda sımsıkı tutuyordu.
Bakışım yeniden zemine kaydı. Güneş sembolünün bulunduğu yerde artık yalnızca yuvarlak, boş bir merkez vardı. Tam da bizim gördüğümüz gibi.
Kadın başını kaldırdı. Yüzünü göreceğimi sandım. Ama tam o sırada görüntü bulanıklaştı. Duvarlar birbirine yaklaştı. Ve oda kayboldu.
Taşlar... Bu kez tek bir taş değil, daire hâlinde yükselen devasa dikili kayalar gördüm. Gökyüzü kurşuni bulutlarla kaplıydı. Bu alan diğer gördüğüm yerlerden çok daha tanıdık geliyordu. Adını düşünürken zihnim parçalanıyor gibiydi.
Ama dikili taşların arasında az önce gördüğüm beyaz insanlar vardı. Bazıları birbirlerine doğru uzanmış, bazıları geriye çekiliyordu. Kiminin yüzünde korku, kimininkinde öfke vardı. Yerden yükselen derin bir uğultu duydum. Ayaklarımın altındaki toprak titriyordu.
Bir kadın bağırdı. Ne söylediğini anlayamadım. Sonra her şey bir anlığına durdu. Rüzgâr kesildi. Sesler sustu. Göğsümde, sanki görünmeyen bir el bütün havayı dışarı çekmiş gibi dayanılmaz bir boşluk hissettim.
Bir adam ellerini kalabalığın öte yanında kalanlara doğru uzattı. İnsanlar sendeleyerek birbirine tutunuyor, aralarında açılan boşlukları kapatmaya çalışıyordu. Biraz ileride biri dizlerinin üzerine çökmüştü. Yanındaki kadın eğilip kolundan tuttu, yeniden ayağa kalkmasına yardım etti.
Bir anlığına iki el gördüm. Birbirine bağlı iki el. Ama aralarındaki mesafe açıldı. Kalabalık birbirinden uzaklaşırken eller de ayrıldı. İkisine de ulaşamadım.
Acı artık yalnızca ensemde değildi. Başımın içinden geçen bir şey varmış gibi hissediyordum. Nefes almak istedim ama göğsüm sıkıştı.
“Elias!”
Astrid’in sesindeki korkuyu duydum. Ona cevap vermeliydim. Fakat karanlığın içinde son bir görüntü belirdi.
Bir daire. Çevresine dizilmiş on iki işaret. Hepsi birbirinden farklıydı. Kimi ince bir hilal, kimi yarım bir daireydi. On ikincisi… Dolunay. Yuvarlak, eksiksiz, karanlık.
Ona baktığım anda diğer işaretler silinmeye başladı. Geriye yalnızca dolunay kaldı. Sonra o da silindi.
Dizlerimin bağı çözüldü. Birinin beni tuttuğunu hissettim. Ayakkabılarım zeminde sürtündü. Yakınımda telaşlı sesler yükseldi: “El! Bana bak!”
Astrid. Elimi uzatmaya çalıştım. Parmaklarım bir şeye dokundu. Sanırım koluydu.
“Astrid…” Kendi sesimi güçlükle duydum.
“Buradayım,” dedi hemen. “Buradayım, El. Bana bak.”
Gözlerimi açmak istedim. Başaramadım. Az önce gördüğüm salonu düşündüm. Denizle çevrili dağları. Ortasındaki taşı. Yuhanon… Nasıl?
Soruyu zihnimde bile tamamlayamadım. Ensemdeki ağrı bir kez daha keskinleşti. Dayanamayarak inledim.
Astrid’in eli yüzüme dokundu.
“Yardım edin! Lütfen, biri yardım etsin!”
Müzenin serin taş zemini sırtıma değdi.
“El, gözlerini kapatma!”
Ama gözlerim zaten kapalıydı. Astrid’in sesi de uzaklaşıp kayboldu.
Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum.
“El? Elias, beni duyuyor musun?”
Gözlerimi açtığımda üzerime eğilmiş birkaç yüz gördüm.
Tavandaki ışıklar gözlerimi kamaştırıyordu. Çevremdeki konuşmalar birbirine karışıyor, söylenenleri anlamam birkaç saniye sürüyordu.
“El!”
Astrid’in yüzü görüş alanıma girdi.
“Buradayım,” diye fısıldadım.
Derin bir nefes verdi. Yüzündeki gerginlik bir anlığına çözüldü.
“Tanrı aşkına, El!”
Başımı kaldırmaya çalıştım. “Ne oldu?”
“Bayıldın!”
“Öyle mi oldu?”
“Şaka yapma!”
Sesindeki titremeyi duyunca sustum.
Müzenin taş zemininde yatıyordum. Başımın altına katlanmış bir ceket yerleştirilmişti. Çevremizde birkaç ziyaretçi ve müze görevlisi toplanmıştı. İçlerinden biri telsizle konuşuyor, diğeri meraklı bakışları uzaklaştırmaya çalışıyordu.
