Mardin
Elias
“...Artık çok geç,” dediğinde, Yuhanon’un sesi karanlık dehlizde yükselmedi; fakat bulunduğumuz yerin bütün ağırlığı bir anda bu keskin cümlenin üzerine çöktü. Kazı alanında, neyin değiştiğini tam olarak anlamadan adama baktım. Odanın içinde hiçbir şey hareket etmemişti. Tavandaki bloklar hala durağan karanlığın içindeydi; doğu duvarındaki daraltılmış açıklıktan süzülen ışık merkeze ulaşamadan taş yüzeylerin üzerinde sönüyor, ayaklarımızın altındaki obsidyen zemin kendisine değen son ışığı bile geri vermiyor, emiyordu. Astrid yanımda durmuştu. Yuhanon ise birkaç metre ileride, kemerin altında, sanki bütün bu düzenin asırları aşan bir parçasıymış gibi hareketsizdi.
Ancak yüzleştiğimiz saniyede içerideki havanın yoğunluğu tamamen değişmişti. Belki de ilk kez Yuhanon'un söylediklerinden çok, mesafeli duruşunun arkasında söylememek için uğraştığı şeyi duyuyordum.
“Ne için?”
Yuhanon’un kaşları bu sorum üzerine çok az hareket etti.
“Ne için çok geç?” diye tekrarladım, adımlarımı merkeze doğru bileyerek. “Burayı açtığımız için mi? Taşı bulduğumuz için mi? Yoksa senin onu alıp sakladığını fark ettiğim için mi? Hangisi senin zihnini bu kadar korkutuyor?”
Bakışları benden ayrılmadı. Taşın zeminde bulunduğu ilk anı unutmuş değildim. Unutabileceğim bir şey de değildi. Günlerdir katman katman açtığımız nemli alanın içinden çıkan, daha ilk anda diğer bütün buluntulardan ayrılan mat yüzeyi; Yuhanon’un onu gördüğünde yüzünde beliren ve neredeyse aynı hızla yok ettiği yabancı değişimi; ardından görmesem de artık kesinlikle emin olduğum bizden hızla uzaklaştırışını... Hepsi hala zihnimde dolanıyordu. İlk gün bunu sadece sıradan bir koruma refleksi sanmıştım. Şimdi aynı şeyi düşünmüyordum.
“Onu aldığın anda ne olduğunu en ince ayrıntısına kadar çok iyi biliyordun,” dedim. Bu kez soru sormamıştım, sesimdeki inatçı tını doğrudan bir meydan okumaydı. Karşımdaki yüzde bir cevap aramadım. Gerek yoktu. Bazen insanın bildiği şeyi anlamanın en kolay yolu konuşması değil, susmasıydı.
Astrid de aramıza çöken o aynı sessizliği yakalamış olmalıydı. Yuhanon'a doğru bir adım yaklaşıp, bakışlarındaki hırslı inatçılığı gizlemeden konuştu: “Biliyordun. Bu yüzden taşı incelememize izin vermedin.”
Yuhanon gözlerini yavaşça ona çevirdi. “İncelemenize izin verilmediğini hatırlamıyorum, Bayan Astrid.”
Astrid’in ağzı bu soğukkanlı inkâr karşısında hafifçe aralandı. Karşısındaki adamın sarsılmaz mesafesi, zeki ve kararlı bir araştırmacının tüm nesnel bilim sınırlarını zorluyordu. “Taşı doğrudan ortadan kaldırdın.”
“Oldukça farklı iki cümle.”
“Sonuç aynı.”
“Sonuçların aynı olması,” dedi Yuhanon, sesindeki o iğneleyici tonu bileyerek. “...yöntemlerin de aynı olduğu anlamına gelmez.”
Astrid başını anında bana çevirdi. Bakışın tercümeye ihtiyacı yoktu. Gerçekten böyle mi konuşacak? Benim de Yuhanon’a karşı kalan sabrım aynı noktadaydı.
“Peki,” dedim, aradaki o sözel atışma sırasını yeniden üzerime alarak. “Kelime seçimine bu kadar önem veriyorsan doğru kelimeleri kullanalım. Taşı gördün. Tanıdın. Aldın. Sakladın. Şimdi de onu merkezine geri koyamayacağımı söylüyorsun.”
Yuhanon’un çenesi hafifçe gerildi; bu nadir hamle, çözülmez kontrolünün son sınırına geldiğini gösteren belki de ilk somut işaretti.
“Doğru.”
“Güzel,” dedim. “En azından ilerliyoruz.”
“Buna ilerlemek diyorsanız.”
“Taşın ne olduğunu biliyor musun?”
Projektörlerin soluk aydınlığında kısa, boğucu bir sessizlik oldu.
Yuhanon gözlerini kısmadan cevap verdi: “Yeterince.”
İstemeden güldüm. Neşeden değil; birkaç gündür onunla yaptığımız bütün konuşmaların aynı duvara çarpmasına artık şaşırmadığım için.
“Senin dünyanda ölçü birimi bu mu? Yeterince?”
“Benim dünyamda,” dedi, ses tonunu iyice alçaltıp dondurucu sakinliğini yeniden kuşanarak. “...insanın ne kadar bilmesi gerektiğiyle ne kadar bilmek istediği arasında derin bir fark vardır.”
“Ve buna sen karar veriyorsun.”
“Şu ana kadar bu yetkiyi size verdiğimizi hatırlamıyorum, Bay Elias.”
Sesinde en ufak bir öfke belirtisi yoktu; belki de durumu en sinir bozucu kılan taraf, karşısındakini açıkça küçümserken bile sesini yükseltmeye ihtiyaç duymamasıydı. Sanki muhatabının öfkelenmesi, kendisinin haklılığını kanıtlayan küçük ve önceden tahmin edilmiş bir sonuçtan ibaretti.
Ona doğru bir adım yaklaştım, aradaki fiziksel mesafeyi daraltarak doğrudan gözlerinin içine baktım.
“Senin asıl görevin ne, Yuhanon?”
Yüz hatlarında küçücük bir sertleşme, geri adım atmayan belirgin bir direnç gördüm.
“Bu soruyu sormak için biraz geç kaldınız, Bay Elias.”
“Hayır,” dedim, sesimdeki inatçı tınıyla meydan okuyarak. “Tam zamanında soruyorum.”
“Cevabını alacağınızı düşündüren nedir?”
“Almayacağımı zaten biliyorum.”
Bu kez tamamen sustu. Garip biçimde, bunu kesin bir dille ifade etmek beni rahatlatmıştı. Buraya geldiğimizden beri Yuhanon’u sadece kadim, vazgeçilmez bir kaynak olarak görüyordum; sinir bozucu, ketum, kendisini gereğinden fazla önemli gören ama manastırın geçmişini, taş yüzeylerin dilini bütünüyle bilen bir kaynak. Kazının bazı kritik aşamalarında bizim henüz fark etmediğimiz ayrıntıları önceden sezmişti, hatta burada, bu odada olmamızın nedeni bile onun geçmişte açtığı bazı kapılardı. Bu yüzden her sustuğunda, karşımdaki ketum duvarı biraz daha zorlamış; bir soru daha fırlatmış, başka bir bilimsel açı denemiştim. Sanki doğru soruyu bulursam, sonunda ağzından bütün bu gizemi açıklayacak tek bir formül, net bir cümle çıkacakmış gibi inatla diretmiştim.
Çıkmayacaktı; bunu o an, içimdeki rasyonel hırsı bir kenara bırakarak bütünüyle kabul ettim.
Yuhanon’un yüzüne baktım. “Sen anlatmayacaksın.”
“Sonunda aynı konuda anlaşmamız sevindirici.”
“Bu kadar memnun olma.”
“Memnun görünmüyorum.”
“Hiçbir zaman görünmüyorsun.”
Astrid’in yanımdan çok hafif bir nefes verdiğini duydum. Yuhanon’un gözleri bir an yine ona kaydı, sonra yeniden bana döndü.
“Taşı istiyorum,” dedim, sesimi olabildiğince soğuk tutarak.
“Hayır.”
“Bunu da tahmin etmiştim.”
“Öyleyse gereksiz yere vakit kaybetmeyelim, Bay Elias.”
“Kaybetmeyeceğiz.”
Bu kez ben geri çekildim. Yuhanon’un gözlerindeki küçücük değişimi, anlık bir duraksamayı gördüm. Belki tartışmanın devamını bekliyordu, belki taşı zorla almaya çalışacağımı tahmin ediyordu ya da aynı soruların etrafında birkaç tur daha dönmemizi umuyordu. Hiçbirini yapmadım. Arkamı ona dönüp gözlerimi tekrar zemindeki ışığı emen siyah obsidyen yüzeye indirdim.
Merkezdeki boşluk birkaç dakika önce bütün odayı kendisine çekiyordu. Orada olması gereken parçanın yokluğu, çevresindeki her şeyi önemsizleştiriyordu. Ben de aynı hatayı yapmıştım. Güneş Odası’na girip zemini açtığımız ilk andan beri bakışım dönüp dolaşıp merkeze gitmiş, taşın orada olması gerektiği fikrine saplanmıştı.
Belki de Yuhanon’un işini kolaylaştıran tam olarak buydu. Bizi başka bir şeyle oyalamasına gerek yoktu; çünkü bizim inatçı, kanıtsal arkeolog zihnimiz zaten yalnızca tek bir şeye odaklanıyordu.
Astrid’in ayak sesleri yaklaştı. Yanıma geldiğinde merkeze değil, çevresindeki çembere bakıyordu. Uzun süre konuşmadı. Sonra, neredeyse kendi kendine söyler gibi, sesindeki meraklı tınıyla mırıldandı:
“Yanlış şeyi arıyoruz.”
Başımı çevirdim, gözlerimi onun yüzüne diktim.
Astrid’in gözleri zeminde dolaşıyordu.
“Taşı mı?” diye sordum, sesimdeki mesafeli tonu koruyarak.
“Taşı biliyoruz.”
“Ne olduğunu bilmiyoruz.”
“Tam olarak onu söylüyorum, El...”
Çömeldi. Parmaklarını obsidyen yüzeye değdirmeden yalnızca birkaç santim yukarıda tutarak çemberin hattını izledi. Projektörlerin soluk aydınlığı, ellerinin altındaki değişken çizgileri gölgelendiriyordu.
“Bu alan ilk açıldığında da merkez yüzünden bunları neredeyse kaçırıyorduk. Sonra Emma modeli çıkardı. On iki sembol, yükseklik farkları, dolunay, yeni ay, ara konumlar... Lunar sistem. Bunların hepsini biliyoruz.”
“Evet.”
“Ve hala kayıp merkezdeki parçanın peşinden gidiyoruz.”
Bakışım onun işaret ettiği sembolleri takip etti. Doğu tarafındaki öyle olduğunu düşündüğümüz dolunay kabartısı, obsidyenin üzerinde diğerlerinden daha belirgin yükseliyordu. Oradan başlayan düzen, çember boyunca değişiyor, alçalıyor, inceliyor ve yine olası olduğuna karar verdiğimiz karşı uçta yeni ayı temsil eden neredeyse yok denecek kadar sığ işarete ulaşıyordu. Bunu daha önce görmüş, jeoradar verilerinde saatlerce incelemiştim. Emma’nın hazırladığı modelde de durum tam olarak buydu. Üstelik onun söylediği ilk şeylerden biri hala aklımdaydı: Bu bir döngü sistemi olabilir. Lunar.
Sorun Ay olduğunu anlayıp anlamamamız değildi. Sorun, Ay’ın burada, bu binlerce yıllık yapının içinde ne yaptığını hala bilmiyor olmamızdı.
“Güneş Odası,” dedim.
Astrid başını kaldırıp, gözlerindeki soğuk iklim kadını sabahlarından kalma inatçı hırsla bana baktı. Soğuk sabaha uyanmak inatçı olmayı gerektirirdi.
“Evet,” dedi.
“Güneş için yapılmış bir odanın zemininde Ay döngüsü.”
“Bizi başından beri rahatsız eden, mantığımıza sığmayan asıl şey.”
“Merkezde de taş.”
Astrid’in yüzü hafifçe gerildi, bu nadir hamle çözülmez kontrolünün sınırını gösteriyordu.
“Yine taşa döndün, El.”
“Hayır,” dedim, bakışlarımı siyah oyuktan büyük bir inatla sökerek.
Başımı kaldırıp tavana, daraltılmış pencerenin ardındaki karanlığa baktım.
Karanlığa alışan gözlerim yukarıdaki yapıyı artık daha rahat seçebiliyordu. İlk bakışta mimarinin taşıyıcı unsurları gibi duran, sonradan bu alanla ilgili anlatılarda koruyucu oldukları söylenen taşlar.
Bir. İki. Üç…
Gözüm sırayla ilerledi. Saymama gerek yoktu; sayısını zaten biliyordum. Yine de bu kez sayı, bilinen verilerinden çok daha ağır bir yükle zihnime düştü.
“On iki.”
Astrid de bakışlarını yukarıya, tavanın değişken kavislerine doğru kaldırdı. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Sonra gözleri tekrar zemindeki siyah çembere, ardından yeniden yukarıya döndü. Yüzündeki hırslı soğuk ifade bir anda tamamen yön değiştirdi.
“Elias...” dedi; sesindeki bastırılmış ton, içindeki şaşkınlığı saklamaya yetmiyordu.
“Zeminde on iki. Tavanda da on iki.”
Tam o saniyede arkamızdan Yuhanon’un dondurucu sesi geldi:
“Matematik konusunda gösterdiğiniz ilerleme gerçekten etkileyici.”
Başımı çevirmedim; fakat Astrid gövdesini anında ona doğru büktü.
“Şu ana kadar takındığın mesafeli tavrı korumanı ve gerçekten susmanı tavsiye ederim,” dedi; sesindeki az önce kaybolan soğuk kadın hırsı, bu alay karşısında iyice bilenmişti.
Yuhanon, kemerin altındaki hareketsiz duruşunu milim bozmadan cevap verdi: “Bunu bir tehdit olarak mı değerlendirmeliyim?”
“Hayır,” dedi Astrid, ona doğru cesur bir adım atarak. “...sadece ruh sağlığın için ücretsiz bir tavsiye.”
Yuhanon bu çıkışın ardından sustu.
Ben ise gözlerimi daraltılmış pencerenin ardındaki karanlıktan ayırmadan hala tavana bakıyordum. On iki aşağıda, on iki yukarıda. Bir tarafta Ay’ın parmak uçlarımda titreşen döngüsü, diğer tarafta bu odayı koruduğu söylenen on iki taş. Ve ikisinin tam ortasında, ışığın ulaşması gereken fakat bilerek karanlıkta bırakılmış, taşın gömüldüğü merkez. İçimdeki huzursuzluk, gerçeği arayan zihnimi un ufak ederek yeniden biçim değiştirdi.
“Bunlar kesinlikle birbirinden ayrı yapılar değil,” dedim.
Astrid yanıma kadar geldi, omzunu omzuma hizaladı.
“Bence de değil.”
“Emma jeoradar verilerinde bunu göremedi.”
“Çünkü tavandaki taşları zemin altındaki lunar sistemle birlikte değerlendirmedi.”
“Biz de değerlendirmedik.”
Astrid dudaklarını hafifçe buruşturdu.
“Bu gözden kaçırdığımız şeyi Emma’ya söylemesek mi?”
“Neden?” diye sordum, gözlerimi siyah oyuktan ayırmadan.
“Bizi bütünüyle aptal yerine koymak için fırsat bulacak.”
“Muhtemelen bu uyuşukluğumuzla bunu sonuna kadar hak ettik.”
Telefonumu çıkardım. Yuhanon bu kez doğrudan bana baktı.
“Ne yapıyorsunuz?” diye sordu, sinir bozucu tavrını bozmadan.
Ekranı açarken omuz silktim. “Bilgi çağının avantajlarından yararlanıyorum.”
“Bunu daha önce de yaptınız.”
“Evet,” dedim. “Sinir bozucu, değil mi?”
“Henüz karar vermedim.”
Emma’nın adını bulup aradım. Hat çalarken Astrid yanıma geldi. Telefonu hoparlöre aldım. İkinci çalışta açıldı.
“Eğer bana Mardin’de yeni bir şey olduğunu söylemeyecekseniz, beş dakikanız var. Malum saat farkını tek düşünen ve yaşayan benim de.”
“Ne kadar cömert,” dedim, sesime zorla sakinlik ekleyerek.
“Dört dakika elli beş saniye.”
Astrid araya girdi. “Tamam. Elias bir şey fark etti.”
Emma hiç beklemeden, hızlı temposuyla sordu: “Sen mi fark ettin, o mu?”
Astrid’in ağzı hafifçe açıldı. “Bunun önemi ne Emma?”
“İstatistik tutuyorum.”
“Emma.”
“Tamam. Söyleyin.”
Zeminin ortasında yavaşça dönerek tavana baktım. “Senin çıkardığın lunar modeli hatırlıyorsundur.”
“Elias, dün gece üç saatimi ona verdim.”
“Güzel. O zaman tekrar anlatmama gerek yok.”
“Bunu başarı olarak kabul ediyorum.”
“On iki sembolün karşılığı olabilecek başka bir on iki var.”
Telefondaki ses kesildi. Astrid devam etti.
“Tavandaki kilit taşları.”
Bu kez Emma hemen cevap vermedi. Bir sandalye çekildi. Ardından hızlı klavye sesleri duydum.
“Bekleyin.”
Bekledik. Tabi Yuhanon da merakına yenik bir şekilde bizimle beraber bekledi. Onun sessizliği artık odanın geri kalanından ayrılıyordu. Birkaç dakika önce itiraz etmekten çekinmeyen adam, on iki sembolle on iki kilit taşını aynı cümlede telaffuz ettiğimiz andan beri suskunluğa gömülmüştü. Bu beklenmedik çekilmeyi zihnime not olarak kaydettim.
Emma’nın sesi hoparlörden duyulduğunda, hattın ucundaki klavye tıkırtıları kesilmişti.
“Fotoğrafları açtım.”
“Ve?” diye sordum, gözlerimi tavandaki kavislerden ayırmadan.
“Bir dakika.”
“Beş dakikamız vardı.”
“Şu an benim dakikalarımı kullanıyoruz.”
Astrid’in dudaklarında ince bir tebessüm belirdi. Emma birkaç saniye sonra yeniden konuştuğunda, sesindeki hafif ve oyuncu ton yerini derin bir ciddiyete bırakmıştı.
“Bunları neden daha önce yan yana koymadık?”
“Merkez,” dedim.
“Evet.”
Tek kelimede meselenin özünü kavramıştı.
“Merkez bizi oyaladı,” diyerek devam etti Emma. “Taş, boşluk, ışık hattı... Hepimiz aynı odağa kilitlenip kalmışız.”
