Günler geçti. Sonra haftalar... Hiçbir şey olmadı. Ne bir rüya, ne bir işaret, ne de o tanıdık titreşimler. Sanki evren derin bir nefes almış ve o nefesi tutmuştu. Başta bu sessizlik rahatlatıcıydı, bir mola gibiydi. Sonra garip gelmeye başladı. Çünkü ben artık açılmaya, akmaya, gelene alışmıştım. Ama bu kez hiçbir şey gelmiyordu.
Biz de beklemeyi bıraktık. Bilerek, isteyerek... Çünkü ne zaman o mühürleri, o parşömeni düşünsek, odada tuhaf bir gerilim peydah oluyordu. Açıklanamayan bir korku, zihnimizin derinlerinden gelen bir direnç. Bu yüzden sustuk. Mühürlerden, son parçadan, o altın ışıktan hiç bahsetmedik.
Onun yerine yaşadık. Gerçekten yaşadık. Sabah kahvelerinin kokusunu içimize çektik, uzun ve sessiz yürüyüşlere çıktık. Anlamsız şeylere güldük, hiçbir şey yapmadan saatlerce yan yana oturduk. Ve tuhaf olan şu ki; bu hallerimiz, o mistik yolculuğumuzdan daha gerçek geliyordu. Daha hafif, daha insandık. Sanki her şeyden önceki hayatımıza bir kapı aralamıştık. Ama bu bir dönüş değildi; bu, kaçınılmaz olanı ertelemekti.
Bir akşam yine salonda birlikteydik. Televizyonun ışığı yüzlerimizde geziniyordu ama biz orada değildik. Gözüm rastgele kitaplığa takıldı. İçinden ne olduğunu bile bilmeden bir kitap çekip sayfalarını çevirmeye başladım. Ve o cümle, bir kurşun gibi sayfanın ortasından fırlayıp ruhuma saplandı:
“Hera; evlilik, aile ve doğumun tanrıçasıdır.”
Nefesim boğazımda düğümlendi. Önce sayfaya, sonra kendi ellerime, sonra ona baktım. O da donup kalmıştı; odadaki hava bir anda buz kesti. “Gördün mü?” diye fısıldadım. Sesimdeki titremeyi gizleyemiyordum.
Başını yavaşça salladı. Gözleri satırlardaydı ama o satırların arkasındaki devasa anlamı okuyordu.
“Bu bir isim değildi,” dedi sesi boşlukta yankılanarak.
Hayır, değildi. Bu bir rol tanımıydı. Bir görev, bir yön, bir anahtar... Sessizlik çöktü üzerimize. Ama bu kez kaçacak bir gölge, sığınacak bir bahane kalmamıştı. Her şey gün gibi ortadaydı.
“Bu yüzden,” dedi sesi bu kez daha kesin geliyordu, “her şey bu noktaya doğru akıyor.”
Başımı salladım, fısıltım odanın duvarlarına çarptı: “Birleş...”
“Evet,” dedi. “Ama sadece bizim için, bizim mutluluğumuz için değil.”
Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı. Sözler dudaklarımdan dökülürken canımı yakıyordu: “Bir şey... doğmak istiyor.”
Bu cümle odanın içinde asılı kaldı. Ağır, geri alınamaz ve her şeyi değiştiren bir gerçeklik. Gözlerimi kapattığımda o eski, ilkel korkum geri geldi. Ama bu kez daha net, daha ayakları yere basan bir korkuydu bu. Bilinmezlikten değil, omuzlarımıza binen o devasa sorumluluktandı.
“Hazır değilim,” dedim. En dürüst, en ham halimle.
Bana baktı. Bakışları bu kez şefkatli değil, bir ayna kadar gerçekti. “Biliyorum,” dedi. “Ben de değilim.”
Bu itiraf beni rahatlatmadı. Çünkü ikimiz de biliyorduk ki; hazır olmak bu oyunun bir kuralı değildi. Zaman çoktan işlemeye başlamıştı ve biz sadece gecikiyorduk.
Kitabı kapattım ama o üç kelime içimde dönüp durmaya devam etti: Evlilik. Aile. Doğum.
Bunlar artık sıradan kavramlar değildi. Bu bir sistemdi; bir döngü, bir geçiş noktası. Ve biz tam o geçişin ortasındaki köprüydük.
Ona baktım. Gözlerimde tek bir soru vardı: “Bu ne demek?”
Cevap vermedi. Vermesine gerek de yoktu. Çünkü o da biliyordu: Yedinci mühür bir formülü çözmekle ya da bir vizyon görmekle açılmayacaktı. O, bir eylemle, bir yaratımla açılacaktı. Ve o an, artık kaçamayacağımız kadar yakındı.