“Ambulans çağırdık,” dedi görevlilerden biri. “Lütfen hemen kalkmayın.”
“Gerek yok,” dedim. “İyiyim ben.”
Astrid bana döndü. “Elias!”
“Gerçekten iyiyim.”
“Az önce gözlerin açık hâlde bana bakıyordun ama cevap vermiyordun. Sonra da yere yığıldın!”
Bir an duraksadım. Gördüklerim zihnime geri dönmeye başladı.
O sokak.
Lofoten.
Güneş Odası.
Birbirinden kopuk görüntüler, anlamını çözemediğim yüzler…
Ve Yuhanon’un sakladığı taş.
“Ne kadar sürdü?” diye sordum.
“Bir dakikadan az. Ama bana birkaç saat gibi geldi.”
Dirseklerimin üzerinde doğruldum. Başım hafifçe döndü. Birkaç saniye hareketsiz kalınca çevremdeki görüntü yeniden netleşti.
Yanımıza çömelmiş görevli dikkatle yüzüme baktı.
“Başınız dönüyor mu? Mideniz bulanıyor mu?”
“Hayır. Şu an iyiyim.”
“Yine de sağlık ekibinin sizi değerlendirmesi gerekiyor.”
“Son günlerde bu prosedürlere alıştım. Teşekkür ederim.”
Astrid koluma girdi. “Önce biraz oturacaksın.”
Bu kez itiraz etmedim. Görevlilerin yardımıyla yakındaki bir banka geçtik. Birisi su getirdi. Bir başkası çevremizdeki kalabalığı dağıttı. Birkaç yudum içtim.
Astrid yanıma oturdu. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmişti ama parmaklarının titrediğini görebiliyordum.
“Beni yine çok korkuttun,” dedi.
“Biliyorum.”
“Hayır, El. Bilmiyorsun.”
Yüzüne baktım. Gözlerinin çevresi kızarmıştı. “Üzgünüm.”
Bir süre konuşmadık.
Sonra Astrid başını hafifçe yana eğdi.
“Ensen nasıl?”
Soruyu duyunca duraksadım. “Neden?”
“Düşerken seni tutmaya çalıştım ama yere yığılmanı engelleyemedim. Ensen vitrinin önündeki bariyere çarptı.”
“Ağrı yok. Ama biraz yanıyor sanırım.”
“Az önceki ağrı geçti mi?”
“Evet.”
Astrid’in bakışı enseme kaydı. Bir an yüzündeki ifade değişti.
“Eee… El.” Sesi kesik kesik ve endişeli çıkıyordu.
“Ne oldu?”
“Başını biraz daha öne eğ.”
“Neden?”
“Eğ işte.”
Söylediğini yaptım. Saçlarımı dikkatle yukarı kaldırdı. Ardından ani ve ürpertici bir sessizlik oldu.
“Astrid?”
“Bu… bu… Daha önce böyle değildi.”
İçimde bir huzursuzluk yükseldi.
“Ne değildi?”
“Ensendeki iz.”
Elimi boynuma götürmek istedim.
“Dur, dokunma,” dedi. “Sağlık ekibi gelince bunu da gösterelim.”
“Astrid, neler oluyor? Lütfen bana ne olduğunu söyler misin?”
“Nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Fotoğrafını çeksem daha iyi.”
Telefonunu çıkardı. Birkaç saniye sonra ekranı bana çevirdi. Fotoğrafa baktım.
Nefesim kesildi.
Lofoten’de çukura düşerken oluşan ve günlerdir ensemde taşıdığım silik, belirsiz morluk değişmişti.
Eskiden sınırları seçilemeyen soluk bir izdi. Şimdi ise çevresi belirginleşmiş, neredeyse kusursuz bir şekle dönüşmüştü. Tenimin geri kalanından daha koyu renkteydi.
İzin düzgün, eksiksiz daire biçimi bana bir şeyi hatırlatıyordu.
Dolunay…
Heyva Nene’nin sözleri zihnimde yankılandı.
‘On ikinci soyun işareti dolunaymış.’
“Astrid…”
“Görüyorum, El.”
“Bu nedir? Ve nasıl mümkün olabilir?”
“Bilmiyorum.”
Telefonun ekranındaki fotoğrafa yeniden baktım. Kaybolduğum birkaç saniye içinde zihnimde gördüğüm on iki işaret aklıma geldi.
Sonuncusu. Eksiksiz olanı.
Telefonu Astrid’e geri verdim.
“Bu ne zaman oldu?”
“Bilmiyorum. Düşerken enseni çarptığını gördüm ama izin ne zaman böyle değiştiğini görmedim.”
“Astrid ama… ama bu daha önce böyle değildi.”
“Değildi,” dedi. “Bunu ikimiz de biliyoruz, El. Sakin ol lütfen.”
Bir süre sessiz kaldık.
“Heyva Nene’nin anlattıkları…” dedim.
Astrid başını salladı.
“Ben de onu düşünüyorum.”