Astrid başını hafifçe eğerek göz ucuyla bana baktı. “Az önce aynısını söyledim.”
“Harika. Hepimiz aynı anda gerçeği fark ediyoruz. Fakat siz genç Profesör ve benim hocalarım olarak, bunu daha önce fark etmeniz gerekmez miydi?” İşte Emma fırsatı yakalamıştı ve anında kullanmaktan çekinmemişti.
Ama bakışlarımı sinsice bekleyen adama çevirdim. “Bazılarımız hariç.”
Telefonun diğer ucunda Emma duraksadı. “Yuhanon mu yanınızda?”
“Ne yazık ki,” diyerek onayladım.
Kemerin gölgesinde hiç tereddüt etmeden araya girdi: “Hislerimiz karşılıklı.”
Hattın diğer ucundan kısa bir sessizlik ve ardından Emma’nın sesi duyuldu:
“Merhaba Yuhanon.”
Tepemdeki duruşta belirsiz bir değişim yaşandı. Günler önce, bizi buraya göndermek için yapılan kısa ve resmi telefon görüşmesinden kalan mesafeli aşinalık, hattın iki ucundaki ses tonunda yeniden birbirini bulmuştu.
“Bayan Emma,” diyerek sadece adını onayladı Yuhanon, sesini esnetmeden.
Astrid’in kaşları kalktı. Benimkiler de aynı tavırla kalkmıştı.
Yuhanon’un, planın en başındaki bürokratik bağlantıdan beri Emma'nın varlığından ve buradaki her adımdan ne kadar haberdar olduğu gerçeği, odadaki sessizliği daha da belirgin kılıyordu. Mardin bağlantısını kuran, üniversitedeki hocalar üzerinden adama ulaşıp buradaki rehberliğimizi kesinleştiren zaten Emma’ydı. Buna karşılık ikisinin daha önce doğrudan ne kadar görüştüğünü hiç sormamıştım.
Şu anda da bunun zamanı değildi.
“Demek hala onlarla birliktesiniz,” dedi Emma, sesindeki resmi mesafeyi koruyarak.
“Birlikte olduğumuz konusunda farklı tanımlarımız olabilir,” diye karşılık verdi Yuhanon.
Astrid araya girdi. “Bunu geldiğinde tartışırsınız.”
Hattın diğer ucundaki klavye sesleri aniden durdu. “Geldiğimde mi?”
Astrid’le anında göz göze geldik.
Emma'nın sesi bir anda keskinleşti. “Bir dakika. Neler oluyor?”
Telefonu yüzüme biraz daha yaklaştırdım. “Bir şey olmadı.” Emma’ya yaşadığım dipsiz karanlık deneyiminden bahsetmemiştik. Bu onu asla susturmayacak bir sorun olabilirdi.
Yuhanon arkamızdan, hareket etmeden mırıldandı: “Bu, son iki gündür duyduğum en yaratıcı yorum olabilir.”
“Yuhanon,” dedim, bakışlarımı telefondan ayırmadan.
“Buyurun Bay Elias?”
“Sus.”
“Sanırım… olabilir.”
Emma, hiç duraksamadan son kararı verdi: “Kesin gelmem gerekiyor.”
Gözlerimi kapattım. “Hayır.”
“Bu cevabın herhangi bir yaptırımı var mı?”
“Emma, Lofoten—”
“Lofoten’de ekip var,” diyerek sözümü kesti. “Tarama devam ediyor. Üç boyutlu model otomatik işleniyor. Manastırda ise siz, Ay döngüsünün ortasında kayıp bir taşın peşinde koşarken tavandaki on iki kilit noktasını yeni fark etmişsiniz.”
Astrid sessizce, ses tonunu iyice alçaltarak konuştu: “Bunu ifade etme şeklin, biraz kırıcı.”
“Gerçekler bazen öyledir.”
“Emma—”
“Üniversitenin ödeneğini kullanıyorum, Elias.”
“Hayır, Emma.”
“Oteli ve gerekli konumları atın. Görüşürüz. Bye.”
Hat kapandı. Telefonu birkaç saniye elimden bırakmadım, ekrandaki aramanın bittiğini gösteren soluk ışık sönene kadar öylece bekledim. Astrid kollarını göğsünde birleştirmiş, keyifli bir muziplikle beni izliyordu.
“Sana söz hakkı verdiğini sanmıyorum,” dedi.
“Fark ettim.”
“Ben olsam direnmezdim.”
“Sen zaten,” dedim, bakışlarımı ekrandan çekip doğrudan ona dikerek. “...en başından beri onu buraya gelmesi için teşvik ettin.”
“Ben hiçbir şey yapmadım.”
“Daha birkaç saniye önce ‘Geldiğinde’ dedin.”
Astrid yüzünde hiçbir suçluluk belirtisi olmadan, rahat bir tavırla omuz silkti. “Dil sürçmesi.”
“Tabii,” dedim, sesimdeki iğneleyici tonu bastırarak.
Hiç vakit kaybetmeden Yuhanon’un sesi arkamızdan geldi:
“Üçüncü bir kişi gerçekten gerekli miydi?”
Gövdemi ona doğru çevirdim. “Endişelenme. Emma seni ilk günden beri, tüm bürokratik bağlantılardan dolayı çok iyi biliyor. Hatta seni bize bulaştıran ta kendisi.”
“Bunun beni rahatlatması mı gerekiyor?”
“Hayır.”
“Güzel.”
Telefonu cebime koydum; fakat Emma’yla işimiz henüz bitmemişti. Gelmesi yarını bulacaktı ve benim bir gece daha aynı çemberin etrafında dönmeye, vakit kaybetmeye hiç niyetim yoktu.
“Biz de burada öylece beklemeyeceğiz,” dedim.
Astrid yüzüme baktı. “Ne yapacağız?”
Gözlerimi tekrar zemindeki obsidyen çembere çevirdim. Ay. Artık asıl mesele kayıp taş değildi; o bu düzenin yalnızca bir parçasıydı.
“Emma olayların en başındaki araştırmayı yaptığında Ur’a kadar gitmişti,” dedim, zihnimdeki eski verileri tek tek birleştirerek. “...Nanna, Sin, Mezopotamya’daki eski Ay kültleri...”
Astrid başını salladı. “Evet.”
“Biz o zaman da hata yapıp tamamen yanlış soru sorduk.”
“Hangisi?”
“Bu sembollerin ne anlama geldiği sorusu.”
Telefonumu tekrar çıkardım, parmaklarımı ekranın üzerinde gezdirdim. Astrid kaşlarını çattı.
“Emma’yı tekrar mı arayacaksın?”
“Evet.”
“Telefonu yüzüne kapatalı otuz saniye oldu, Elias.”
“Buna alıştım. Ama daha ne kadar dayanabilirim bilmiyorum.”
Aradım. Bu kez ilk çalışta, sabırsız nefes aralığını saklama ihtiyacı duymadan açtı.
“Unuttuğunuz bir şey var!”
“Evet.”
“Yarın gelmiş olacağım. Dayanamaz mısınız?”
“Emma sus ve beni dinle. Ur’u boş ver.”
Hattın diğer ucundaki klavye sesi aniden kesildi, odağı bütünüyle dağılan bir sessizlik sızdı telefondan.
“Ne?” Bu şaşkınlık biraz fazlaydı. Ama konu Emma olunca buna da alışmıştım.
“Şimdilik Ur’u boşver,” dedim, gözlerimi tavandaki kavislerden ayırmadan. “...bana sadece Ay’ı bul.”
“Onu ilk söylediğinde de anladım. Ama bu cümlenin ne kadar saçma duyulduğunun farkında mısın, Elias?”
“Gayet, farkındayım.”
Astrid yanıma yaklaştı, aramızdaki mesafeyi daraltarak doğrudan hoparlöre doğru konuştu:
“Ne aradığımızı değiştiriyoruz; bir Ay kültünün varlığını kanıtlamaya çalışmıyoruz, çünkü bu zaten olası. Bize bu sistemin buraya nasıl gelmiş olabileceğini gösterecek bir bağlantı lazım.”
Emma birkaç saniye sessiz kaldı. “Coğrafi bağlantı mı?”
“Önce o,” dedim. “En yakınından başla. Mardin çevresi, Yukarı Mezopotamya, eski yollar, Ay kült merkezleri, tapınaklar, yazıtlar... Ne varsa. Bizi Ur’a götüren genel bilgi değil; tam olarak buradan, bu çukurun dibinden çıkabilecek en mantıklı iz.”
“Ne kadar eski?”
“Bilmiyorum.”
“Harika.”
“Biliyorum.”
“Dönem?”
“Onu da bilmiyoruz.”
“Daha da harika.”
Astrid araya girdi: “Bu yüzden seni aradık ya işte. Senin veritabanı faresi tecrüben lazım.”
“Bunu iltifat olarak alıyorum.”
Emma’nın klavyesi yeniden hızlandı, durağan havayı bölen kesik tıkırtılar telefondan alana yayıldı.
Yuhanon’un duvarın dibindeki ağır gölgesine baktım. Bir değişiklik yoktu; fakat artık onun yüzünü okumaya, mesafeli duruşunun arkasındaki sırrı ortaya çıkarmaya acele etmiyordum. Sadece bekliyordum.
Emma konuşurken bir yandan kendi kendine mırıldanıyor, veri tabanları arasında hızlı geçişler yaparken bazı isimleri tam seçemiyordum, bazılarının yalnızca ilk hecesini duyuyordum. Bir noktada yabancı dillerde birkaç kelime mırıldandı, ardından aniden sustu.
“Ur ilk akla gelen yer çünkü Nanna kültünün en büyük merkezlerinden biri,” dedi Emma; sesindeki teorik odaklanma telefondan odaya sızıyordu. “...o yüzden ilk taramada doğrudan oraya ulaşmıştım.”
“Biliyorum.”
“Ama siz Ur’a gitmeyeceksiniz.”
Astrid bana baktı, bakışlarındaki meraklı inatçılığı saklama ihtiyacı duymadan hoparlöre doğru yaklaştı:
“Neden?”
“Çünkü şu anda Ur’u aramak,” diye başladı Emma. “...İstanbul’da bir Bizans buluntusu görüp doğrudan Roma’ya uçmak gibi bir şey; aradaki tarihsel bağlantı elbette mümkün ama biz önce çok daha yakın çevreye bakacağız.”
“Çevremizde ne var?”
Emma bu soruma cevap vermedi; hattın diğer ucundaki klavye sesi de birden durdu.
Sessizlik uzadıkça Yuhanon’un yüz hatlarında belirsiz, sert bir kasılma, dudaklarının kenarında ani bir gerilim görmeye devam ettim. Gözleri telefonuma indi, sonra tekrar benim üzerime kilitlendi. Onun bu küçük kıvranışlarını görmek hoşuma gitmeye başlamıştı.
Emma’nın sesi ağır çekim bekleyişi dağıtarak keskin bir tonla geldi:
“Harran.”
Tek kelime; fakat Yuhanon’un bakışı o anda, duvarın dibindeki durağan gölgenin içinde tamamen sabitlendi. Bunu kaçırmak mümkün değildi. Astrid de o andaki sarsıntıyı anında yakalamıştı. İkimiz de göz göze geldik.
“Harran mı? Harran’da tam olarak neresi?” diye sordum.
“Şanlıurfa,” dedi Emma. “Ve bu, Ur’dan çok daha mantıklı.”
“Neden? Bana nedenlerle gel Emma…”
“Bir dakika...”
Ekranından okuduğunu belli eden kısa, boğucu bir sessizlik oldu.
“Mezopotamya Ay tanrısı; Sümercede Nanna, Akadcada Sîn adıyla anılıyor,” dedi Emma. “Harran, bu inancın en önemli kült merkezleri arasında. Orada Sin’e adanmış, adı kaynaklarda Ehulhul diye geçen çok eski bir tapınak geleneği var. Kronoloji karmaşık; farklı dönemlerde yeniden inşa edilmiş, tahrip edilmiş, tekrar kullanılmış... Ama asıl mesele şu: Ay kültü Harran’da sıradan bir yan unsur değil, doğrudan şehrin kimliğiyle iç içe.”
Astrid telefonun üzerine biraz daha eğildi. Saçlarının güzel kokusu burnuma baskı yapıyordu. “Şu an bize, yani Mardin’e yakınlığı?”
“Ur’la kıyaslanmayacak kadar yakın.”
“Başka bir şey?”
“Çok şey var ama telefonda yarım yamalak konuşmak istemiyorum,” diyerek kestirip attı Emma. “Birkaç kaynak çelişiyor. Ayrıca sizin on ikili sisteminizle doğrudan eşleşen bir şey bulduğumu söyleyemiyorum. Henüz.”
“Bize eşleşme lazım değil,” dedim. “Başlangıç lazım.”
“Başlangıç istiyorsan Harran.”
Gözlerimi Yuhanon’dan ayırmadım. O da benden ayırmıyordu; bakışlarındaki korumacı duvar, bu ismin ağırlığı altında iyice gerilmişti.
“Emin misin?”
Emma güldü, telefondaki rüzgâr uğultusunun içinden sesini yükseltti: “Hayır. Arkeolojide bu soruyu sormayı ne zaman bırakacaksın? Bana verdiğin ilk staj eğitim gününden. Hatırladın mı?”
“Evet. Ama şu an bunu değiştiriyorum.”
“Güzel. O zaman şöyle söyleyeyim: Elinizdeki verilerle Mardin’den çıkıp Ay’ın izini takip edecekseniz, benim ilk bakacağım yer Harran olurdu.”
Bu yeterliydi.
“Tamam.”
“Tamam ne?”
“Gidiyoruz.”
“Elias, ben yarın—”
“Sen de gel.”
Astrid başını bana çevirdi. Emma sustu, hattın ucundaki klavye sesleri tek bir anda kesildi.
“Ne?”
“Mardin’e gel,” diye tekrarladım. “Verileri burada birleştiririz. Sonra Harran.”
“Ben zaten geliyorum.”
“Biliyorum.”
“Az önce gelme dedin.”
“Fikrimi değiştirdim.”
“Bu konuşmayı kaydetmem gerekirdi.”
Astrid araya girdi: “Ben şahidim.”
“Harika,” dedi Emma, sesindeki heyecanlı tonu bileyerek. “Otelin konumunu atın. Lofoten’den çıkmadan önce elimdeki bütün ham veriyi de alacağım. Uçakta çalışırım.”
“Emma—”
“Ne?”
Bir an ne diyeceğimi unuttum. Dikkatim Yuhanon’daydı. Harran kelimesi söylenmeden önceki adamla şimdiki arasında dışarıdan bakıldığında hiçbir fark yoktu. Aynı duruş, aynı kontrollü nefes, aynı ifadesiz yüz; fakat ben gizlemek için zorladığı değişimi görmüştüm. Bir kelime onu susturmuştu. Harran.
“Hiç,” dedim. “Yarın görüşürüz.”
“Tamam. Bu kez gerçekten bye.”
Hat kapandı. Odanın içinde birkaç saniye boyunca yalnızca kendi nefesimizi duyduk. Telefonu yavaşça cebime soktum. Astrid de bakışlarını duvarın dibindeki durağan gölgeye dikmiş, Yuhanon’a bakıyordu. Karşımdaki adam bu kuşatmayı anında fark etti.
“Elinizde başka sorular varsa,” dedi, ses tonunu iyice alçaltıp dondurucu sakinliğini korumaya çalışarak. “...öylece bakışmak yerine sormayı deneyebilirsiniz.”
Astrid hiç duraksamadan hemen karşılık verdi: “Harran.”
“Bu bir soru değil.”
“Yüzün aksini söylüyor ama.”
Yuhanon’un bakışı Astrid’e kaydı. “Yüz okumak konusunda düşündüğünüz kadar yetenekli değilsiniz, Bayan Astrid.”
Astrid dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi. “Normalde evet, haklısın. Ama az önce hedefi tam on ikiden vurdum. İroniye bak; başka bir on iki.”
“Ne kadar talihsiz.”
“Orayı çok iyi biliyorsun.”
“Bu bölgede rehber olan birinin Harran’ı bilmesi olağanüstü bir başarı sayılmaz.”
“Ne demek istediğimi çok iyi biliyorsun.”
“Ne demek istediğinizle kesinlikle ilgilenmiyorum.”
“İlgileniyorsun ya da er ya da geç ilgileneceksin.”
Yuhanon’un sesi bir anda, içindeki gizlenen öfkeyle birlikte sertleşti:
“Bayan Astrid.”
Astrid tek bir milim bile geri çekilmedi. “İşte bu.”
“Ne?”
“Sinirlendin.”
Yuhanon’un yüzüne baktım. Astrid sonuna kadar haklıydı. Bağırmıyordu, kaşlarını çatmıyordu, hatta sesinin yüksekliği bile değişmemişti; fakat kelimelerinin arasındaki her zamanki ölçülü boşluk bütünüyle daralmıştı. Bir şey yakalamıştık ya da yakalamak üzereydik. Henüz ne olduğunu tam olarak bilmiyorduk; ama bu kez kontrol Yuhanon’da değildi. İçinde bulunduğumuz bu odada, dengenin ilk kez yön değiştirmesi düşündüğümden daha da fazla hoşuma gidiyordu.
“Harran’da tam olarak ne var?” diye sordum, sesimdeki otoriterliği koruyarak.
Yuhanon gözlerini yavaşça bana çevirdi. “Yine mi aynı soru? Emma az önce telefonda her şeyi anlattı, Bay Elias.”
“Ben onun veritabanlarıyla değil,” dedim, tam karşı hizasına dikilerek. “...ben senin sakladığın ve bildiklerinle ilgileniyorum.”
“Size bu konuda söyleyecek hiçbir şeyim yok.”
“Beklediğim o ketum cevap,” dedim, dudaklarımın kenarındaki tebessümü saklamadan. “...senin sıradan bir bölge rehberi olmadığına inanmak için elimdeki sebepler her dakika daha da çoğalıyor.”
Merkeze doğru yürüdüm. Bir kez daha obsidyen çemberin tam ortasında durdum; fakat bu kez gözlerim siyah boşluğa, kayıp kilit taşının oyuğuna inmedi. Çevreme baktım. On iki Ay sembolü. Başımı kaldırdım; tavanda koruyucu olduğu iddia edilen on iki taş. Sonra doğu duvarındaki daraltılmış açıklığa yeniden diktim bakışlarımı.
Burada bütünsel bir sistem vardı. Birilerinin asırlar önce büyük bir niyetle kurduğu, birilerinin daha sonra ışığını kestiği, pürüzlü kavislerin arkasına sakladığı ve merkezini boşalttığı kadim bir mekanizma. Yuhanon bu düzenin bir kısmını bütünüyle biliyordu. Emma ise başka bir kısmının belki de asıl tarihsel izini sürüyordu; biz ise tam ortasında, bu büyük bilinmezin kalbinde duruyorduk.
