O gece uykuya dalmadım; bir eşikten geçtim. Bir yerden bir yere değil, bir hâlden bir başka hâle süzüldüm. Bu kez zihnimin o tanıdık ormanları, gökyüzündeki rehber yıldızlar ya da rüzgârın fısıltıları yoktu. Sadece bir boşluk vardı. Ama bu boşluk, korkutucu bir hiçlik değil; her şeyin henüz var olmadığı, düşüncenin doğmadan önceki o saf hâliydi. Bir niyetin, henüz bir şekle bürünmemiş o lekesiz özüydü.
Bu uçsuz bucaksız boşluğun tam kalbinde bir platform ve üzerinde canlıymışçasına nefes alan, taştan bir küre duruyordu. Kürenin etrafında ise yedi mühür, kelimelerden daha eski bir dilde şarkı söylüyordu. O an anladım: Bu mühürler hiçbir zaman parşömende ya da dışarıda değildi. Onlar en başından beri benim içimde, ruhumun katmanlarında gizliydi. İçimde, benden daha eski, benden daha bilge olan o ses yankılandı: “Bu bir son değil Hera. Bu, hatırlamanın tamamlandığı yer.”
Elimi ilk mühüre, Hava’ya (🜁) uzattım. Yıllardır beni kemiren o zehirli cümle yüzeye çıktı: “Yeterli değilim.” Onu susturmadım, onunla savaşmadım. Sadece varlığını kabul ettim. “Öyle hissettim,” dedim kendime, “ve bu his beni tanımlamıyor.” Bir yumuşama oldu, zihnimdeki o katı buzlar eridi ve ilk mühür açıldı.
İkinci mühür, Ateş (🜂) yükseldi. İçimde tuttuğum her ne varsa; bastırdığım arzular, korktuğum için vazgeçtiğim o büyük kadın, kendimi küçük bir odaya hapsettiğim anlar… Hepsini gördüm. Gözlerimi kapattım ve ilk kez kendime bir vasiyet gibi fısıldadım: “Büyümeme izin veriyorum.” İçimde bir alev parladı ama bu alev yakmıyor, sadece aydınlatıyordu. Mühür açıldı.
Üçüncü mühür, Toprak (🜃) yani bedenimdi. Onu nasıl yargıladığımı, bazen nasıl bir yabancı gibi reddettiğimi hatırladım. Elimi önce kalbime, sonra o mucizevi bir hayatı taşıyan karnıma koydum: “Bu beden sadece bana ait değil; bu bir kapı,” dedim. Toprak titredi, kökler yerini buldu ve mühür açıldı.
Dördüncü mühür, Su (🜄) ile birlikte gözlerim doldu. Bu kez ağlamak bir zayıflık değil, bir arınmaydı. Her bastırdığım duygu tek bir damlada toplandı ve yere düştü. “Akmasına izin veriyorum,” dediğim an bir okyanus kadar hafifledim. Su genişledi, ruhumun kıyılarına vurdu. Mühür açıldı.
Beşinci mühür, Gölge (🌑). Beni utandıran, aynalardan kaçıran o karanlık parçam karşımdaydı. Ona kaçmadan, nefret etmeden baktım. “Sen benim parçamsın,” dedim ve onu içime, evime kabul ettim. Karanlık ışıkla barıştı. Mühür açıldı.
Altıncı mühür, Işık (🌕). Ama bu ışık kusursuz bir mükemmellik değil; olduğum, olduğumuz her şeyin toplamıydı. Kendime baktım ve ilk kez eksik bir yer aramadım. “Ben tamım,” dedim. Ve mühür açıldı.
Sonra o en büyük mühür geldi; Ruh (🜍). Duraksadım. Çünkü bu yapılacak bir eylem değil, olunacak bir mertebeydi. Ellerimi kalbime kenetledim, içimdeki her şeyi susturdum. Sadece ben kaldım. Ama bu "ben", artık sınırları olan o küçük Hera değildi; yayılan, her şeye bağlanan sonsuz bir bilinçti. Kelimeler dudaklarımdan kendiliğinden döküldü: “Ben hatırladım. Ben aktardım. Ben artık saklamıyorum. Ben... buyum.”
O an küre patlamadı, dağılmadı; bir çiçek gibi her yöne açıldı. İçinden çıkan ışık gökyüzüne gitmedi; her yere, her zerreye yayıldı. Sırrın korunacak bir şey olmadığını, paylaşıldığında yaşamaya başladığını anladım. Parşömen önümde belirdi ve üzerine kendiliğinden yazıldı: “Yedi mühür açıldı. Sırlar artık saklanmayacak. Hatırlayanlar, hatırlatacak.”
Evrenin devasa, bilinçli bir varlık olduğunu fark ettim. Ama bu bilinç dışımızda değil, bizzat bizdik. Her düşünen, her hisseden, her seven kalp birer hücreydi o bilinçte. Tanrı; dağlarda ya da uzak gökyüzünde değildi. Bir annenin ilk nefesinde, bir çocuğun ürkek bakışında, bir insanın "Ben buradayım" dediği o sarsılmaz dürüstlükteydi.
Ben uyanmadım; ben hatırladım. Ve artık biliyorum; bu hikâye benimle bitmiyor. Çünkü ben onu sadece yaşamadım, onu taşıdım. Şimdi meşale el değiştirdi. Sırlar açığa çıktı, mühürler kırıldı.
Artık sıra bende değil.
Sıra… tam şu an, bu hikâyenin sonuna gelmiş olan sende. 🤍
Peki sen bu yolculuğa hazır mısın?