İçimde bir şey büyüyordu. Bunu ilk fark ettiğim o puslu sabah ne korktum ne de şaşırdım. Daha çok, çok uzun süredir uzakta olan bir dostun geri dönüşü gibi "hatırladım". Bu his ilk kez olmuyordu; bedenim, ruhumun henüz adlandıramadığı bu yabancıyı tanıyordu. Hücresel bir aşinalıktı bu. Sessizce, santim santim değişmeye başladım. Her sabah uyandığımda aynı bedene uyanmıyordum; daha da önemlisi, artık aynı "Hera" değildim. İçimde, kendi kalbimden bağımsız ama onunla kusursuz bir uyum içinde atan ikinci bir ritim oluşmuştu. Bazen gözlerimi kapatıyor ve o derinlerdeki varlığı yokluyordum. Henüz bir yüzü yoktu ama sarsılmaz bir ağırlığı, bir frekansı vardı. Küçük bir ışık, karanlığımın en kuytu yerinde nefes alıyordu ve ben, o ışığın etrafında yeniden şekillenen bir zırh gibiydim.
Bu sadece bir taşıma hali değildi; bu, iki ayrı varoluşun tek bir nehirde birleşmesiydi. Elim istemsizce karnıma gittiğinde dokunmuyor, aslında dinliyordum. Çünkü o, kelimelere ihtiyaç duymadan konuşuyordu. Hissettirdikleri sadece bir bebek beklentisi değil, kadim bir bilgi seliydi. İçimde büyüyen şey sadece bir beden değil, bir hatırlama silsilesiydi.
Ve o gece… her şeyin, zamanın ve mekânın kırıldığı o an geldi. İlk sancı, sadece etimin gerilmesi gibi basit bir fiziksel acı değildi. Katmanlıydı. Sanki bedenimle birlikte zihnim, ruhum ve tüm bilinç alanım bir nar gibi ortadan ikiye çatlıyordu. Gözlerimi kapattığımda aşağıya değil, kendi içime, o sonsuz boşluğa düştüm. Ama bu kez karanlık değildi; orası bilgiyle dolu, yoğun ve ışıltılı bir okyanustu.
Görmeye başladım. Bölünen, kopyalanan ve çoğalan milyarlarca hücre… Ama her bölünmede taşınan şey sadece genetik sarmallar değildi. Bilgiydi. Deneyimlerin özüydü. Kadim bir fısıltı zihnimin odalarında yankılandı: “DNA sadece bedenin haritası değildir; o, ruhun hafıza kartıdır.” Görüntüler hızlandı; tanımadığım atalar, benden önce bu yollardan geçmiş kadınlar, sancılar, sevinçler ve ölümle doğumun o ince çizgisindeki çığlıklar… Hepsi bir zincir gibi birbirine ekliydi ama bu zincir geçmişten geleceğe uzanan düz bir hat değildi. Hepsi aynı anda, tam şu saniyede mevcuttu. Ben, o devasa döngünün tam kalbindeydim.
Zaman katlandı. Bilincin zamanın içinde ilerlemediğini, aksine zamanın bilincin genişleyen boşluğunda bir çiçek gibi açıldığını anladım. Beden, sadece bu sonsuz akışı bir süreliğine barındırmak için var olan kutsal bir kap idi. Doğum, bir başlangıç değil; bir aktarım anıydı. Bir köprü.
İçimde bir ışık patladı; yedi mühürlük o uzun yolculuk bu saniyede anlamını buldu.
Köken beni çağırmıştı.
Köklen beni dünyaya sabitlemişti.
Yüzleş gölgelerimi silmişti.
Çöz zamanı anlamamı sağlamıştı.
Seç irademi vermişti.
Birleş beni bütünlemişti.
Ve şimdi… her şey tek bir kelimeye hizmet ediyordu: AKTAR.
Bedenim son bir kez kasıldığında, nefesim evrenin nefesiyle birleşti. O an anladım ki; ben sadece bir anne değildim. Ben bir kapıydım. Kadim bir bilginin bu dünyaya sızması için aralanmış bir geçit, bir taşıyıcıydım. Gözlerimi açtığımda gerçeklik geri döndü ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Çünkü ben, artık aynı ben değildim.
İçimdeki o küçük ışık artık dışarıdaydı. Hazırdı; geçmeye, devam etmeye, hatırlatmaya… Artık korkmuyordum. Çünkü biliyordum ki; bu evrende hiçbir şey bitmiyordu. Hiçbir bağ kopmuyor, hiçbir bilgi kaybolmuyordu.
Sadece… el değiştiriyordu.
Sadece… aktarılıyordu.
Parşömendeki yedinci halka, bebeğin ilk ağlayışıyla birlikte altın bir ışıkla mühürlendi.