Belki Harran’da hiçbir şey bulamayacaktık; belki yalnızca başka bir taş duvar, başka bir sembol ya da başka bir yanlış bağlantı çıkacaktı karşımıza. Ama şu an önümüzde, Yuhanon’un kesinlikle izin vermediği, alenen rahatsız olduğu ve bizi durdurmak istediği yeni bir yol uzanıyordu.
Bu kadarı benim için fazlasıyla yeterliydi.
Merkezden çıktım.
“Astrid.”
“Elias.”
“Otele dönelim.”
Yuhanon’un kaşı hafifçe kalktı. “Bu kadar mı?”
Ona baktım. “Hayal kırıklığına mı uğradın?”
“Şaşırdım.”
“Hayır, sadece alışkın olmadığın yeni bir tempoya geçiyoruz; biz bu duruma kontrolü kaybetmeye başlamak diyoruz.”
Astrid çantasını aldı. Birkaç adım attıktan sonra durup tavana baktı. Ardından zemindeki sembollere. Gözlerinde hala çalışan bir şüphe vardı; onun zihninin bir problemi asla yarıda bırakmadığını, yalnızca bir süreliğine başka bir katmana taşıdığını biliyordum.
Yuhanon’a doğru yürüdüm. Aramızda birkaç adım kaldığında durdum.
“Taşı saklamaya devam et.”
Yüzündeki stoik sükûnet milim değişmedi.
“Ne kadar naziksiniz Bay Elias.”
“Yanlış anladın; ben taşı senin merhametine bırakmıyorum.”
“Aradaki farkı açıklamak ister misiniz?”
“Gerek yok; sen kelimelerin altında yatanlara fazlasıyla önem veriyorsun, bunu da anlarsın.”
Bakışları anında sertleşti, gözlerindeki o dondurucu mesafe daha da daraldı.
“Gidiyorum,” dedim.
“Nereye gittiğinizi az önce hep birlikte dinledik.”
“Harran’dan bahsetmiyorum. Artık senin sakladığın ve önümüze attığın küçük kırıntıların peşinden koşmayı bütünüyle bırakıyorum.”
Yuhanon’un yüzündeki ifade hala sakindi buna karşılık bakışlarındaki koruyucu zırh iyice gerilmişti.
“Bunun bir lütuf olduğunu mu düşünmeliyim?”
“Hayır,” dedim, ona doğru bir milim daha yaklaşarak. “...bu sana verdiğim son kolaylık.”
“Ne kadar cömert.”
“Buraya geldiğimden beri senden cevap almaya çalışıyorum. Her seferinde neyi bilmem gerektiğine, ne kadar ileri gidebileceğimize, neye dokunabileceğimize, hangi sorunun cevabını hak edip etmediğimize hep sen karar verdin.”
Yuhanon’un sesi bütünüyle soğudu:
“Bazı sınırlar sizin onları kabul edip etmemenize bağlı değildir.”
“Olabilir,” dedim, başımı hafifçe yana eğerek doğrudan gözlerinin içine baktım. “...ama sen de o sınırın kendisi değilsin.”
Aramıza boğucu bir sessizlik çöktü. Bu kez gerçekten onun çözülmez zırhının içindeki en hassas noktaya temas ettiğimi hissettim. Yuhanon’un bakışından kısa, sert bir gölge geçti.
“Ne bulacağınıza dair en ufak bir fikriniz olduğunu sanmıyorum.”
“Ben de bilmiyorum.”
“Bu belirsizlik sizi rahatsız etmiyor mu?”
“Eskiden ederdi.”
Astrid arkamızda tamamen sessizdi.
“Şimdi?”
Gülümsedim. “Şimdi o bilinmezliğin doğrudan seni rahatsız ettiğini çok iyi biliyorum.”
Yuhanon’un dudaklarının kenarı belli belirsiz gerildi. “Fazlasıyla kendinizden eminsiniz.”
“Hayır, kendimden emin değilim,” dedim, bakışlarımı ceketinin altında hırsla sakladığı yere dikerek. “...senin korktuğun bir şey olduğundan sonuna kadar eminim.”
Ve nihayet yüzü belirgin biçimde sertleşti, maskesi bir salisede kırıldı.
“Kelime seçiminize siz de dikkat edin, Bay Elias.”
“Yanlış kelime mi?”
“Evet.”
“Peki doğrusu ne?”
“Bilmiyorsunuz.”
“Yine başladık,” dedim, içimdeki inatçı seziyi koruyarak.
“Bay Elias, cehalet bazen cesarete çok benzer. Aradaki farkı genellikle düşünemediğiniz sonuç ortaya çıktığında anlarsınız.”
Bir an sustum. Sonra başımı salladım. “Belki.”
Yanından geçmek üzere döndüm ama iki adım sonra durdum. Bunu söylemeden buradan çıkmak istemiyordum. Belki gereksizdi, belki çocukça, belki de Astrid otele gidene kadar bununla dalga geçecekti; buna rağmen hiçbirisi umurumda değildi. Yuhanon’un yüzüne yeniden döndüm.
“Gidiyorum,” dedim.
Bakışları yüzümdeydi. “Bunu söylemiştiniz.”
“Bulacağım.”
“Neyi?”
“Bunu da bilmiyorum.”
Yuhanon’un dudaklarında soğuk, iğneleyici bir kıvrım oluştu. “Oldukça sağlam bir araştırma planı.”
“İşe yararsa haber veririm.”
Astrid başını öne eğdi. Güldüğünü görmesem de omzundaki küçük hareketten anladım. Ben o an gözümü Yuhanon’dan ayıramazdım ki ayırmadım.
“Harran’a gideceğim. Ay’ın bu odada neden olduğunu, o on iki sembolün neyi anlattığını, tavandaki on iki taşla neden aynı sayıda kurulduğunu, merkezin neden boş bırakıldığını... Bulabildiğim ne varsa söküp, çıkaracağım.”
Yuhanon’un yüzündeki küçümseyici ifade yavaşça kayboldu.
“Ve sonra?” diye sordu.
İşte tam olarak bu soruyu, bu anlık sarsıntıyı bekliyordum.
“Sonra buraya geri döneceğim,” dedim, sesimi yükseltmeden doğrudan gözlerinin içine dikilerek.
“Ve döndüğümde…” dedim, sakin bir sesle.
“…o taşı bana kendi ellerinle teslim edeceksin.”
Astrid’in arkamdaki nefesi anında değişti. Yuhanon ise uzun süre konuşmadı. Sessizliği o kadar uzundu ki verecek hiçbir cevabının olmadığını düşündüm. Sonra başını çok hafif yana eğdi.
“Bunu gerçekten yapacağıma inanıyor musunuz?”
“Belki evet, belki hayır,” dedim.
Kaşları belli belirsiz yukarı kalktı. Bir an daha loş oda aydınlığında karşı karşıya kaldık. Sonra Yuhanon’un yüzünde tanıdık, tahammül edilmesi güç sakinlik yeniden yerini buldu.
“Öyleyse Harran’da size bol şans.”
Yanından geçtim. “Teşekkür ederim.” İki adım attıktan sonra ekledim: “Buna ihtiyacım olduğunu düşünüyorsan, daha da teşekkür ederim.”
Astrid bana yetişti. Kemerin altına girmek üzereydik ki Yuhanon’un sesi arkamızdan, son kez geldi:
“Bay Elias.”
Adımlarımı kesmedim, durmadım.
“Bulduğunuz her şeyin kayıp olduğunu varsaymayın.”
Adımlarım yavaşladı. Yalnızca tek bir salise kadar. Sonra yürümeye devam ettim. Ama arkama, ona doğru seslendim:
“Sen de sakladığın her şeyin sana ait olduğunu varsayma.”
Arkamızdan başka hiçbir ses gelmedi.
☽ ☀ ☾
Yukarı çıktığımızda gece çoktan Mardin’in üzerine sessizce yerleşmişti.
Yeraltında ne kadar kaldığımızı bilmiyordum. Saatime bakabilirdim ama nedense içimden gelen bir dürtüyle istemedim. Dar koridordan çıkıp açık havaya ulaştığım anda zamanın rakamlardan çok bedenimde bıraktığı izlerle ölçüldüğünü iyice hissettim. Omuzlarım sertleşmiş, sırtım gün boyunca eğilip kalkmaktan ağrımış, parmak uçlarım obsidyenin soğuk yüzeyini hala hatırlıyordu.
Dışarıdaki hava ise bambaşkaydı.
Taş duvarların gün boyu topladığı sıcaklık geceye yavaşça karışıyor, kuru hava avlunun içinden geçerken yeraltındaki nemin son izlerini üzerimizden bütünüyle söküp alıyordu. Gökyüzü açıktı. Şehrin uzaktaki ışıkları, taş yapıların arasından yer yer görünüyordu.
Ay da tam karşımızda oradaydı.
İstemeden durdum.
Astrid birkaç adım ilerledikten sonra benim gelmediğimi fark edip adımlarını kesti ve bana doğru döndü.
“Neye bakıyorsun?”
Başımı kaldırdım. O da gözlerini yukarıya, gökyüzünün ortasındaki o parlaklığa çevirdi. Birkaç saniye sonra güldü.
“Tabii,” dedi, sesindeki o alışıldık neşeyle.
“Ne?”
“Bütün gün yerin altında kazı yapıp Ay sembolleri buluyoruz, sonra yeraltından çıkınca sen gerçekten Ay’a bakıp dramatik biçimde susuyorsun.”
“Dramatik biçimde susmadım.”
“Elias, seni bebekliğimizden beri tanıyorum.”
“Bu hiçbir şeyi kanıtlamaz.”
“Çok şeyi kanıtlar.”
Yanıma geldi. Birlikte avludan çıkışa doğru sessizce yürümeye başladık.
Birkaç metre sonra, bakışlarındaki o alaycı parıltıyı gizlemeden: “Bu arada,” dedi, “az önceki konuşma...”
“Hangisi?”
“Yuhanon’la geçen o büyük restleşme.”
“Bugün yaklaşık bilmem kaç kere yaptık.”
“Taşı sana kendi elleriyle verecekmiş.”
Sesimi taklit etmeye çalıştı. Günün erken saatlerinde sergilediği berbat bir Yuhanon taklidinden sonra şimdi de berbat bir Elias taklidi yapıyordu.
“Ben öyle söylemedim.”
“Kelimesi kelimesine öyle söyledin.”
“O tonla söylemedim.”
“Ton daha kötüydü.”
“Ne demek daha kötüydü?”
“Bir an pelerinin eksik sandım.”
Güldüm. İstemeden de olsa dudaklarımdan dökülen o ses, günün tüm boğucu yükünü bir anlığına avlunun karanlığına fırlattı.
“Saçmalıyorsun.”
“Hayır,” dedi, omuz silkerek. “...bir sonraki aşamada şafakta düello teklif edeceksin diye korktum.”
“Adam günlerdir bizimle oyun oynuyor.”
“Biliyorum.”
“Taşı aldı.”
“Biliyorum.”
“Ne olduğunu biliyor.”
“Onu da biliyorum.”
“Ve hala—”
“Elias.”
Sesi değişince sustum. Astrid yürümeye devam ediyordu ama yüzündeki gülümseme gitmişti. Kuru gece rüzgârı saçlarını yüzüne doğru savururken, adımlarını yavaşlatmadan konuştu:
“Bence bugün yaptığın en doğru şey taşı istemeyi bırakmaktı.”
Bir süre cevap vermedim.
“Vazgeçmedim.”
“Biliyorum.”
“Alacağım.”
“Onu da biliyorum.”
“Peki?”
Bana baktı. Gözlerindeki çocukluktan kalma ve bildiğim güvenle dikkatle doğrudan yüzümü süzdü.
“Artık taşı bulmaya çalışmıyorsun; aksine, taşın bu yapının içinde neden önemli olduğunu bulmaya çalışıyorsun.”
Adımlarım yavaşladı. Bazen Astrid’in beni benden birkaç dakika önce anlamasından nefret ediyordum.
“Bunu yüzüme vurmak zorunda mıydın?” diye sordum, sesimdeki kinayeli takılma tonunu koruyarak.
“Evet.”
“Niye?”
“Ben de bir konuda haklı çıkmak istiyorum.”
“Bugün yeterince haklı çıktın.”
“Kaç kez?”
“Saymadım.”
“Ben saydım.”
“Tabii ki.”
“Dört.”
“Üç.”
“Dört.”
“Üç.”
“Yuhanon’un Harran tepkisiyle beş.”
O noktada ona baktım. “Sen de gördün.”
Astrid’in yüzündeki oyun gülümsemesi bir anda kayboldu.
“Evet.”
“Ne gördün?”
“Bilmiyorum.”
“Harika. Emma’yla fazla vakit geçiriyorsun.”
“Ciddiyim; kazı alanında tuhaf bir şey oldu. Harran denmeden önce bizi küçümseyerek dinliyordu, fakat Emma Harran dediği anda...”
“Kapandı.”
“Evet.”
“Ben de öyle düşündüm.”
Bir süre sessizce yürüdük. Taş yapının gölgeleri yol boyunca önümüze uzanıyordu. Sonra Astrid, sesini gecenin durağanlığına fırlatır gibi sordu:
“Belki de gitmemizi istemiyor.”
“Kesinlikle istemiyor.”
“Bu durum seni daha çok gitmeye teşvik ediyor, değil mi?”
“Evet.”
“Çok sağlıklı bir karar mekanizman var.”
“Teşekkür ederim.”
“İltifat değildi.”
“Öyle aldım ve kabul ettim.”
Manastırın dışına çıktığımızda telefonumu cebimden çıkardım. Emma’ya otelin konumunu gönderdim. Mesaj neredeyse anında okundu. Bir saniye sonra cevap geldi.
–Gördüm. Yarın görüşürüz. Hiçbir şeyi bensiz yeniden gömmeyin.–
Ekranı Astrid’e gösterdim.
“Yeniden gömmek mi?” diye sordu, mesajın alelacele yazıldığını gördüğünde.
“Emma,” dedim, omuz silkerek.
“Doğru.”
Telefonu cebime koydum. Birkaç adım sonra Astrid birden durdu.
“Yemek.”
“Ne?”
“Yemek yememiz gerekiyor.”
O an fark ettim. Sabah yediğim birkaç lokmadan sonra ne zaman düzgün bir şey yediğimi hatırlamıyordum. Zihnim, yeraltındaki alana kilitlendiğinden beri bedenimin zorunlu ihtiyaçlarını bütünüyle es geçmişti.
“Ben de tam bunu söyleyecektim.”
“Hayır,” dedi, itiraz eden bir ses tonuyla.
“Tamam, söylemeyecektim,” dedim, teslim olduğumu göstermek için ellerimi havaya kaldırarak.
“Sen biraz önce sadece Ay’a bakıyordun.”
“İnsan Ay’a bakarken acıkamaz mı?”
“Senin sorunun açlık değil,” dedi, adımlarını hızlandırarak. “...umursamamak.”
“Abartıyorsun.”
Astrid cevap vermeye gerek duymadan yürümeye başladı. Arkasından giderken ensemin sağ tarafında hafif bir sızı hissettim. Elim istemsizce oraya gitti. Parmak uçlarım tenime değdi. Son birkaç gündür geçmesini beklediğim hassasiyet hala oradaydı. Lofoten’de çukura düştüğüm geceden kalan morluk diye düşünmüştüm. Görmediğim ya da görmek için uğraşmadığım için, renginin değişip değişmediğini bilmiyordum; yalnızca dokunduğumda cildimin altından gelen garip, derin bir ağrı vardı; burda taşların arasında, obsidyen yüzeye ilk dokunduğum andan beri damarlarımda uyanan tekinsiz, karanlık sızıyla aynı ritimde ilerleyen bir ağrı.
Astrid omzunun üzerinden bana baktı.
“Yine mi?”
Elimi boynumdan indirdim. “Bir şey yok.”
“Morluk geçmedi mi?”
“Geçer.”
“Kaç gündür hep aynı şeyi geveleyip duruyorsun,” dedi, sesindeki alaycı havayı tamamen bir kenara bırakıp ciddileşerek.
“Çünkü morlukların çalışma prensibi genellikle bu.”
“Arkeologsun, doktor değil.”
“Sen de değilsin.”
“Ben en azından boynumda ne olduğunu merak edip, bakıyorum.”
“Büyük avantaj.”
Astrid gözlerini devirdi. “Yarın bakacağım.”
“Hayır.”
“Bakacağım.”
“Astrid, hadi ama.”
“Elias.”
Birbirimize birkaç saniye baktık. Sonunda başımı iki yana sallayıp yürümeye devam ettim.
“Yemek demiştik.”
“Konuyu değiştirme.”
“Ölüyorum.”
“Bir dakika önce aç olduğunu bile bilmiyordun,” dedi, adımlarını benimkilerle hizalayıp sokağın loşluğuna doğru ilerlerken.
“Sayende şimdi biliyorum.”
“İnanılmazsın.”
Mardin’in geceye karışan taş sokaklarına doğru yürürken, saatler sonra Güneş Odası’nı arkamda bırakabildiğimi hissettim. Ama zihnim hala oradaydı. On iki sembol, on iki taş, ışıktan mahrum bırakılmış bir merkez ve Yuhanon’un ceketinin altında sakladığı eksik parça... Ve tek bir kelime söylendiğinde değişen yüzü: Harran.
Bir gün önce benim için yalnızca haritadaki başka bir yer sayılabilirdi, şimdi yolumuz oraya çıkıyordu. Emma yarın Mardin’e gelecekti. Lofoten’den getireceği verilerle Deyrulzafaran’ın elimizdeki bütün kayıtlarını aynı masaya koyacaktık. Sonra Ay’ın izini takip edecektik. Nereye çıktığını bilmiyordum. Ne bulacağımızı da. Fakat bunun beni rahatsız etmediğini fark ettim. Çünkü günlerdir bir başkasının açmasını beklediğim kapının önünde durmuyordum. Kendi yolumu bulmuştum. Ve arkamızda bıraktığımız manastırın karanlığında, Yuhanon’un bunu benden çok daha önce anlamış olduğuna neredeyse emindim.
Eski Mardin’e vardığımızda açlığın insanın düşünme biçimini ne kadar hızlı değiştirebildiğini yeniden hatırladım. Manastırdan çıktığımda aklımda hala on iki sembol, tavandaki on iki taş ve Yuhanon’un Harran kelimesini duyduğu anda yüzüne yerleşen küçücük değişim vardı. Şehre doğru ilerledikçe bunların hiçbiri kaybolmadı ama yanlarına daha sıradan, daha fiziksel bir ihtiyaç eklendi: Yemek.
