Nefeslerimiz yavaşladı. Kalp atışlarımız o ortak ritimden usulca ayrılıp kendi bireysel hızına döndü. Ama köklü bir şey değişmişti. Bu kez ayrılmak, uzaklaşmak gibi hissettirmiyordu. Sanki aynı ana kaynaktan çıkmıştık da, şimdi iki farklı koldan denize doğru akan nehirler gibiydik.
Yanımdaydı. Teninin sıcaklığı hâlâ bir kor gibi üzerimdeydi. Ama o ilk, yoğun dalga yerini derin, okyanusvari bir dinginliğe bırakmıştı. Gözlerimi kapattım ve içimdeki alanı yokladım. Bir sessizlik vardı; ama bu, terk edilmiş bir evin boşluğu değil, ağzına kadar dolu bir hazinenin sessizliğiydi.
“Bitti mi?” diye fısıldadım. Sesim kendi kulaklarıma bile yabancıydı.
O da gözlerini kapatmıştı, sanki içerideki o yeni manzarayı seyrediyordu. “Hayır,” dedi. “Yeni başlıyor.”
Gözlerimi açıp tavandaki o belirsiz gölgelere baktım. “Kaç tane kaldı?”
Soru basitti ama havada bıraktığı ağırlık tonlarcaydı. “Bir,” dedi.
İçimde bir şey kıpırdadı. Son... Ya da bir başka sonsuzluğun başlangıcı.
Parşömen hâlâ yerde, dağınık notların arasındaydı. O altın ışık sönmemiş, aksine daha vakur bir tona bürünmüştü. Ama parşömenin dokusunda, daha derinde bir şey daha vardı. Henüz açılmamış, sabırla vaktini bekleyen bir gizem.
“Peki sonra ne olacak?” diye sordum ona bakarak. Hemen cevap vermedi. Bu, zihnin kütüphanesinden çekilip alınacak bir bilgi değildi çünkü. “Bilmiyorum,” dedi dürüstçe. Ama gözlerinde korku değil, devasa bir sorumluluğun gölgesi vardı. “Bu yol,” diye devam etti, “sadece bizimle ilgili değil Hera.”
Sözleri içimde tanıdık bir yankı buldu. “Evet,” dedim başımı hafifçe sallayarak. “Zaten hiçbir zaman sadece bizimle ilgili değildi.”
Bir süre sustuk. Ama bu sessizlik, bekleyen bir şeyin, pusudaki bir hakikatin sessizliğiydi.
“Bir şey fark ettim,” dedi yavaşça. Gözlerimi ona çevirdim. Parşömendeki o parlayan halkalara baktı. “Bu mühürler sadece açılmıyorlar. Değiştiriyorlar.”
İçimde bir tel gerildi. “Bizi mi?”
Başını hafifçe iki yana salladı. “Hayır. Akışı.”
Bu kelime ruhumda çok derin bir yere oturdu. “Nasıl yani?”
Derin bir nefes aldı, sanki ciğerlerine o yeni frekansı dolduruyordu. “Düşünsene... Eğer biz sadece hatırlamıyorsak? Eğer hatırladıklarımızla o ortak alana etki ediyorsak?”
Kalbim hızlandı. “Zamanı...” diye fısıldadım.
“Bilinç alanını,” diyerek düzeltti beni. “Ve o alan başkalarına da bağlıysa...”
Cümle yarım kaldı ama zihnimizdeki o devasa ağın görüntüsü tamamlanmıştı. Anlamıştık. Bu sadece iki kişilik bir romantik yolculuk değil, bir kapının aralanmasıydı. Ve aralanan her kapıdan bir sızıntı başlardı; yayılan, bulaşan, dönüştüren bir sızıntı.
“Peki biz ne yapıyoruz?” dedim, sesimdeki temkin artmıştı.
Bir an sustu. Düşünmedi; sadece içindeki o kadim sesi dinledi. “Taşıyoruz,” dedi sade bir ağırlıkla.
“Ne taşıyoruz?”
Gözleri daraldı, sanki uzağı, çok uzağı görüyordu. “Hatırlananı... Ve henüz hatırlanmamış olanı.”
Bu cümle içimde sonsuz bir yankı odası yarattı. Bir kapı aralandı ama tam açılmadı. Henüz değil. Yanıma döndüm, o da bana baktı. Bakışlarımızda artık sadece biz yoktuk; bir yön vardı, bir akış, bir mecburiyet. Ve ilk kez, sonun bir bitiş olmadığını, bir şeyin bizim aracılığımızla yola çıkmak istediğini hissettim.
Parşömene son bir kez baktım. Altı sembol birer yıldız gibi yanıyordu. Yedinci... Sessizdi. Ama karanlık ya da ölü değildi. Sadece doğru dokunuşu, doğru "verişi" bekliyordu. İçimde bir his uyandı: Bu son parça öğrenilecek bir formül değildi. O, feda edilecek ya da sunulacak bir özdü.
Ama neyi, nasıl verecektim? Henüz bilmiyordum.
Bildiğim tek şey; geri dönüş yollarının çoktan kapandığıydı.
Bu yol bizi bir yere götürmüyordu; bir şey, bizim üzerimizden dünyaya akıyordu.