“Ya gerçekten…” Cümlemi tamamlayamadım.
Astrid bana döndü. “El, bu morluğun…” Kafa karışıklığını dağıtmak ister gibi başını salladı. “Bu işaretin ne olduğunu henüz bilmiyoruz.”
Haklıydı. Yine de gözlerimin önünden o kusursuz karanlık daire gitmiyordu.
Sağlık ekibi geldiğinde sorularını yanıtladım. Bilincim açıktı. Nerede olduğumu biliyor, konuşmakta ve hareket etmekte zorlanmıyordum. Ensemdeki izi gösterip günlerdir orada olduğunu, fakat daha önce bu kadar belirgin görünmediğini söyledim.
“Düşerken aynı bölgeyi çarptığınızı da söylediniz. Bu tür darbeler kontüzyona, yani doku ezilmesine yol açabilir. Ancak anlattığınız değişimi yalnızca bu darbeye bağlayamayız. Burada ağrı hissediyor musunuz?”
“Hayır,” dedim. Koca bir hayır. Neden bir morluk ağrımazdı ki? İzin görünüşüyle hissettiğim şey arasındaki farkı anlamlandıramıyordum.
İlk değerlendirmelerinin ardından bayılmanın nedeni ve morluğun araştırılması için hastaneye gitmemi önerdiler. Tabii ki gitmek istemediğimi söyledim.
Astrid bu kararımdan hiç hoşlanmadı.
“El, bunun tekrarlanmayacağını nereden biliyorsun? Üstelik düşerken enseni çarptın. O izin neden değiştiğini de bilmiyoruz. Ağrın yok diye her şeyin yolunda olduğundan nasıl emin olabiliyorsun?”
“Bilmiyorum.”
“İşte ben de tam olarak bundan bahsediyorum.”
“Şu an kendimi iyi hissediyorum.”
“Bunu az önce de söyledin.”
Her zaman olduğu gibi bunda da haklıydı. Yine de hastaneye gitmeyi kabul etmedim. Sağlık ekibinin uyarılarını dinledim ve yeniden kötüleşirsem yardım isteyeceğime söz verdim.
Müzeden ayrıldığımızda güneş alçalmıştı. Dışarıdaki hava içeriden daha sıcaktı. Bir süre girişin yakınında durduk. Astrid beni göz ucuyla kontrol etmeyi bırakmıyordu.
“Böyle bakmaya devam edersen yeniden bayılacağım,” dedim.
“Çok komik.”
“Gülmedin ama.”
“Gülmemi istiyorsan bir daha beni böyle korkutma.”
Başımı salladım.
“Anlaştık.”
Arabaya doğru yürümeye başladık. Birkaç adım sonra durdum. “Astrid.”
“Ne oldu? Başın mı döndü?”
“Hayır.”
Yüzüme baktı.
“Bir şey gördüm,” dedim.
“Yere düşmeden önce mi? Her şey o kadar hızlı oldu ki ne yaşadığını anlayamadım.”
“Evet. Sana cevap veremediğim sırada.”
Bekledi. Sözcükleri seçmeye çalıştım. Gördüklerimin çoğu hâlâ zihnimde birbirine karışıyordu. Bazı yüzleri hatırlayamıyor, sesleri yeniden duymaya çalıştığımda yalnızca uğultuyla karşılaşıyordum.
Ama bir görüntü diğerlerinden çok daha belirgindi.
“Lofoten’i gördüm, Astrid.”
Kaşlarını çattı. “Lofoten’i mi?”
“Orada bir salon vardı. Ortasında da bir taş.”
“Salon mu? Nasıl bir taş?”
Gözlerine baktım. “Yuhanon’un sakladığı taş. Lofoten’de gördüğüm salonun ortasındaydı.”
Astrid’in yüzündeki ifade değişti. “Emin misin?”
“Evet.”
“Peki bunun anlamı ne?”
“Bilmiyorum. Ama Yuhanon’un bildiğini düşünüyorum.”
Astrid bir süre sessiz kaldı. “Ya gördüklerin gerçek değilse?”
Bu ihtimali ben de düşünmüştüm. “Olabilir,” dedim. “Ama o taşı tanıdım. Neden orada olduğunu öğrenmek istiyorum.”
“Peki şimdi ne yapacağız?”
Müzenin girişine son kez baktım. Harran’a eski bir tapınağın izini sürmek için gelmiştik. Heyva Nene’nin anlattıkları, steller ve ensemde beliren kusursuz morluk… Hiçbiri başladığımız soruya kesin bir cevap vermemişti.
Ama artık başka bir sorum vardı. Ve onu kime soracağımı biliyordum.
“Deyrulzafaran’a dönüyoruz,” dedim.
Astrid başını hafifçe yana eğdi. “Yuhanon’a mı?”
“Evet.”
“Ne söyleyeceğiz? Hayaller ve hayatlar mı?”
Arabanın kapısını açmadan önce ona döndüm.
“Bu kez soruları o sormayacak.”