Astrid bunu benden önce fark etmişti. Aslında son birkaç gündür her zamankinden daha fazla benimle ilgili çoğu şeyi benden önce fark ediyordu. Ne zaman sustuğumu, ne zaman bir şeye gereğinden fazla takıldığımı, ne zaman uykusuz olduğumu, ne zaman aç olduğumu... Bebekliğimizden beri hayatımda olduğu düşünülürse bunda şaşılacak bir şey yoktu.
Bazen bunu unutuyordum. Astrid’i değil, onun beni ne kadar uzun zamandır tanıdığını.
Hayatımın bazı dönemlerini ben parça parça hatırlıyordum; Astrid ise o parçaların arasındaki boşlukları da biliyordu. Çocukluğumda yaşadığım ve yıllar sonra annemden dinleyerek öğrendiğim şeylerin bir kısmında bile o hep vardı. Benim hatırlamadığım bir Elias’ı hatırlayan birkaç kişiden biriydi. Belki de bu yüzden yanında susmak kolaydı.
Eski Mardin’e girdikçe günün ağırlığı biraz daha geride kaldı. Gece, şehrin gündüz sahip olduğu sarı tonları yok etmiyor; onları daha derin, daha yumuşak bir renge dönüştürüyordu. Taş cephelerin üzerine düşen sıcak ışıklar dar sokakları bölüyor, bazı kemerlerin altı karanlık kalırken birkaç metre ileride başka bir avlu ışıkla açılıyordu. Astrid'in hafifleyen adımları taş zeminde düzenli bir ritim tuttururken, üzerimize çöken sessizlik bu kadim şehrin kendi fısıltısıyla bütünüyle senkronize hale gelmişti.
Astrid telefonuna bakarak önümde yürüyordu.
“Burası,” dedi, cihazın yaydığı soluk ışık yüzüne vururken.
Başımı kaldırdım. “Emin misin?”
“Hayır; sırf canım istediği için seni rastgele bir binaya sokacağım.”
“Bugün bunu yapabilecek ruh hâlindesin,” diye mırıldandım.
“Bugün seni bir çukura bırakıp otele tek başıma dönmediğim için teşekkür etmelisin.”
“Beni çukura sen sokmadın.”
“Çıkarmak konusunda da pek yardımcı olmadım.”
“Hatırlıyorum.”
“Güzel,” dedi, adımlarını kapıya doğru yönlendirirken. “...travmalarımızı ortak tutalım.”
Bağdadi’ye girdiğimizde ilk hissettiğim şey koku oldu. Baharat, sıcak ekmek, pişmiş et ve taş duvarların kendine özgü serinliği birbirine karışmıştı. Gün boyunca nemli toprağın, obsidyenin ve kapalı bir odanın içinde kaldıktan sonra normal bir restoranın kokusu bile neredeyse yabancı geldi.
Astrid durup etrafa baktı. “İşte buna ihtiyacım varmış.”
“Yemeğe mi?”
“İnsanların olduğu bir yere.”
Bunu söyleme biçiminde şaka yoktu. Ben de etrafa baktım. Konuşmalar, tabak sesleri, bir yerden gelen müzik ve garsonların masalar arasında gidip gelişi... İnsanların ne yiyeceğine karar vermek dışında hiçbir kadim problemle uğraşmadığı bir dünya tam karşımızda akıp gidiyordu.
“Evet,” dedim, içimdeki ağır yorgunluğun hafiflemeye başladığını sezerek. “...bana da iyi geldi.”
Masaya oturduğumuz anda Astrid menüyü eline aldı. Ben de tam karşısına geçtim; pürüzsüz ahşap yüzeye dokunan parmaklarım, az önce manastırda hissettiğim gerilimi bütünüyle geride bırakmak ister gibi masaya tutundu. Ve tabii ki menüyü açmadım.
Astrid birkaç saniye sonra gözlerini menüden kaldırdı ve üzerinden kısık gözlerle beni izliyordu.
“Hayır,” dedi, ses tonuna her zamanki buyurgan kararlılığı yerleştirerek.
“Ne?”
“Bugün yemek seçimini sana bırakmıyorum.”
“Niye?”
“Çünkü şu anda menüye bakıp hiçbir şey okumadan ilk gördüğün şeyi söyleyeceksin.”
“Beni ne kadar yüzeysel görüyorsun?” diye sordum, küçük bir dudak kıvırma hareketiyle.
“Elias, menüyü açmadın bile. Görmediğimi sanıyorsan, yanılıyorsun.”
Masadaki menü denilen kalın cilde baktım. “Daha yeni oturdum.”
“On saniyedir oturuyoruz.”
“İnsanların adapte olma süreleri farklıdır.”
Astrid menüyü tekrar kaldırdı, bakışlarını sayfaların arasına kilitledi. “İnsanların açlık seviyeleri ve buna verdikleri tepkiler de farklıdır.” dedi ve devamında buyurganlıkla ekledi; “Ben seçiyorum.”
“Peki,” dedim arkama yaslanıp.
Bu kadar kolay kabul etmem onu şüphelendirdi. Menünün üzerinden bana baktı.
“Gerçekten mi?”
“Açım ve tezini duydum. Açlığa verdiğim tepkim bu.”
“İşte şimdi fazlasıyla endişelenmeye başladım.” dedikten sonra, kapıda insanları karşılayan şef garsona el işareti yaparak çağırdı.
Garson geldiğinde Astrid çoktan birkaç şey seçmişti. Ortaya mezeler, ne olduğunu anlamadığım içli köfte çeşitlerinden birkaç tane ve ardından paylaşabileceğimiz daha da yöresel bir ana yemek söyledi. Ben yalnızca miktarın yeterli olup olmadığını sordum.
Astrid gözlerini devirdi. “Biraz önce hiçbir şey istemiyordun.”
“Fikrimi değiştirdim.”
“Bugün ikinci kez.”
“Ne?” diye sordum, bakışlarımı masadaki pürüzsüz ahşap yüzeye dikerek.
“Emma’nın gelmesine de önce hayır dedin.”
“Bunları mı sayıyorsun?”
“Tabii.”
Garson siparişi not ettikten sonra içecekleri sordu. Astrid bana baktı. Ben ona.
“Şarap?” dedi.
“Olur.”
Garson kısa bir tereddütten sonra, menüyü hafifçe kapatıp, “Süryani şarabımız var,” dedi.
Astrid’in yüzünde oluşan ifadeyi gördüğüm anda ne söyleyeceğini tahmin etmeliydim. Ama edemedim.
“Yuhanon kadar kötü olamaz,” dedi. Yüzü gülücükler saçıyordu.
Garson durdu. Kalemi hala elindeydi. Ben Astrid’e baktım. Astrid garsona. Garson bize. Yaklaşık iki saniyelik sessizlikten sonra Astrid durumun farkına vardı.
“Yuhanon bir...” Durdu, kelimelerini toparlamaya çalışarak bana baktı. “Ne? Ben niye açıklıyorum?”
“Çünkü sen başlattın.” dediğim anda içimden bir gülme atağı yükseliyordu.
Garsonun yüzünde de profesyonel bir gülümseme vardı ama hiçbir şey anlamadığı o kadar belliydi. Astrid eliyle küçük bir hareket yaptı.
“Şarapla ilgisi yok; buradaki bir tanıdıktan bahsediyoruz, tamamen kişisel bir… insan.”
Bu açıklama şekli, mevcut durumu daha iyi hâle getirmedi. Dikkatleri dağıtmak için hızlıca “Bir şişe alalım,” dedim.
Garson nerden bulaştım bunlara dercesine başını sallayıp uzaklaştığında Astrid anında bana döndü.
“Tek kelime söylersen seni öldürür, kemiklerinden fosil keşfi yaparım” dedi, ses tonuna sahte ve sempatik tehdit havasını yerleştirerek.
“Ben hiçbir şey söylemedim.”
“Yüzün öyle demiyor ama.”
“Senin bugün Yuhanon’a söylediğin şeyin aynısı,” diye takıldım.
“Artık susacak mısın?”
İçimden gelen gülme atağını daha fazla baskılayamayıp güldüm. Astrid de birkaç saniye dayanabildi, sonra o da güldü. Restorandaki insanlar bir anlığına başlarını ya da bakışlarını bize doğru çevirdiler. Ama biz gülmeye devam ettik. Belki açlıktandı, belki yorgunluktan; belki de son birkaç gündür karşımızda çözülecek bir sembol, açılacak bir zemin ya da susturulması gereken bir Yuhanon olmadığı içindi.
Şarap geldiğinde garson iki kadehe az miktarda doldurdu. Astrid önce kokladı.
“Profesyonelmiş gibi davranma,” dedim.
“Şarabı koklamak profesyonellik değildir.”
“Beş saniye önce bir insanı şarapla kıyasladın.”
“Bu, damak tadımla ya da espri anlayışımla ilgili hiçbir şey söylemez.”
Kadehi kaldırdı. Ben de benimkini aldım. Birbirimize bakıp birkaç saniye öylece kaldık.
“Bir şeye içmemiz gerekmiyor mu?” dedi, kadehlerin üzerinden soluk ışıkta gözlerimi süzerek.
“Ne gibi?”
Astrid kadehini hafifçe kaldırdı. “Doğduğumuz günden beri hep bir arada olmamıza.”
Bir an yüzüne baktım. “Bu biraz duygusal olmadı mı?”
“Şarabı sen kabul ettin.”
Gülümsedim ve kadehimi onunkine doğru kaldırdım. “Peki. Hep bir arada olmamıza.”
Kadehlerimiz hafifçe birbirine değdi, aramızdaki eski ve sarsılmaz bağın onayı gibi restorana yayıldı ince cam tınısı.
İlk yudumu aldığımda beklediğimden daha yoğun bir tat geldi. Meyvemsi ama tatlı değildi; ağızda kalan baharatımsı bir tarafı vardı. İkinci yudum ilkinden daha farklı geldi.
Astrid’in yüzüne baktım. O da bana bakıyordu. Kaşları kalktı.
“Tamam,” dedi.
“Tamam olan ne?”
“Kesinlikle Yuhanon’dan daha iyi.” derken gülümsüyordu.
“Çıta oldukça düşüktü,” dedim.
“Hayır, ciddi söylüyorum; şarabın bu sert ve pürüzsüz yapısı gerçekten çok iyi.”
Kadehi yeniden ağzına götürdü.
“Yavaş,” diye mırıldandım.
“Sen annem misin?”
“Hayır.”
“Güzel; çünkü o da bunu söylerdi.”
“Annen sana söz geçirebiliyor en azından.”
Astrid kadehini masaya bıraktı. “Bu konuda sana anlatabileceğim çok şey var.”
“Ben de oradaydım.”
“Her zaman değildin.”
Cümle çok hafifti ama beni birkaç saniye susturdu. Astrid bunu fark etti.
“Ne oldu?” diye sordu.
“Hiç.”
“Elias.”
“Çocukluğu düşündüm.”
“Şarap ilk kadehte seni nostaljik yaptıysa ikinciyi içme.” dedi alay ederek.
“Sen başlattın.”
“Sadece anne dedim.”
“Sen de çocukluğumun yarısındaydın.”
Astrid’in yüzünde yumuşak bir gülümseme oluştu. “Yarısı mı?”
“Evet.”
“Yarısı mı?” soruyu ikinci sorduğunda üzerine kurduğu baskı insanı tamamen gerecek tondaydı.
“Tamam, tamam. Çoğunda.”
“Teşekkür ederim.”
“Bebekliğimizden beri yanımdasın. Oldu mu?”
“Doğru. Tarih kayıtları ve hatıralar yalan söylemez,” dedi, gözlerindeki tanıdık inatçılığı ve muzipliği saklamadan.
“Sen gerçekten dayanılmazsın, Astrid.”
“Bunu bugün üçüncü kez söyledin.”
“Onu da mı sayıyorsun?”
“Her şeyi sayıyorum.”
İlk tabaklar geldiğinde konuşma birkaç dakika kendiliğinden kesildi.
Aç olduğumu biliyordum ama ne kadar aç olduğumu ilk lokmayı aldıktan sonra fark ettim. Astrid de benden farklı değildi. Birkaç dakika boyunca ikimiz de konuşmadan yedik.
Sonra Astrid çatalını bıraktı. “Hatırlıyor musun?”
“Neyi?”
“On yaşındayken annenin mutfağından kaçırdığımız şarabı.”
Kaşlarımı çattım. “Biz şarap kaçırmadık.”
“Kaçırdık.”
“Sen kaçırdın.”
“Sen içtin.”
“Ne olduğunu bilmiyordum.”
Astrid kahkaha attı. “Şişenin üzerinde kocaman harflerle yazıyordu.”
“On bir yaşındaydım.”
“Okumayı biliyordun.”
“Sen bunun meyve suyu olduğunu söyledin.”
“Çünkü içmeni istiyordum.”
“İşte suçunu itiraf ettin.”
“Aradan yeterince zaman geçti. Zaman aşımı.”
“Sonra annem şişeyi buldu.”
Astrid’in gülüşü daha da büyüdü. “Hayır. Şişeyi bulmadı.”
“Buldu.”
“Hayır Elias. Bizi buldu.”
O an görüntü zihnimde belirdi. Mutfak ve tezgâhın altında oturan iki çocuk. Astrid’in elinde iki bardak. Benim yüzümde ne içtiğimi anlamaya çalışan muhtemelen aptalca bir ifade. Ve kapıda annem.
“Tanrım.”
“Hatırladın.”
“Bunu yıllardır düşünmemiştim.”
“Ben düşündüm.”
“Neden?”
“Çünkü annen bana yıllarca ‘şarap hırsızı’ dedi.”
“Bunu hak ettin.”
“Sen de içtin.”
“Mağdurdum.”
“Sen hiçbir zaman mağdur değildin.”
“On bir yaşındaydım.”
“On.”
Şaşkınlıkla duraksadım. “Ne?”
“On yaşındaydık.”
“Hayır.”
“Evet.”
“On yaşında şarap içmedim.”
Astrid bana o kendinden emin bakışlarından birini attı. “İçtin.”
“İmkânsız.”
“Sonra yarım saat boyunca salonun halısında yatıp tavandaki lambanın döndüğünü söyledin.”
“Bu kesinlikle uydurma.”
“Annen hala hatırlıyor.”
“Annem bu hikâyede güvenilir bir kaynak değil.”
Astrid kahkahasını tutamadı. Ben de sonunda güldüm. Garson ana yemekleri getirdiğinde ikimiz hala tartışıyorduk.
Astrid çatalını tabağa uzatırken: “Biliyor musun, sende değişmeyen bir şey var.”
“Neymiş?”
“Bir şeye takıldığında dünyanın geri kalanını unutuyorsun.”
“Çocukken neye takılıyordum?”
“Her şeye.”
“Çok açıklayıcı.”
“Hım…taşlara mesela.”
Çatalıma alıp ağzıma götürmeye çalıştığım yemeği, hareket ettirirken elim durdu.
“Taşlara?”
“Evet.”
“Bunu arkeolog olduğum için şimdi uyduruyorsun.”
“Hayır. Sahilden taş toplardın.”
“Her çocuk toplar.”
“Sen eve götürürdün.”
“Normal.”
“Sonra sınıflandırırdın.”
Çatalımı bıraktım. “Bunu hatırlamıyorum.”
“Ben hatırlıyorum.”
Şarabından bir yudum aldı.
“Renklerine göre ayırırdın. Sonra ağırlıklarına. Sonra bazılarını kırmaya çalışırdın.”
“Bu çok bilimsel.”
“Sekiz yaşında çekiçle taş kırmak bilim değil.”
“Erken dönem saha çalışması.”
“Annen aynı fikirde değildi.”
“Kadın haklı olarak hakiki bir saha çalışmasından çok, mutfağın düzeniyle ilgileniyordu.”
Astrid gülümsedi. “Bunu ona söyle.”
“Söylerim.”
“Söyleyemezsin.”
“Doğru.”
Bir süre yine yemek yedik. Konuşma yavaşlamıştı ama rahatsız edici değildi. Masadaki şişe yarıya yaklaşmış, günün gerginliği omuzlarımdan azar azar çekilmişti. İlk kez zihnimdeki düşünceler birbirlerinin üzerine çıkmıyordu.
Belki de bu yüzden Astrid’in bir süre sonra söylediği cümle beni hazırlıksız yakaladı.
“Lofoten’den sonra değiştin.”
Çatalımı tabağa bıraktım. “Bunu daha önce de söyledin.”
“Çünkü hala doğru.”
“Ne değişti?”
“Bilmiyorum.”
“Çok ikna edici.”
“Ciddiyim.”
Kadehinin kenarında parmağını gezdirdi. “Eskiden de takıntılıydın. Bir şeyi çözmeden bırakmazdın. Ama bu başka.”
“Nasıl?”
Astrid birkaç saniye düşündü. “Eskiden bir şeyi bulmak isterdin.”
“Şimdi?”
“Şimdi sanki bir şey seni buluyor.”
Gülümsedim. “Şarap sana yaramadı.”
“Belki.”
“Senin için bile fazla mistik.”
“Yuhanon’un yanında birkaç gün geçirince insana bulaşıyor.”
“Lofoten’den beri acayip huzursuzluğu taşırken, lütfen bu konulara girme.” dedim.
“Bak yine yüzünü yaptın.”
“Hangi yüzümü?”
“Yuhanon yüzünü.”
“Benim Yuhanon yüzüm yok.”
“Var.”
“Nasıl?”
Astrid yüzünü sertleştirdi, çenesini hafifçe kaldırdı ve sesini kalınlaştırdı.
“Bayan Astrid,” dedi, Yuhanon’un her kelimeyi tartan, kibirli tınısını taklit ederek. “...bazı cevaplar, sorulmadan önce bile size ait değildir.”
Kahkahamı tutamadım. “Adam böyle konuşmuyor.”
“Birebir böyle konuşuyor.”
“Hayır.”
“Biraz daha beklersek ‘bilginin bedeli vardır’ da diyecek.”
“Bunu gerçekten söyleyebilir.”
“Kesinlikle söyleyecek. Demişti dersin.”
Şarabımdan bir yudum aldım. Baharatımsı yoğun tat boğazımdan süzülürken kafamdaki karmaşık taş sembolleri bir anlığına daha dağıldı.
“Emma ondan nefret edecek,” dedim.
Astrid’in yüzünde garip bir gülümseme belirdi.
“Neden öyle baktın?” diye sordum.
“Hiç.”
“Astrid.”
“Emma’nın Yuhanon’dan nefret edeceğinden o kadar emin değilim, El.”
“Niye?”
“Bilmem.”
“Bu bir cevap olmaktan çok uzak.”
“Yarın cevabı kendi gözlerimizle görürüz.”
Ne demek istediğini anlamadım. Üzerinde de durmadım. O an için önümüzde yalnızca yemek, şarap ve yıllardır tanıdığım bir insanın karşısında birkaç saatliğine hiçbir şeyi çözmek zorunda olmamak vardı. Bunun ne kadar özlediğim bir şey olduğunu o masaya oturana kadar fark etmemiştim; zihnim günlerdir daraltılmış pencerenin, kilit taşlarının ve Mezopotamya'nın Ay kültlerinin arasında o kadar hırpalanmıştı ki, Bağdadi'nin bu sıradan yabancı gürültüsünde sadece nefes almak bile ruhuma sarsılmaz bir sığınak olmuştu.
Gece ilerledikçe geçmişin tozlu sayfalarından açılan konular, masadaki şarabın buğusunda birbirini takip etti. Bazı kırılmaları ikimiz de dün gibi hatırlıyorduk, bazılarını ise yalnızca Astrid’in inatçı hafızası saklamıştı. Benim zihnimde değişmez bir doğru olarak kalmış birkaç çocukluk anısını tek bir hamlede düzeltti; ben de onun yıllardır kendi lehine değiştirmeyi alışkanlık edindiği iki hikayeyi tam ortasından yakaladım. Kimin kimi bisikletten düşürüp diz kapaklarındaki izleri bıraktığı konusunda bir türlü anlaşamadık. İlk kavga ettiğimiz günü bile tamamen farklı dünyalarda hatırlıyorduk. Astrid, dokuz yaşındayken üç gün boyunca yüzüme bile bakmadan benimle konuşmadığını iddia etti; bense aramızdaki çocuksu inatçılığın süresinin en fazla üç saat olabileceğini söyledim.
“Üç koca gündü,” dedi, kadehini masaya bırakıp bakışlarındaki eskiden gelen çocuksu inatçılığını canlandırarak.
“İmkânsız.”
“Nedenmiş o?”
“Üç gün boyunca senin gibi birinin susması doğa kanunlarına aykırı.”
“Ben dünyayla bağımı koparmadım, sadece seninle konuşmadım.”
“Başka insanlarla konuşup beni cezalandırdın yani.”
“Elbette.”
“Bu yaptığın teknik olarak sayılmaz.”
“Neden sayılmasın, Bay El?”
“Bana karşımda durmuş bir manastır rahibesinin yaptığı sessizlik yeminini etmişsin gibi anlatıyorsun da ondan.”
“Senin gibi bir bencil için o yaşta üç gün sesimi duymamak, sessizlik yemini sayılırdı.”
“Hâlâ neden o gün kavga ettiğimizi, aramızdaki iletişimi neyin kopardığını söylemedin,” diyerek masanın üzerinden ona doğru eğildim.
Astrid duraksadı, bakışlarını kadehin kenarında gezdirdi. Sonra yüzündeki oyuncu ifade aniden değişti.
“Hatırlamıyorum,” diye mırıldandı.
Kahkahayı bastım. “Üç gün konuşmadığını milimetrik olarak hatırlıyorsun ama büyük prensip meselesinin nedenini hatırlamıyorsun.”
“Prensip meselesiydi.”
“Ne prensibiymiş?”
“Belli ki çocukluk tarihimi sarsacak kadar önemli bir prensip.”
“Dokuz yaşındaydık, Astrid.”
“Çocukların sarsılmaz prensipleri olamaz mı yani?”
“Seninki muhtemelen en fazla sihirli değneğimi izinsiz aldın seviyesindeydi.”
“Bak, şu an o saniyeye geri dönüp yeniden sinirlenmeye başladım.”
“Harika, demek hafıza yavaş yavaş geri geliyor.”
Astrid elindeki peçeteyi hızlı bir hamleyle bana fırlattı. Havada yakaladım.
Bir an ikimiz de sustuk, masadaki tabak sesleri ve restoranın uzağımızda akan gürültüsü aramızdaki boşluğu doldurdu. Sonra aynı anda, içimizdeki tüm birikmiş yorgunluğu koyuverir gibi gülmeye başladık. Belki dışarıdan bizi izleyen sıradan insanlar için bu didişme bütünüyle anlamsızdı. Ama o gece bizim, manastır karanlığından sonra tam olarak böyle anlamsız, insani şeylere ihtiyacımız vardı.
Çünkü şafak söküp sabah olduğunda, bizi masanın ucunda yeniden kadim semboller bekliyordu. Çözülmeyi bekleyen taşlar, Yuhanon’un ketum suskunluğu, Emma’nın Lofoten’den getireceği veriler ve henüz adını bile koyamadığımız, her yeni bulguyla damarlarımızda biraz daha büyüyen tekinsiz yapının ta kendisi bizi çağırıyordu.
Hesap geldiğinde, şişenin dibinde can çekişen çok az şarap kalmıştı.
Astrid koyu yeşil camın arkasındaki son sızıntıya baktı. Gözlerinin kaydığını görebiliyordum.
“Bitirelim mi?”
“Hayır,” dedim, kalan aklımı da bu masada bırakmak istemeyerek.
“Neden?”
“Yarın Emma geliyor, unuttun mu?”
“Akşamüstü geliyor.”
“Bu durum, sabah baş ağrısıyla uyanmak için geçerli bir gerekçe değil.”
Astrid şişeye tekrar baktı. Sonra bakışlarını benim üzerime dikti.
“Yaşlanmışsın,” diye mırıldandı, dudaklarının kenarında beliren sinsi alayla.
“Sen de.”
“Ben en azından hala şarabı bitirmek istiyorum.”
“Tam olarak söylediğimi kanıtlıyorsun.”
Son kadehi paylaştık. Baharat kokulu son yudumlar masadaki didişmeyi sessiz bir kabullenişle noktaladı. Restorandan çıktığımızda gece iyice serinlemişti. Eski Mardin’in sokakları birkaç saat öncesine göre daha sessizdi. Taşların üzerine düşen ışıklar hala aynıydı ama içimdeki boğucu gerginlik artık aynı noktada değildi.
Astrid yanımda yürüyordu. Bir süre sonra omzuyla benimkine hafifçe vurdu, aramızdaki eski çocukluk mesafesini tek bir hamlede eritti.
“İyi geldi.”
“Şarap mı?” diye sordum.
“Hayır.” Bir süre bekledi, adımlarını sokağın loşluğuna uydurarak ekledi: “Bu.”
Ne demek istediğini, hiçbir şeyi çözmek zorunda olmadığımız birkaç saatin ruhumuza nasıl bir sığınak olduğunu anladım.
“Evet,” dedim.
Biraz daha yürüdük, ayak seslerimiz taş duvarların arasında yankısızca kayboldu. Sonra Astrid:
“Yarın yine berbat olacak,” diye fısıldadı.
Başımı ona çevirdim. “Ne kadar pozitif bir insansın.”
“Gerçekçiyim.”
“Emma geliyor.”
“Tam olarak bunu söylüyorum,” dedi, Emma'nın bitmek bilmeyen veri analizlerini ve bitmek bilmeyen klavye tıkırtılarını hatırlatarak.
Gülümsedim. “En azından bu deliliğin ortasında üç kişi oluruz.”
Astrid bana baktı. “Yuhanon’a karşı mı?”
“Hayır.”
“Neye karşı?”
Cevap vermek için ağzımı açtım. Sonra ensemin sağ tarafında aniden uyanan derin, ıssız sızıyla birlikte kapattım. Çünkü karşımızda dikilen büyük bilinmezin karşısında neye karşı durduğumuzu gerçekten bilmiyordum.
Astrid başını salladı, bakışlarındaki korumacılık yeniden yüzüne yerleşmişti. “Ben de öyle düşünmüştüm.”
Otele vardığımızda koridorun başında ayrıldık. Astrid kendi odasının kapısını açtı, sonra bir şey hatırlamış gibi dönüp bana baktı. Projektörlerin uzağındaki otel ışıklarının parlaklığında, gözlerinde yarım kalmış bir sorunun gölgesi vardı.
“Elias.”
“Ne?” diye seslendim kapının aralığından.
“Boynuna yarın mutlaka bakacağım.”
İç çektim, parmaklarım ister istemez ensemdeki sızıya kayarken mırıldandım: “İyi geceler Astrid.”
“Bu teslimiyeti bir evet olarak kabul ediyorum.”
“İyi geceler.”
Kapımı açtım. Arkamdan, koridorun basık havasından sesi geldi.
“Kaçamazsın.”
Odaya girerken, geriye doğru esneyerek omuzumun üzerinden ona bakıp: “Yuhanon’un lanetli suskunluğundan kaçıyorum, senden de kaçarım,” diyerek hafifçe gülümsedim.
Astrid’in kahkahası koridorun boşluğunda kaldı. Kapıyı kapatıp sürgüyü çektim. Oda sessizdi. Birkaç saniye kapının kaba ahşabına yaslanıp öylece durdum. Şarabın baharat kokulu sıcaklığı hala bedenimdeydi. Duş almam gerektiğini biliyordum. Telefonumu şarja takmalı, sabah için alarm kurmalı ve en önemlisi Emma’nın yollayacağı ham dosyalara asla bakmamalıydım. Özellikle sonuncusunu yapmamalı, zihnimi veri tabanlarının karmaşasından uzak tutmalıydım.
Telefonumu çıkardım. Yeni mesaj yoktu. İyi. Cihazı komodinin üzerine bıraktım.
Duştan çıktığımda saat düşündüğümden çok daha ileriydi. Yatağa uzandığım anda bedenimin ne kadar yorulduğunu, kemiklerimin bazalt taşlar gibi ağırlaştığını anladım. Başımı yastığa koyduğumda, ensemin sağ tarafında tanıdık, derin sızı yeniden uyandı. Elimi kaldırdım. Parmaklarım morluğun olduğu yüzeye değdi. Hala hassastı. Elimi çektim.
“Geçer,” diye mırıldandım kendi kendime, tavana doğru.
Işığı kapattım. Karanlıkta zihnim bir kez daha Güneş Odası’na, daraltılmış pencerenin ardındaki gizeme dönmeye çalıştı. On iki sembol. Merkezdeki oyuk. Harran. Yuhanon. Bu kez bilincimin belirsizlikler çemberine kapılmasına asla izin vermedim. Belki şarap yardım etti, belki yorgunluk; belki de birkaç saat boyunca çocukluk anılarını hatırlamak, gelecekte bizi bekleyen bilinmezlikleri düşünmekten çok daha kolaydı. Gözlerimi kapattım. Ve günlerdir ilk kez, neyin peşinden koştuğumu, neyin beni bulduğunu düşünmeden uyudum.
☽ ☀ ☾
Uyandığımda odanın içinde bir terslik olduğunu, havadaki durağan aydınlığın alışık olduğum sabahlara ait olmadığını düşündüm.
İlk birkaç saniye ne olduğunu, dünyanın hangi diliminde durduğumu anlayamadım. Perdelerin arasından süzülen ışık, sabah ışığına göre fazla güçlüydü. Duvarın üzerine düşen geniş aydınlık şeridi yatağın yarısını kaplıyor, klimanın düşük uğultusuna dışarıdan belli belirsiz şehir sesleri, öğleden sonranın yakın gürültüsü karışıyordu.
Gözlerimi yeniden kapattım.
Başım ağrımıyordu. Bu iyiydi. Ağzım kuruydu. Bu daha az iyiydi.
Bir süre tavana bakıp dün geceyi zihnimde toplamaya çalıştım. Bağdadi. Yemek. Şarap. Astrid’in çocukluk hikâyelerimin yarısını kendi lehine yeniden yazması. Otele dönüş. Duş. Sonrası yoktu; zihnim geçen son günlerin nemli yorgunluğunu ancak bu ağır uykuyla kusabilmişti.
Telefonu komodinden aldım. Ekran yandığında saate baktım.
03.07 p.m.
Bir süre rakamlara, ekrandaki dijital çizgilere baktım. Sonra telefonu yüzüme biraz daha yaklaştırdım, gördüğüm şeye anlam vermeye çalışarak gözlerimi kıstım.
03.07 p.m.
“Harika.”
Alarm kurduğumu hatırlıyordum; fakat alarmı hangi ara kapattığımı, uykunun hangi evresinde bilincimi tamamen teslim ettiğimi hatırlamıyordum.
Ekranda birkaç bildirim vardı. Emma’dan gece boyunca gönderilmiş bağlantılar, iki dosya, sabaha karşı atılmış kısa bir mesaj ve birkaç saat sonra gelen bir diğeri.
04.18 a.m. — Harran konusunda haklı olabiliriz.
Altında:
07.45 a.m. — Bodø. Uçağa geçiyorum.
Bir sonraki:
09.41 a.m. — Oslo. Kahve kötü.
Ve sonuncusu:
02.45 p.m. — İstanbul. Hâlâ hayattayım.
Kaşlarımı çattım. İstanbul…
Yataktan tek bir hamleyle doğruldum; tüm o zaman karmaşası bilincimde bir anda yerini bulmuştu.
Emma. Bugün, uzun uçuşların ardından geliyordu. Elimi yüzümden geçirdim ve Astrid’i aradım.
Telefon uzun süre, otelin koridorunun derinliklerinde yankılanır gibi çaldı. Sonunda boğuk, uykunun ağırlığından kurtulamamış bir ses döküldü hattan:
“Öldüysen sonra ara.”
“Üçü geçti,” dedim, gözlerimi perdeden sızan aydınlığa dikerek.
Sessizlik.
“Ne?”
“Üçü yedi geçiyor.”
Bir şey düştü; yan odadaki telaşlı hareketlenmeyi haber veren kaba bir gürültünün ardından Astrid’in küfrünü duydum.
“S**tir! Dalga geçiyorsun.”
“Keşke.”
“Alarm?”
“Hatırlamıyorum.”
“Ben de,” diye mırıldandı, sesindeki şaşkınlığı saklayamayarak.
“Şarap.”
“Şarabı suçlama.”
“İki yetişkin insanın öğleden sonra üçe kadar uyumasını başka neyle açıklayacaksın?”
“Son dört gündür toplam on saat uyumamızla.”
Mantıklıydı; içinde bulunduğumuz teknik yorgunluğu bütünüyle özetleyen bu tespit karşısında cevap vermedim.
Astrid birkaç saniye sonra daha uyanık, zihnindeki odaklı insan yapısını yeniden kuşanmış bir sesle sordu:
“Emma?”
“İstanbul’a inmiş.”
“Ne zaman?”
“Yirmi dakika kadar önce mesaj atmış.”
“Bizi aradı mı?”
“Hayır.”
“Demek ki henüz öldürülmedik. Yani hayattayız ve bunlar gerçek.”
“Henüz.”
Astrid derin bir nefes verdi. “Kahve.”
“Kesinlikle,” dedim, boğazımdaki kuruluğu hafifletmek ister gibi yutkunarak.
“On dakika.”
“Yirmi.”
“On beş.”
Telefon kapandı.
Yarım saat sonra otelin balkonunda, Mardin’in kavurucu güneşi altındaki gölgede oturuyorduk.
On beş dakikanın ikimiz için de gerçekçi olmadığı ortaya çıkmıştı. Duş almış, üzerimi değiştirmiş ve aşağıdan bulabildiğim en büyük kahveyi alıp yukarı çıkmıştım. Astrid de kendi kupasıyla birkaç dakika sonra geldi. Saçlarını gelişigüzel toplamıştı; yüzünde makyaj yoktu ve hala tam olarak uyanmadığını belli eden bir ifadeyle karşımdaki sandalyeye çöktü.
İlk beş dakika konuşmadık. Balkondaki durağan hava ikimizin arasında öylece asılı kaldı.
Bu, uzun yıllar süren tanıdıklığın en büyük avantajlarından biriydi; yan yana dururken sessizliğin doldurulması gerekmiyordu.
Astrid kahveden ilk yudumu aldı ve gözlerini kapattı.
“İşte bu,” diye mırıldandı, sıcak kupayı iki eliyle kavrayarak.
“Dün şarap için de aynısını söyledin.”
“İkisinin görevleri farklı.”
“Şu an bunun görevi ne?”
“Beni yeniden insan yapmak.”
“Başarılı mı?”
Bir gözünü açtı, bakışlarındaki sıcak alaycılığı saklama ihtiyacı duymadan yüzüme baktı.
“Henüz değil.”
Balkonun önünde Mardin’in uçsuz ovaları uzanıyordu. Gündüz ışığında şehir gece gördüğümüzden hep daha farklıydı. Güneşin altında kavrulan taş yapılar birbirinin üzerine kurulmuş gibi aşağı doğru yayılıyor, uzaklarda ova neredeyse gökyüzüyle birleşene kadar uzanıyordu. Bu manzara her bakışta hem aynıydı, hem de sanki bir şeyler yer değiştiriyordu. Ama dünkü gecenin dar sokaklarından sonra bu açıklık tuhaf biçimde iyi gelmişti.
Telefonumu masaya koydum. Astrid hemen baktı.
“Emma’dan haber?”
“İstanbul’da.”
“Devamı?”
“Yok.”
“Uçağı kaçırmış olabilir mi?”
“Emma mı?” diye sordum, aklımdaki organize kızı düşünerek.
“Doğru.” Kahvesini içti. “Uçağın onu kaçırma ihtimali daha yüksek.” dedi umursamaz bir tavırla.
Gülümsedim.
Bir süre daha sessizlik oldu.
Kahvenin yarısına geldiğimde bedenim nihayet dün geceyle bugün arasında bir karar vermiş gibiydi. Zihnimde kalan sis, kafeinin etkisiyle yavaşça dağılıyordu.
Astrid bacaklarını sandalyenin üzerinde topladı.
“Bugün Harran’a gitmeyeceğiz dimi.”
“Hayır,” dedim.
“İyi.”
Ona baktım. “Şaşırdım,” dedim kahvemden bir yudum daha alırken.
“Neden?”
“Dün gece ilk giden sen olacaktın.”
“Dün gece sarhoştum.”
“Sarhoş değildin.”
“Biraz sarhoştum.”
“Kaç kadeh içtik? İki mi?” Duraksadım. “Üç mü?”
“Ben küçüğüm.”
“Benden beş santim kısasın.”
“Metabolik olarak.”
“Bunun hiçbir bilimsel anlamı yok.”
“Bugün bilim yapmıyorum.” Kupasını kaldırdı ve: “Bugün kahve içiyorum.”
“Büyük ilerleme,” diye mırıldandım.
Kahveler bittiğinde ikimiz de içeri dönmeye niyetlenmedik; önümüzde uzanan uçsuz bucaksız ovanın ve bize yaklaşan Emma gerçeğinin ortasında, sadece zamanın akışına bıraktık kendimizi.
Güneş hala yüksekteydi ama balkonun bir kısmı hala gölgeydi. Aşağıdan gelen şehir uğultusu, uzaktan duyulan araç sesleri ve ara sıra yükselen insan konuşmaları dışında ortam sakindi.
Astrid masadaki küçük menüyü aldı.
“Soğuk bir bira içsek çok mu kötü insanlar oluruz?” diye sordu, bakışlarını sayfaların arasından söküp doğrudan gözlerimin içine dikerek.
Saatime baktım. 04.12 p.m.
“Biz dün gece şarap içmedik mi?”
“Dün dündü.”
“Bu çok güçlü bir savunma,” dedim, sesime iğneleyici bir tonu ekleyerek.
“Teşekkür ederim.”
“Emma birazdan gelir.”
“Daha Mardin’e inmedi.”
“Bir buçuk saate iner.”
“İşte tam da bu yüzden,” dedi Astrid, “...tam da bu yüzden son bir buçuk saatimiz var.”
Düşündüm, neden bu kıza hayır demek bu kadar zor. Pardon hayır demek kolay, uygulamak imkânsız. Otel görevlisine iki bira söyledik. Birkaç dakika sonra şişeler masaya bırakıldığında Astrid benimkini bana uzattı.
“Buna da kadeh kaldıracak mıyız?”
“Öğlen birasına mı? Hayır.”
“Arkadaşlığımızın değeri bir gecede mi düştü?”
“Dün yeterince duygusaldık.”
“Sen duygusaldın.”
“Hmm… ‘doğduğumuz günden beri hep bir arada olmamıza’ diyen sendin.”
“Çünkü doğru.”
Şişesini benimkine hafifçe vurdu. “Bugün de hala buradayız.”
“Buna içerim,” diye mırıldandım.
Bir yudum aldım; soğuk sıvının boğazımdan aşağı süzülüşü, ensemdeki sızıyı bir anlığına uyuşturdu.
Birkaç dakika boyunca hiç konuşmadan, güneşin altında altın sarısına bürünen kadim şehri izledik.
Sonra Astrid, bakışlarını sonsuz ovadan yavaşça çekip doğrudan bana döndü:
“Hatırlıyor musun, üniversiteye ilk gittiğinde de üç gün boyunca beni aramamıştın?”
Başımı ona çevirdim. “Üç gün değildi.”
“Üç.”
“Bir.”
“Elias, kendini temize çıkarmaya çalışma.”
“İki olabilir.”
“Üç.”
“Bunu neden şimdi, durup dururken konuşuyoruz?” diye sordum, sesimdeki didişmeci tonu koruyarak.
“Dün çocukluktan konuştuk; zihnim tezgahın altına itilen anılara gidince bu da aklıma geldi.”
“Sen de beni arayabilirdin.”
“Aradım.”
Duraksadım; gözlerimi onun yüzüne dikip sarsılmaz bir ciddiyet aradım ama Astrid’in yüzündeki ifade milim değişmedi.
“Gerçekten mi?”
“Yedi kere.”
“Abartıyorsun.”
Telefonunu eline aldı, parmaklarını ekranın üzerinde gezdirdi. “Arama kayıtları o kadar geriye gitmiyor, çok şanslısın.”
Güldüm. “Peki ne yaptım?”
“Dördüncü gün aradın.”
“Ne dedim?”
“Hiçbir şey olmamış gibi ‘Burada kahve berbat,’ dedin.”
Birkaç saniye düşündüm. Bunu hatırlıyordum; tamamını değil ama küçük bir parçasını, küçük yurt odamdaki yabancılık hissi...
“Sen ne dedin?”
“Imm… ‘Dön o zaman.’ dedim.”
“Çok destekleyiciymişsin.”
“On sekiz yaşındaydım.” dedi ve birasından bir yudum daha aldı. “Sen aptalsın.”
Bu dediğine şaşırarak, kısa bir an düşündüm; “Sanırım evet. Ama sen değilsin.” dedim aklıma geldiği gibi konuşarak.
“Ben… ben daha farklı bir aptaldım. El…”
Gülümsedim.
Astrid şişesini masaya bıraktı. Camın ahşap yüzeye çarparken çıkardığı tok ses, aramızdaki esprili havayı aniden dağıttı.
“Garip değil mi?” diye sordu.
“Ne?”
“Hayatımızın her döneminde birbirimizin nerede olduğunu bilmemiz.”
Cevap vermedim.
“Okul. Üniversite. İlk işler. Senin ilk kazın. Benim ilk saha çalışmam... Bazen aylarca aynı şehirde olmadık ama hep...”
Eliyle aramızdaki boşlukta belirsiz bir hareket yaptı. “...oradaydık.”
Dün gece söylediği cümle yeniden aklıma geldi: Doğduğumuz günden beri.
“Bundan şikâyetçi misin?” diye sordum, sesimdeki tonu korumaya çalışarak.
Astrid bana öyle bir baktı ki sorunun aptalca olduğunu ben de anladım.
“Hayır.”
“Güzel.”
“Ama bazen düşünüyorum.”
“Neyi?”
“Bir gün gerçekten ayrı yerlere gidersek ne olur?”
Şişeyi dudaklarıma götürürken durdum. Gözlerimi onun ciddileşen yüz hatlarına diktim. “Daha önce gittik.”
“Öyle demiyorum.”
“Nasıl diyorsun?”
Astrid cevap vermeden önce birkaç saniye ovaya, güneşin altında uzanan uçsuz bucaksız sarılığa baktı. Sonra omuz silkti.
“Boş ver.”
“Astrid, hadi ama.”
“Şarabın artçı etkisi.”
“Elinde bira var.”
“Alkol ailesinden.”
“Kaçıyorsun.”
“Evet.”
Bunu o kadar rahat kabul etti ki üzerine gitmedim. Belki de gitmeliydim; içindeki inatçı şüphenin köklerine inmem gerekirdi. Ama o sırada telefonum titredi.
Mesajı açtım.
Emma.
05.45 p.m. — Mardin. Welcome to hell…
Altında yalnızca:
05.46 p.m. — Yaşıyorum ama lanet dünya benden bir saat çaldı.
Kahkahayı tutamadım. Emma’nın zaman dilimleriyle ve uçuş rötarlarıyla olan bitmek bilmeyen savaşı, balkondaki ağır havayı tek bir salisede dağıtmıştı.
Astrid telefonu elimden aldı. Mesajı okuyunca o da güldü.
“Ne demek istiyor?” diye sordu, ekrandaki hırslı satırları süzerek.
“Norveç’le saat farkı,” dedim, arkama yaslanıp ovayı izlemeye devam ederken.
Bir mesaj daha geldi.
05.50 p.m. — Sabah 7’de Bodø’den çıktım. 8.35’ Oslo. 10’ tekrar uçak. Öğleden sonra 2.40’ İstanbul. 3.45’ tekrar uçak. 5.45’ Mardin. Matematiksel olarak bir gün yaşadım, biyolojik olarak üç gündür seyahat ediyorum.
Ardından:
05.50 p.m. — Jetlag değil bunun adı. Dolandırıcılık.
Astrid ekranı bana geri vermeden hızla yazmaya başladı.
“Ne yazıyorsun?”
“Dün gece içtiğimiz şarabı anlatıyorum.”
“Niye?”
“Sinirlensin,” dedi, gözlerinde muzip parıltıyla.
“Sen kötü bir insansın.”
“Biliyorum.”
Mesajı gönderdi. Emma’nın cevabı beş saniyede geldi.
05.51 p.m. — Sizden nefret ediyorum.
Bir tane daha.
05.52 p.m. — Otele geçiyorum. Duş falan beklemeyin. Çalışacağız.
Astrid telefonu masaya bıraktı. “Bir saatimiz var.”
“Biradan sonra hazırlanacağız.”
“Hazırız.”
Üzerine baktım. Şort ve tişört.
“Manastıra böyle mi gideceksin?” diye sordum, bakışlarımla üzerindeki rahat kıyafetleri işaret ederek.
“Hayır.”
“Demek hazır değiliz.”
“Teknik detay,” dedi, şişesinden son yudumu alırken.
Biralarımızı bitirdik. Sonra birer tane daha söyleme fikrini ikimiz de düşündük ama ikimiz de sesli dile getirmedik. Bu da yılların getirdiği başka bir avantajdı; bazen zihnimize uymayan kötü fikirleri hiç konuşmadan da pürüzsüzce paylaşabiliyorduk.
Kapı çaldığında saatime bakmadım. Aslında o ana kadar Emma’nın gelişini tamamen unutmuştuk. Astrid benim odama geçmişti. Masanın üzerine laptopları açmış, dün çektiğimiz birkaç fotoğrafı yeniden inceliyorduk. Bir noktada konuşma Harran’dan çıkıp otelin kahvesinin neden bu kadar kötü olduğuna dönmüş, oradan da Astrid’in telefonunda bulduğu eski bir fotoğrafa geçmişti.
Kapıya üç kez seri bir ritimle vuruldu. Tak. Tak. Tak.
İkimiz de sustuk. Astrid bana baktı, ben kapıya yönelttim bakışlarımı. Bir saniye sonra, dışardan gelen tok ve yorgun ses tonuyla seslendi:
“Hayır, ya hayır… Size otelde olun demiştim.” Sinirle ayaklarını yere vurduğunu hem sesten hem de ayaklarımızın altındaki zeminin titremesinden anlamıştım.
Astrid’in gözleri büyüdü. “Emma,” diye fısıldadı.
Kapıya yürüdüm.
Açtığım anda karşımda duran şeyin Emma olduğuna karar vermem birkaç saniye sürdü. Saçları dağılmıştı. Omzunda bir sırt çantası, bir elinde laptop çantası, diğerinde küçük bir kabin valizi vardı. Gözlerinin altında yorgunluk belirgindi; buna karşılık yüzündeki enerji, bedeninin yaşadığı seyahat süresini bütünüyle reddediyordu. Gülmemek için kendimi çok zor tuttum.
Beni gördüğü anda, dudaklarını bükerek soluklandı:
“Neden geç açtın? Ciddiyim. Zaten bu sistem hayatımdan henüz yaşanmamış tam bir saatimi sildi.”
“Sana da merhaba Emma.”
“Merhaba; Norveç’ten çıkıp İstanbul’a geldim, saat ileri gitti ve dünya bana borçlu.”
Astrid arkamdan çıktı. “Hoş geldin.”
Emma valizini içeri itti. “Sağ ol. Siz ne içtiniz?”
İkimiz de sustuk. Emma gözlerini kıstı, bakışlarını üzerimizdeki rahat kıyafetlerin arasında dolaştırdı.
“Bira içmişsiniz.”
“Bir tane,” dedi Astrid, suçu hafifletmek ister gibi araya girerek.
“Tekrar söylüyorum. İkiniz de korkunç insanlarsınız.”
“Sen de ister misin?”
Emma bir an düşündü. “Hayır.” Sonra, bakışlarını odanın içine doğru çevirip ekledi: “...belki sonra.”
Valizin sapını bıraktı, odaya girdi ve doğrudan masadaki bilgisayarlara yöneldi.
“Tamam,” dedi, sesindeki teorik odaklanmayı anında kuşanarak. “...neredeyiz?”
“Emma.”
“Ne var?”
“Daha yeni geldin.”
“Evet.”
“Bodø’den beri yoldasın.”
“Farkındayım Elias; gün boyu dar koltuklarda, farklı uçaklarda bulundum.”
“Dinlenmelisin.”
“Sonra.”
Laptop çantasını açtı. Astrid bana baktı. Ben omuz silktim. Emma bilgisayarını çıkardı, masaya koydu, açtı. Ekran yüklenirken sırt çantasından kablolar, küçük bir harici disk, not defteri ve ne işe yaradığını bilmediğim iki aparat daha çıkardı; bütün seyahat yorgunluğunu, gizemlerin sınırlarına ulaşmak isteyen merakının arkasına gizlemişti.
“Lofoten’in bütün ham taramalarını aldım. Son model de burada. Ayrıca Harran için uçakta biraz çalıştım.”
“Biraz?” diye sordum, onun çalışma hırsını çok iyi bildiğimden sesimi hafifçe yükselterek.
“Oslo–İstanbul arasında uyuyamadım.”
“Neden?”
“Yanımdaki adam horluyordu.”
Astrid araya girdi. “Sen de uyusaydın duymazdın.”
Emma ona baktı, gözlerini devirip kafasını sallayarak ve bakışlarına da hafif bir bıkkınlık yerleştirerek: “Bunu daha önce neden düşünmedim?”
“Rica ederim,” demekle yetindi Astrid. Eminim Emma ile şu an uğraşmak istemiyordu.
Ekran açıldı. Emma dosyalardan birine tıkladı. Sonra durdu. Etrafına baktı; otel odasına, masaya, duvarlara, en son da bize.
“Hayır,” dedi.
Kaşlarımı çattım. “Ne?”
Laptopu tekrar kapattı. “Burada olmaz.”
“Az önce bütün sistemi kurdun,” dedim, masadaki kablo yığınını işaret ederek.
“Fikrimi değiştirdim.”
Astrid güldü. “Elias da dün birkaç kez yaptı.”
“Ne?” diye sordu Emma, anlamayarak.
“Hiç.”
Emma ayağa kalktı. “Hazırlanın.”
“Nereye?”
Bize sanki cevabı zaten bilmemiz gerekiyormuş gibi baktı. Gözlerindeki yorgunluğun yerini alan inatçı ve tatlı ifade, bizi sokağın loşluğuna çağırıyordu.
“Beni o dipsiz karanlık adam…” cümlesini yarıda kesip dudaklarını birbirine bastırdı ve devam etti; “… yani zemine götürün.” dedi.
Deyrulzafaran’a vardığımızda günün son ışığı, kuru rüzgârın vurduğu pürüzlü taş duvarların üzerinde uzuyordu.
Emma yol boyunca susmamıştı. Lofoten’den, uçuşlardan, Oslo Havalimanı’ndaki kahveden, Harran hakkında bulduğu ilk kaynaklardan, on iki sayısının onu rahatsız ettiğinden, sonra yeniden uçuşlardan, ardından neden İstanbul Havalimanı’nda insanların bu kadar hızlı yürüdüğünden... Bir noktada Astrid bana eğilip fısıldadı:
“Onu gerçekten özlemişim.”
“Ben de,” diye onayladım, sesimi olabildiğince alçak tutarak.
Emma önden, adımlarını yavaşlatmadan seslendi:
“Sizi duyuyorum.”
“Biliyoruz,” dedik Astrid’le aynı anda.
Manastıra girdiğimizde Emma’nın sesi, kadim duvarların ağırlığı altında kendiliğinden azaldı. Bizim bir süredir alıştığımız taş koridorlar, avlu, kemerler ve havadaki eski koku onun için bütünüyle yeniydi. Gözleri sürekli hareket ediyor, hiçbir odak noktasına uzun süre kilitlenmiyor ama hiçbir detayı da kaçırmıyordu.
Yuhanon’u avlunun diğer tarafında gördüm. Bizi fark etti. Önce bana, sonra Astrid’e, ardından Emma’ya baktı. Bakışı tekrar benim üzerime döndü. Yüzündeki ifade, hayatının son birkaç gününde zaten yeterince sorun yaşadığına ve bizim bunlardan birini çoğalttığımıza karar vermiş gibiydi.
Yanımıza geldi. Birkaç adım kala durdu, kemerin altındaki durağan gölgesini üzerimize doğru taşıyarak bütünüyle süzdü bizi. Yine bakışlarını önce bende tuttu, sonra Astrid’e, en son da Emma’ya çevirdi.
“Demek ikiniz,” dedi, sesindeki kibirli, iğneleyici tınıyı iyice bileyerek. “...bana yetemeyeceğinize cidden karar verdiniz.”
Astrid’in dudakları birbirine bastı, Yuhanon’un üstenci tavrına karşı içindeki öfkeyi bastırmak ister gibi çenesi gerildi.
Yuhanon, kemerin altındaki stabil durağan duruşunu esnetmeden devam etti:
“Bu küçük hanımı da takviye olarak getirdiniz. Ne kadar hoş.”
Emma’nın kaşlarından biri anında yükseldi. Yuhanon, kibirli bakışlarını Emma’nın seyahat yorgunluğuyla dağılmış saçlarında ve omzundaki laptop çantasında gezdirerek onu baştan aşağı süzdü.
“Peki siz kim oluyorsunuz? Bermuda Şeytan Üçgeni’nin son noktası mı?” diye yeni alaycı soru yönelttiğinde, araya boğucu bir sessizlik çöktü. Astrid bana baktı, ben Emma’ya döndüm. Emma ise gözlerini onun üzerinden bir an bile ayırmadan doğrudan Yuhanon’a bakıyordu. Ve dudaklarının kenarında ince, keskin ve hınzır bir tebessüm belirdi.
Bu kesinlikle iyiye işaret değildi.
“Ben, Emma,” dedi, sesindeki net ve köşeli tonu bastırarak.
Elini uzatmadı. Yalnızca başını hafifçe eğdi, aradaki resmi mesafeyi tek bir jestle sabitledi.
“Sizi dosyalardan, üniversitenin en başındaki lojistik yazışmalarından tanıyorum, Bay Yuhanon.”
Yuhanon’un kaşı çok az kalktı, soğuk sükûnetinde bu kez beklenmedik bir şaşkınlık emaresi belirdi.
“Ne kadar güven verici, Bayan Emma.”
“Fotoğrafınız yoktu.”
“Demek fotoğrafım yoktu. Bu daha da güven verici.”
Emma birkaç saniye boyunca adama baktı, karşısındaki ketum duvarın sınırlarını ölçer gibi onu inceledi. Sonra aniden bize döndü.
“Bana neden bu kadar sinir bozucu olduğunu söylemediniz?”
Astrid hemen araya girdi: “Söyledik.”
“Yeterince söylemediniz.”
Yuhanon’un yüz hatlarında küçücük bir memnuniyetsizlik, kontrolü kaybetmeye başladığını gösteren anlık bir gerilim oluştu.
“Ben buradayım,” diye uyardı, ses tonunu iyice alçaltarak.
Emma tekrar ona döndü. “Biliyorum.”
“Benim hakkımda üçüncü şahıs gibi konuşmanız tuhaf.”
“Alışırsınız Bay Yuhanon.”
Yuhanon bakışlarını yeniden bana çevirdi. “Bu da mı sizin gibi?”
“Hayır,” dedim, Emma'nın karakterindeki ödün vermez inatçılığını ve zorlayıcılığını hatırlayarak. “...çok daha kötü.” Bunu söylerken yüzümde kısa da olsa bir tebessüm belirdi. Astrid’in de gülümsediğine, hatta içten içe kahkaha attığına çok emindim.
Emma ise, bunu bir zafer gibi kabul ederek: “Teşekkür ederim,” dedi.
“İltifat değildi Bayan Emma.”
“Öyle aldım,” dedi Emma ve kestirip attı konuşmayı.
Astrid bana doğru hafifçe eğildi, sesini avlunun taş duvarlarında yankılanmayacak kadar fısıltıya düşürdü:
“Elias.”
“Ne?”
“Büyük bir sorun var.”
“Ne? Ne oldu?”
Gözünü Emma’nın meydan okuyan duruşundan ayırmadan, dudaklarının kenarıyla sırıtarak mırıldandı:
“Emma onu sevdi.”
Ben de Emma’ya baktım. Hala Yuhanon’u inceliyordu; adamın pürüzsüz zırhındaki çatlakları arayan, her mimiği hafızasına kaydeden bir dikkatle kilitlenmişti.
“Emma,” diye mırıldandım.
“Evet. Ne oldu?”
“Hiç.”
“Niye öyle bakıyorsunuz?” diye sordu Emma, gözlerini adamın üzerinden çekmeden.
Astrid hemen araya girdi: “Hiçbir şey.”
Yuhanon derin bir nefes aldı. Bu ani göğüs kafesi hareketi, sabrının son sınırına yaklaştığını gösteren somut bir işaretti.
“Eğer bu küçük toplantının amacı tamamlandıysa—”
Emma, cevap vermek adına söz ister gibi çenesini hafifçe oynattı.
“Küçük?” diye sordu, sesindeki köşeli, meydan okuyan tınıyı iyice keskinleştirerek.
Yuhanon durdu. Emma ona doğru cesur bir adım attı, aralarındaki mesafeli boşluğu bir anda sildi.
“Bir daha söyleyin Bay Yuhanon.”
“Hangisini?”
“Küçük,” dedi, baş ve işaret parmağının arasında minik bir boşluk bırakarak.
Astrid yüzünü eliyle kapattı. Ben tavana, avluyu çevreleyen eski taş kemerlerin kavislerine baktım. Yuhanon ise karşısındaki kadını yeniden değerlendirmek zorunda kalmış gibi görünüyordu; mesafeli, kibirli duruşunun arkasında anlık bir duraksama belirdi.
“Fiziksel bir gözlemdi,” dedi, söylediğinin anlamını asla geri çevirmeden ve ses tonunu iyice alçaltarak.
“Hım… Boyum bir elli sekiz.” dedi Emma ve orta parmağıyla gözlüklerini burnundan yukarı kaldırma hareketini yaptığını gördüm.
“Bunu öğrenmek günümü değiştirdi.” diyen Yuhanon, Emma’nın küçük hareketini anlamamıştı.
Buna karşılık Emma’nın yüzündeki ince tebessüm biraz daha büyüyerek yayıldı.
“Ne kadar soğuk bir adam,” dedi bize dönmeden, Yuhanon’a bakmaya devam ederek. Söylediklerini kesinlikle Yuhanon’a söylüyordu, ama doğrudan söylemek yerine bizi kullanıyordu. Bu çok iyiydi ve gülmeme sebep oluyordu.
Astrid hemen onayladı: “Evet.”
“Biraz da narsist.”
“Muhtemelen.” dedi Astrid gülerek.
Emma, Yuhanon’dan gözünü ayırmamaya and içerek: “Harika,” diye mırıldandı.
Gülümsememi yarıda kesip, başımı hızla ona çevirdim. “Nesi harika, Emma?”
Astrid ve Emma aynı anda, büyük bir uyumla karşılık verdi:
“Hiçbir şey.”
Yuhanon gözlerini kısa bir süre kapattı. Belki içinden dua ediyordu. Umarım ediyordu; çünkü Emma'nın ödün vermez merakıyla bu gölgeli dehlizlere inmesinden sonra, saklamak için uğraş verdiği sırlarını korumak için duadan çok daha fazlasına ihtiyacı olacaktı. Trans halini bozan yine Emma oldu. Duraksadığı yerden bakışlarını adamdan çekip bize döndü.
“Bence Bay Yuhanon ile tanışma faslımız buraya kadardı. Artık kalan kısmı zamana bırakalım. İlişkileri hızlı tüketmeyi sevmiyorum ve peşine düşeceğimiz sırlar yok muydu?” dediğinde adımlarını koridorlara doğru yönlendirdi.
Güneş Odası’na indiğimiz anda Emma bir anda değişti. Şakalar bitti, gereksiz tüm konuşması kesildi. Son basamağı geçip ışığı adeta yutan siyah obsidyen zemini gördüğünde olduğu yerde durdu. Bir süre gerçekten hiçbir şey söylemedi. Telefon ekranından, fotoğraflardan, üç boyutlu modelden defalarca gördüğü yer şimdi canlı bir gerçeklikle önündeydi; fakat bilgisayardaki dijital model başka bir şeydi, burası ise insanın bilincini ezen bambaşka bir dünya.
Emma yavaşça ilerledi, adımlarının çıkardığı hafif ses yankısızca kayboldu.
“Vay canına,” diye fısıldadı.
Astrid yanına geldi. “Bizim ilk tepkimiz biraz daha küfürlüydü.”
Emma cevap vermedi. Çemberin dışına kadar yürüdü, dizlerinin üzerine eğildi. Elini uzattı ama dokunmadan önce bana baktı.
“Dokunabilir miyim?”
“Dış halkaya evet,” dedim, yerdeki soğuk hattı işaret ederek.
Yuhanon arkamızdan, dehlizin gölgelerinden seslendi:
“Ne kadar güzel; kendi malınız gibi artık izin de veriyorsunuz.”
Emma başını çevirmeden, sesindeki keskin tonu esnetmeden cevap verdi:
“Bay Buzul.”
“Yuhanon,” dedi adam, kendi adını mesafeli bir vurguyla hatırlatarak.
Yuhanon sustu. Emma dönüp ona baktı.
“Adınızı biliyorum; fakat Bay Buzul’un karakterinize daha uygun olduğuna karar verdim.”
Astrid öksürür gibi yaptı; avludaki gerilimin ardından kıs kıs gülüyordu. Emma yeniden zemine döndü. Parmaklarını obsidyenin üzerinde gezdirdi, yüzeydeki pürüzlü işçiliğin derinliğini hissetmeye çalıştı. Sonra yavaşça ayağa kalkıp tavana baktı.
Uzun süre öylece kaldı. On iki kilit taşı. Ardından tekrar aşağı, ayaklarının altındaki çembere baktı. On iki konum. Zeminle tavan arasındaki geometrik bağ, odadaki tüm havayı görünmez bir mengene gibi sıkıştırıyordu.
Çukurdan hızlıca yukarı çıktı ve laptopunu açtı. Fotoğrafları yan yana getirdi. Lofoten’den edindiği görüntülerden birkaçını başka pencerelerde açtı. Yaklaşık yirmi dakika boyunca neredeyse yalnızca teknik konuştuk. Ölçüler. Açılar. Konumlar. Doğu-batı hattı. Sembollerin derinlik farkları. Tavandaki taşların yerleşimi.
Emma birkaç kez odanın bir ucundan diğerine yürüdü. Bir noktada telefonunun pusulasını açtı. Sonra fotoğraf çekti. Bir başkasında tavandaki taşları tek tek numaralandırdı. Yuhanon bütün bu süre boyunca bizi izledi. Sonunda Emma laptopun başında durdu.
“Harran,” dedi, sesindeki teorik netliği masaya bırakarak.
Yuhanon’un yüzüne baktım. Bu kez ifadesi değişmedi; fakat kollarını göğsünde birleştirdi. Emma’nın bakışı hareketi takip etti, ardından yeniden yüzüne yükseldi.
“Bak,” diye mırıldandı Emma, Astrid’e doğru.
Yuhanon kaşlarını çattı. “Ne?”
Emma bize döndü. “Dün telefonda olduğum için göremezdim.”
Astrid merakla araya girdi: “Neyi?”
Emma gözünü Yuhanon’dan ayırmadı. “Ben Harran deyince kollarını bağladı.”
Yuhanon’un sesi dümdüzdü. “Bunun bir anlamı yok.”
“Ben var demedim.”
“İma ettiniz.”
“Şimdi de açıklama yapıyorsunuz,” dedi Emma, dudaklarının kenarında beliren küçük gülümsemeyi saklamadan.
“Bu, üniversitenizin, arkeoloji stajyerlerine verdikleri bilimsel eğitim yöntemi mi?”
“Hayır; sadece hareketlerinizi takip ediyorum.”
“Beni tanıyalı henüz birkaç saat oldu, Bayan Küçük.”
“Hızlı öğreniyorum, Bay Buzul.”
“Ah, ne büyük talihsizlik.”
Emma’nın dudaklarında istemsiz bir gülümseme oluştu. Astrid bana baktı. Ben iletişimin nereye gideceğinden emin olamadığım için hafifçe başımı salladım.
Ama konuya dönersek, evet gördüm. Emma’nın onu rahatsız ettiği açıktı; bunun Harran’dan mı, yoksa her hareketine bir anlam yüklemesinden mi kaynaklandığını ayıramıyordum.
Emma laptopunu kapattı. “Tamam,” dedi, ekranın son aydınlığını odanın loşluğuna gömerek.
“Ne tamam?” dedim.
“Harran.”
“Daha kesin bir şey mi buldun?”
“Kesin değil; fakat artık elimizde üç somut veri var: Ay sistemi, on iki eşleşmesi ve Bay Buzul’un Harran denince savunmaya geçmesi.”
Yuhanon, duvarın dibindeki duruşunu değiştirmeden araya girdi:
“Sonuncusunu bilimsel veriden çıkarmanızı öneririm, Bayan Küçük.”
Emma ona döndü. “Yalanlarınızın soğuk esintisi buraya kadar geliyor.”
Odadaki hava bir anda değişti, duvarların arasında oluşan gerilimli sessizlik iyice katılaştı. Yuhanon’un bakışı sertleşti.
“Hayır.”
Emma birkaç saniye boyunca adama baktı, gözlerindeki savunma duvarını tarttı. Sonra başını yana eğdi.
“Tamam; demek ki bütünüyle inkâr etmiyorsunuz, sadece gerçeğin özellikle işinize yarayan kısmını söylüyorsunuz.” dedikten sonra Emma bize dönüp; “Bakın,” diye mırıldandı.
Astrid’in kaşları kalktı. “Ne?”
Yuhanon’un kilitlenmiş bakışlarına ve çatık kaşlarına tekrar dönerek; “Bunu yapınca daha da çekici oluyor.”
Yuhanon’un sesi dondurucu bir tonda yükseldi: “Duyabiliyorum.”
Emma hiç utanmadan ve bakışlarındaki saplantılı odağı bozmadan karşılık verdi: “Biliyorum.”
Bu kez ben yüzümü diğer tarafa çevirdim. Astrid kahkahasını boğmak için dudağını ısırıyordu. Yuhanon’un sabrının nerede bittiğini, hangi noktada un ufak olacağını ilk kez gerçekten merak ettim.
“Yarın sabah Harran’a gidiyoruz,” dedim, sesimdeki baş arkeolog netliğini ortaya koyarak.
Odanın havası birden ciddileşti. Astrid başını salladı. Emma da. Böylece karanlık odanın zemininde, Mezopotamya'nın Harran ovalarına uzanan bilinmez Ay tapınağının izini sürmek üzere son ve net büyük karar verilmişti.
Sonra gözüm Emma’nın elindeki laptopuna, ekipmanlarına ve odanın zeminine gitti. “Ama hepimiz değil,” dedim.
Emma kaşlarını çattı. “Ne demek hepimiz değil?”
“Astrid’le ben gideceğiz.”
“Ben?” diye sordu Emma, sesindeki araştırmaya hazır merakı bir anda kaybederek.
“Sen burada kalacaksın.”
Emma’nın yüzü düştü. “Neden?”
“Lofoten verileri sende; manastırdaki bütün modeli de en iyi sen biliyorsun. Biz Harran’dayken bu iki alanı karşılaştır.”
“Ben de Harran’a gelebilirim.”
“Biliyorum.”
“O zaman?”
Bakışım Yuhanon’a kaydı. O da bunu fark etti, gözlerindeki derin mesafe anında yeniden keskinleşti.
“Bir de burayı başıboş bırakmak istemiyorum,” dedim, sesime yerleştirdiğim geri adım atmayan tonla.
Yuhanon’un yüzü soğudu. “Affedersiniz? Anlamadım.”
“Birinin Güneş Odası’nda kalması gerekiyor.”
“Burası yüzyıllardır siz olmadan varlığını sürdürüyor, Bay Elias.”
“Son birkaç günde olanları ve ceketinin altında sakladığını düşünürsek pek başarılı bir sürdürülebilirlik değil.”
“Bay Elias—”
Emma araya girdi. “Ben kalırım.”
Hepimiz ona baktık. Cevap o kadar hızlı gelmişti ki birkaç saniye kimse konuşmadı; alanın nemli havası bir anda asılı kaldı aramızda.
Astrid gözlerini kıstı. “Sen saha çalışmasından vaz mı geçiyorsun?”
Emma’nın bakışı önce ona, sonra zemine, ardından Yuhanon’a gitti. Yüzünde son derece sinsi, ama masum bir tarafı da olan minik bir ifade belirdi.
“Hmmm,” diye mırıldandı. Bir saniye düşündü. “Benim hava saham— burada sanırım.”
Astrid’in ağzı şok içinde açıldı. “Emma.”
“Ne?”
“Ciddi misin?”
“Son derece,” dedi Emma, bakışlarındaki yeni ve meydan okuyan odağı bütünüyle Yuhanon'un üzerine kilitleyerek.
Yuhanon, olduğu yerden araya girmek istercesine seslendi:
“Benim bu kararda söz hakkım olmadığını mı varsayıyoruz?”
Emma ona döndü. “Var.”
Yuhanon bekledi, gergin sükûnetinde yeni bir itiraz cümlesi aradı.
Emma gülümsedi. “Dinlemeyebiliriz ama var.”
Astrid yüzünü bana çevirdi. Bakışında tek bir cümle vardı: Bunu burada yalnız mı bırakacağız? Benim cevabım da muhtemelen yüzümdeydi; çünkü içten içe Yuhanon için endişelenmeye başladım.
Emma çoktan laptopunu yeniden açmıştı. “Yarın kaçta çıkıyorsunuz?”
“Erken,” dedim.
“Ne kadar erken?”
“Yedi?”
“Altı buçuk yapın.”
“Neden?” diye sordu, Astrid.
“Size Harran için hazırladığım dosyayı vereceğim. Bir de bu gece on ikili sistemle ilgili biraz daha çalışırım.”
Astrid kollarını bağladı. “Uyumayı düşünüyor musun?”
Emma ekrana bakıyordu. “Uçakta gözlerimi kapattım.”
“Uyudun mu?”
“Hayır.”
“Bu uyumak değil.”
“Teknik detay. Bir kahve ile bu detay çözülür.” dedi ve devam etti. “Sahiden burada kahve nasıl ve nereden ediniyoruz?”
“Bilindik kahve alışkanlıklarına biraz ara vermek zorunda kalabilirsin.” dedi Astrid ve hemen ardından; “Dibek dedikleri bir kahveleri var. Müthiş zihin açıyor ve sütlü, tam bizlik.”
“Hmm, sen okeysen ben de severim sanırım.”
Yuhanon başını yavaşça iki yana salladı, odadaki konudan uzak umursamaz iletişimi bütünüyle özetleyen bir tavırla mırıldandı:
“Gerçekten birbirinizi bulmuşsunuz.”
Emma ona baktı. “Daha yeni başlıyoruz.”
“Farkındayım.”
“Şimdiden pes mi ettiniz Bay Buzul?”
“Hayır.”
“Güzel.” Emma sandalyesini zemine, siyah obsidyen çemberi daha rahat göreceği çukurun kenarına biraz daha yaklaştırdı. “Çünkü yarın bütün gün buradayız. Birlikte.”
Yuhanon’un bakışları önce Emma’ya, sonra bana döndü. O anda, Harran’a giderken Güneş Odası’nı korumak için geride birini bırakmanın ne kadar doğru bir karar olduğundan şüphe ediyordum. Ama bir konuda artık çok daha emindim; bu dehlizlere Emma geldikten sonra Yuhanon’un hayatı belirgin biçimde zorlaşmıştı. Ve bundan, kabul etmek istediğimden biraz daha fazla keyif alıyordum.
☽ ☀ ☾
Sabah altıyı yirmi geçe otelin lobisine indiğimde Emma çoktan oradaydı.
Buna şaşırmamam gerekirdi. Dün Bodø’den başlayıp Oslo, İstanbul ve Mardin arasında neredeyse bütün günü uçaklarda geçirmiş; otele gelir gelmez valizini bırakıp bizi Deyrulzafaran’a sürüklemiş; gece boyunca da dinlenmek yerine Güneş Odası’ndan topladığı verileri Lofoten kayıtlarıyla karşılaştırmıştı. Normal bir insanın şu anda uyuyor olması gerekirdi. Emma normal bir insan değildi; daha doğrusu, bir stajyerden beklediğim hiçbir şeye benzemiyordu.
Lobinin köşesindeki masaya yayılmış üç ayrı dosya, açık laptop, yarısı içilmiş Dibek kahvesi ve birbirinin üzerine gelişigüzel bırakılmış kâğıtlar bunun yeterli kanıtıydı. Gözlerindeki uykusuzluk kızıllığı, masadaki dağınıklığı tarayan keskin odağından hiçbir şey eksiltmemişti. Onu ilk kez ekibe aldığımda önümdeki en büyük problemin fazla soru soran hevesli bir öğrenciyi sahada kontrol altında tutmak olacağını düşünmüştüm.
Yanılmıştım. Asıl problem, sorduğu soruların çoğunun işe yaramasıydı; aklımın kenarından bile geçmeyen tarihsel çatlakları tek bir hamlede önüme koyacak kadar inatçı fikirler sunmasıydı.
Beni gördüğünde başını kaldırdı.
“Vay, tam on dakika erken.”
Saatime baktım. “Bunu şikayet olarak mı söylüyorsun?”
“Hayır; sadece bir gelişme olarak.”
Sandalyeyi çekip karşısına oturdum. “Emma.”
“Efendim?”
“Stajyer olduğunu unutma.”
Dudaklarını birbirine bastı, gülmemek için kendi sınırlarını zorluyordu.
“Unutmuyorum.”
“Bazen unutuyormuşsun gibi geliyor.”
“Bence sorumluluk alıyorum.”
“Bence de gereğinden fazla konuşuyorsun.”
“Bu da sorumluluğun bir parçası olabilir,” dedi, masadaki karmaşık kâğıtları düzelterek.
Ona birkaç saniye baktım. Emma bakışını hiç bozmadan karşıladı; gözlerindeki uykusuz ifadeye rağmen inatçılığında en ufak bir geri adım atma emaresi yoktu. Sonunda başımı salladım.
“Bu kadar faydalı olmasan pasaportunu alıp seni Mardin’de mahsur bırakırdım. Buralarda kalabalık aşiretler varmış, öyle duydum. İçlerinden seni evlendirmeyi kafasına koyacak birkaç çöpçatan teyze de bulduk mu tamamdır. Sana özel bir evlilik çetesi.”
Yüzünde anında konuşmayı anlamadığını ifade eden şaşkınlık ve neyse diyen bir gülümseme belirdi. “Aşiret? Bu yasal mı?”
“Baş arkeoloğa itiraz etmeye devam edersen öğreniriz.”
“Tamam. Henüz evlenmeye ya da evlendirilmeye hazır değilim. Ben özgür bir bilim kadınım.”
Önündeki kahveye uzandı. Bir yudum aldıktan sonra çok daha masum bir sesle ekledi:
“Hocam.”
Kaşlarımı çattım. “Bunu da yapma.”
“Peki, Elias.”
İşte Emma’nın problemi buydu. Sınırı biliyordu; fakat tam üzerinde yürümekten hoşlanıyordu.
“Sana bir kahve söyleyeyim mi? Espresso vardır sanırım otelde, ben Astrid’in tavsiyesine uydum ve Dibek Kahvesine düştüm.”
“Espresso değil. ‘Mırra’ istedim yanına gelirken. Birazdan gelir.”
“Mırr— o da ne?”
Uykusuzluktan algısı düşmüş haline gülmeden geçemedim. “Mırra. Espresso sertlik konusunda yanında hafif kalıyor. Ben de buna düştüm.”
Yüzündeki şaşkınlık ve anlamaya çalışan ifadesi devam ederken, aklıma takılan en önemli şeyi sormadan edemedim: “Emma. Uyudun mu?”
“Evet.”
“Ne kadar?”
“Yeterince.”
“Bu bir cevap değil.”
“İki saat,” dedi, sesindeki yorgunluğu silip atmaya çalışarak.
Ona baktım. Emma hemen önündeki kâğıtları düzenlemeye başladı.
“Belki iki buçuk,” diye mırıldandı.
“Dün bütün gün seyahat ettin.”
“Sonuçta uçakta ayakta gelmedim. Oturdum.”
“Buna dinlenmek denmiyor.”
“Ben iyiyim.”
“Bugün burada kalmanın bir nedeni daha çıktı,” dedim, sesimdeki korumacı ve karar verici kişi otoritesini belli ederek.
Başını kaldırdı. “Harran’a gelebilirim.”
“Hayır.”
Bu kez sesimde tartışmaya açık bir şey bırakmadım. Emma da fark etti; gözlerindeki itiraz etmek isteyen hırslı kıvılcım anında söndü. Bir an dudaklarını araladı ama söyleyeceği şeyi söylemedi. “Tamam.” dedi ve kabullendi.
İşte aradaki fark buydu. Emma’yı seviyordum; Astrid de seviyordu. Ekibe geldiği günden beri beklediğimden çok daha fazla işe yaramış, birkaç kez bizim gözden kaçırdığımız ayrıntıları yakalamıştı. Ona alan vermemin nedeni de buydu. Ama alan vermek, sorumluluğu devretmek değildi. Bir şey ters giderse hesabını Emma vermeyecekti; bütün kazı raporlarının ve açılan odanın sorumlusu olarak ben verecektim.
Asansörün kapısı açıldı. Astrid çıktı.
Saçlarını toplamış, sırt çantasını tek omzuna asmıştı. Bizi gördüğünde doğrudan masaya geldi; fakat oturmadan önce Emma’nın önündeki kahveyi aldı ve bir yudum içti.
Emma birkaç saniye boyunca Astrid’in elindeki kupasına baktı.
“O benim.”
“Artık değil,” dedi Astrid, kupayı elinden bırakmayarak.
“Bir tane daha alabilirdin.”
“Hazır olanı tercih ederim.”
Emma bana döndü. “Bebekliğinizden beri bunu mu çekiyorsun?”
“Evet,” dedim, aralarındaki sabah didişmesini keyifle izleyerek.
Astrid kahveyi tekrar masaya bıraktı. “Yalan söylüyor. Genelde ben çekiyorum ya da o öyle sanıyor.”
“İkiniz de korkunçsunuz.”
“Bunu dün de söyledin. Artık daha açık fikirli mi olsan?”
“Fikrim değişmedi,” diye mırıldandı Emma, kollarını göğsünde bağlayarak.
Astrid karşımdaki sandalyeye oturdu. “Peki, stajyerimiz gece boyunca ne bulmuş?”
Emma ona baktı. “Ciddi misin? Bugün herkesin benle alıp veremediği ne?”
“Ne? Ne dedim ben şimdi?”
“Elias da beş dakika önce stajyer olduğumu hatırlattı da.”
Astrid bana döndü. “Ne yaptı?”
“Ben hiçbir şey yapmadım,” dedi Emma, hecelerin üzerine teker teker basarak.
“İşte bu cümleyi söylediğine göre kesin bir şey yapmışsın.”
“Yalnızca Elias’a on dakika erken geldiğini söyledim.”
Astrid kahvesinden bir yudum daha aldı. “Hah… Cesurca.”
“Teşekkür ederim.”
“İltifat değildi.”
“Bugün herkesin söylediği ikinci şey de bu; ‘İltifat değil’”
Bu tatlı atışmaya daha fazla sessiz kalamayıp istemeden gülümsedim. Ardından daha fazla zaman kaybetmemek için; “Bulduklarına geçebilir miyiz?” diye sordum, bakışlarımı masaya yayılmış karmaşık dosyalara dikerek.
Emma’nın yüzündeki eğlence anında azaldı. “Evet.”
Laptopu kendine çekti, önündeki kâğıtlardan birkaçını ayırıp bize doğru çevirdi.
“Kesin bir bağlantı bulamadım; fakat dün konuştuğumuz şeyi biraz daralttım.”
“Göster,” dedim.
Ekrandaki haritayı büyüttü. “Deyrulzafaran’daki zeminde on iki Ay konumu var. Tavanda da on iki kilit taşı. Buraya kadar yeni bir şey yok.”
Başımı salladım. Emma devam etti:
“Önce on iki konumun doğrudan tarihsel karşılığını aradım. Sonuç alamadım. Modern Ay evreleri üzerinden gidersek zaten sayı uyuşmuyor. Sonra yanlış soruyu soruyor olabileceğimizi düşündüm.”
Astrid öne eğildi. “Nasıl?”
“Bunların Ay’ı ölçmek için yapılmış semboller olduğunu varsayıyoruz,” dedi Emma, parmağını ekrandaki koyu halkaların üzerinde gezdirdikten sonra. “...belki de değiller.”
“Devam et,” dedim.
“Bir sistemin parçalarını göstermek için Ay’ı kullanıyor olabilirler; bir takvim olabilir, ritüel olabilir, görev dağılımı olabilir, başka bir şey olabilir. Bilmiyorum.”
Son iki kelimeyi özellikle vurguladı. Bu hoşuma gitti. Emma’nın en güçlü yanlarından biri hızlı düşünmesiydi. En tehlikeli yanı da aynıydı. Bazen bir ihtimali bulduğu anda ona gereğinden fazla yaklaşabiliyor, o teorinin çekim alanına kapılabiliyordu. Ama burada sınırı kendisi çizmişti.
“İyi,” dedim. “Bunu ihtimal olarak tutuyoruz. Gerçekmiş gibi davranmıyoruz.”
Başını salladı. “Evet.”
Önündeki kağıtlardan birini çekti. “Sonra coğrafyaya döndüm. Sîn üzerinden.”
Kâğıdı bize çevirdi. Bir kelimenin altını üç kez çizmişti: Eḫulḫul.
Astrid okudu: “Ehulhul.”
“Sîn’in Harran’daki tapınağıyla ilişkilendirilen isim,” diye açıkladı Emma, parmağını o çizginin üzerinde sabitleyerek. “...Harran bağlantısı dün zaten elimizdeydi ama biraz daha taradım. Aynı merkez tekrar tekrar karşıma çıkıyor.”
Kâğıdı elime aldım. Üzerinde kaynak adları, tarihler ve Emma’nın kısa notları vardı.
“Bunların hepsini gece mi okudun?”
“Hayır; sadece bir kısmını taradım, ilgili olanları ayırdım. Tam okumaya zaman yetmedi.”
“Güzel.”
Emma kaşlarını kaldırdı. “Okumadığım için mi?”
“Okumadığını söylediğin için.”
Bir öğrencinin bilmediği şeyi biliyormuş gibi sunmasından daha tehlikeli çok az şey vardı. Emma bunu yapmıyordu. Belki de bu yüzden ona bu kadar alan tanıyordum.
“Ehulhul konusunda dikkatli olun,” dedi. “Kaynaklarda çok şey var ama bugünkü alana gidip karşınızda ayakta duran bir Sîn Tapınağı bulmayacaksınız. Katmanlar birbirine girmiş durumda. Ben olsam—”
Durdu. Bana baktı. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Ne?” diye sordum.
“Az önce stajyer olduğumu hatırladım.”
Astrid güldü. Ben arkamı sandalyeye yasladım.
“Çok güzel. Eğitim işe yarıyor.”
Emma gülümseyerek devam etti.
“Öneri sunabilir miyim, sevgili Baş Arkeolog?”
“Sun,” dedim, kâğıtların üzerindeki kaynak isimlerini süzerek.
“Ehulhul’un kendisine fazla kilitlenmeyin. Mardin’de merkez taşına yaptığımız şeyi burada tapınağa yapmayalım. Önce alanın ilişkilerine bakın. Yönler, tekrar eden sayılar, semboller, Ay’la bağlantılı başka şeyler...”
Bir an durdu, zihnindeki karmaşık şemayı kelimelere dökmek ister gibi bakışlarını topladı:
“Düzeni arayın.”
Elimdeki kâğıda yeniden baktım. Bu kez onu susturmadım; kibirli bir teorisyenin inadından uzak, sahayı doğrudan okuyan bu gerçek uyarı karşısında çünkü haklıydı.
“İşte bu yüzden pasaportunu henüz almıyorum,” diye takıldım.
Emma gülümsedi. “Takdir edildiğimi hissediyorum.”
“Fazla alışma.”
Astrid araya girdi: “Bence çoktan alıştı.”
“Ben de öyle düşünüyorum.”
Emma ikinci dosyayı önüme bıraktı. “Burada Harran için ayırdığım kaynaklar var. Tartışmalı olanların üzerine not düştüm. Bir de bazı yerel referanslar ekledim ama doğrulatmadan kullanmayın.”
Dosyayı çantama koydum. “Güzel iş.”
Bu kez Emma şaka yapmadı. Yalnızca başını hafifçe salladı.
“Teşekkür ederim,” dedi, sesindeki çocuksu hırsı tamamen bir kenara bırakıp profesyonel bir teslimiyetle.
Ve o küçücük an, bana aramızdaki ilişkinin aslında ne kadar basit olduğunu bir kez daha hatırlattı. Emma benimle tartışabilirdi. Şaka yapabilirdi. Bazen haddini zorlayabilirdi. Ama bir saha kararı verdiğimde bunun nedenini anlamasa bile nerede duracağını biliyordu. Ben de bunun karşılığında ona yalnızca bir stajyer gibi davranmıyordum. Çünkü artık yalnızca kahve taşıyan, not alan ya da kenarda gözlem yapan biri değildi; aksine, buradaki on ikişerli mekanizmanın tarihsel köklerini sökecek kadar ekibe gerçekten katkı sağlıyordu.
Bu durum hiyerarşiyi ortadan kaldırmıyordu. Yalnızca onu anlamlı kılıyordu.
“Başka?” dedim, gözlerimi masadaki dosyalardan ayırmadan.
Emma birkaç saniye tereddüt etti. “Bay Buzul, yani Yuhanon,” diye fısıldadı.
Astrid’le aynı anda ona baktık. Emma yüzümüzdeki ifadeyi görünce gözlerini devirdi.
“Hadi ama… Öyle değil.”
Astrid arkasına yaslandı. “Henüz hiçbir şey söylemedim.”
“Yüzün söyledi.”
“Dün sen bunu Yuhanon’a yaptın,” diye sanki iddia kazanmış ve kadehini rahat bir tavırla masaya bırakır gibi takıldı Astrid.
“Ve haklıydım.”
“Emma,” dedim, araya girerek.
Bana döndü.
“Ne fark ettin?” diye sordum.
Yüzündeki ifade yeniden ciddileşti; avludaki şakacı kız gitmiş, yerine verileri adım adım tartan araştırmacı uyanmıştı.
“Gece çalışıyorduk. Ve ona birkaç soru daha sordum. Verdiği cevapları notlarımla karşılaştırınca bir şey dikkatimi çekti.”
Astrid’in kaşları kalktı. “Gece mi?”
Emma taş kesilmişti. “Çalışıyorduk. Telefonda yani…”
“Tabii,” dedi Astrid, dudaklarının kenarıyla gülümseyerek.
Emma bu kez cevap vermek yerine bana baktı. “Her neyse, Sîn’i biliyor. Ehulhul adını da biliyor. Ama bu tek başına hiçbir şey ifade etmez. Bölgede çalışan bir rehber zaten bilebilir.”
Başımı salladım. “Doğru.”
“Fakat bir fark var.”
“Nedir?”
“Anlattıkları kaynaklarda bulabildiğim genel bilgilerle sınırlı. Daha ayrıntılı bir şey sorduğumda yine aynı bilgilere dönüyor. Sanki sıcak soğuk oyunu oynuyoruz, ama kurallar biraz farklı.”
“Nasıl yani?” dedim.
“Yani hedefe yaklaştığımda sıcak demesi gerekirken, beni yolumdan saptırmak için bilerek soğuk demesi çok belli oluyor.”
“Bu senin gözlemin,” dedim, sesimdeki farkındalığı gizlemeyerek.
“Evet.”
“Kanıt değil.”
“Değil.”
“Güzel.”
Astrid bana baktı. “Bugün gerçekten baş arkeolog üniformanı giymiş moddasın.”
“Birimizin olması gerekiyor,” dedim, gömleğimin bir düğmesini daha açarmış gibi yaparak.
Emma kollarını bağladı. “Ben stajyerim zaten.”
“Çabuk öğrendin.”
“Travmatik eğitim,” diye mırıldandı, ses tonuna sahte mağduriyet havasını yerleştirerek.
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. “Sonuç?”
Emma tekrar ciddileşti. “Harran’a gitmeniz onu rahatsız ediyor olabilir.”
“Bu kadar mı?”
“Bu kadar.”
“Yeter,” dedim, masadaki kalın dosyalardan ilkini elime alarak.
Emma’nın kaşları kalktı. “Gerçekten mi?”
“Bir yere gitmek için yeter,” diyerek açıkladım. “...bir sonuca varmak için değil.”
“Tamam, anlaşıldı patron.”
İşte olması gereken buydu. Emma izi bulurdu. Astrid onun başka bir yüzünü görürdü. Ben ise hangisinin peşinden gidileceğine karar verirdim. Üçümüzün aynı şeyi yapmasına gerek yoktu. Zaten iyi bir ekibin anlamı da buydu; her birimizin zihni gizlenenleri farklı bir köşeden bulup çıkaracak yolu bulmalıydı.
Emma laptopu kapattı, “Ben siz yokken Güneş Odası’ndaki ölçümleri tamamlayacağım,” dedi, kâğıtlarını üst üste koyup dosyasına yerleştirirken. “...Lofoten modeliyle merkez çapını karşılaştırmak istiyorum. Tavandaki on iki taşın açılarını da yeniden alacağım.”
“Tek başına hiçbir şeye dokunmuyorsun,” diyerek uyardım.
“Tamam.”
“Merkeze de girmiyorsun.”
“Tamam.”
“Taşla ilgili bir hareket olursa da beni arıyorsun.”
“Tamam.”
Astrid gülümsedi. “Bak, eğitilebiliyor.”
Emma ona baktı, yüz hatlarındaki bıkkınlığı saklama ihtiyacı duymadan: “İkiniz sırayla mı yapacaksınız yani?”
“Neyi?”
“Bana stajyer olduğumu tekrar tekrar hatırlatmayı.”
Astrid omuz silkti. “Gerekirse ve seve seve.”
“Harika. Bir tane yetmiyormuş gibi iki amirim var.”
“Şanslısın,” dedim.
Emma bana döndü. “Bundan hiç emin değilim.”
Astrid kahvesinden bir yudum aldı. “Olmana gerek yok. Hiyerarşi böyle bir şey.”
Emma birkaç saniye ikimize, Astrid’le olan aramızdaki uyuma baktı.
“Yuhanon’un yanında kalmak giderek daha cazip geliyor,” diye mırıldandı, sesindeki iğneleyici tınıyı yükselterek.
Astrid’in kaşı kalktı. “Onun hiyerarşiyle ilgili fikirlerini de akşama öğrenirsin. Öğrendiğinde konuşalım.”
“Sabırsızlanıyorum.”
Ayağa kalktım, sandalyeyi masanın altına doğru iterken: “Akşama kadar fikrin değişir,” dedim.
Emma da kalktı, sırt çantasını omzuna geçirirken gözlerini üzerimize dikti:
“Bir gün ikinizden de bunun intikamını alacağım.”
Ben de çantamı omzuma geçirdim. “Önce stajını bitir.”
Astrid kahkahayı bıraktı. Emma birkaç saniye bana baktıktan sonra başını salladı.
“Tamam,” dedi, ellerini pes edercesine havaya kaldırarak. “...bunu hak ettim.”
Kapıya yöneldik. Arkamızdan sesi geldi:
“Elias.”
Döndüm. Emma’nın yüzünde bu kez şaka yoktu; gözlerindeki uykusuz odağa hakiki, mesleki bir ciddiyet yerleşmişti.
“Ehulhul’u aramayın.”
Kaşlarımı çattım. “Az önce yarım saat boyunca bize onu anlattın.”
“Adını aramayın demek istiyorum.”
Bir an durdu. Sonra masadaki on iki konumun çıktısına dokundu, parmağını siyah dairesel şemanın üzerinde sabitledi.
“Düzeni arayın.”
Güneş Odası’nda Astrid’in söylediği cümle aklıma geldi: Yanlış şeyi arıyoruz. Emma’nın gözlerine baktım. Başımı salladım.
“İşte bu iyi bir stajyer notu,” dedim, sesimdeki usta takdirini gizlemeden.
Yüzü aydınlandı. “Bunu yazılı alabilir miyim?”
Kapıya döndüm. “Şansını zorlama, Emma.”
Arkamdan Astrid’in gülüşünü duydum. Bu kez Emma da ona katıldı. Ve birkaç dakika sonra Mardin’i arkamızda bırakıp Harran’a doğru yola çıktığımızda, Emma’nın hazırladığı dosya Astrid’in dizlerinin üzerinde duruyordu. Kapağının sağ üst köşesine küçük harflerle tek bir şey yazmıştı:
Düzeni ara.
Bu kez, stajyerimizi dinlemeye niyetliydim; çünkü uçsuz bucaksız kurak ovalarda uzanan pürüzlü yollarda bizi bekleyen şey, kayıp bir tapınak isminden çok daha fazlasıydı.