İnsanlar, çok eski zamanlardan beri savaşlarla hem kendilerine hem de çevrelerine eziyet etmişti. Her şeyin daha kötüye gitmesinin mümkün olmadığını düşündükleri, dünyadan umutlarını birer birer kestikleri sırada çok daha korkunç bir şey yaşandı.
Bir sis, tüm dünyayı etkisi altına aldı.
Kimileri bunun Tanrı'nın bir laneti olduğunu söyledi. Kimileriyse Tanrı'nın öldüğüne inanıyordu. Çünkü şeytanlar aramıza inmişti. Güçlere sahip insanların ortaya çıkmasıyla dünya tamamen kaosa sürüklenmişti.
Derken Vesta adını veren biri ortaya çıktı. Bu güçleri kontrol altına alacağını söyledi.
Ve gerçekten de başardı.
İnsanları bilirsiniz. Birine inanmak, onlar için yaşamın ta kendisidir. Kimileri Vesta'ya Tanrı dedi.
Benim fikrimi mi soruyorsunuz?
Eğer bir Tanrı varsa ben, lanetlenmiş bir şeytandım.
Günümüz
Marketteki mesaimi bitirdikten sonra kazandığım parayı alıp eczanenin yolunu tuttum.
Babam, ileri evre dördüncü derece kronik böbrek hastasıydı. Hastalığına ben daha ortaokuldayken teşhis konmuş, aradan geçen yıllar boyunca durumu giderek kötüleşmişti.
Eczanenin bulunduğu sokağa girdiğimde köşede, bir duvara yaslanmış hâlde konuşan dört adam gördüm.
Mahalleden haraç toplayan bu tiplerin varlığı, Vesta devriyelerinin ulaşamadığı ya da ulaşmak için çaba göstermediği şehrin terk edilmiş köşelerinde sıradan bir belaydı. İçtikleri ucuz içkinin genzi yakan kokusu, adamlar henüz yanıma yaklaşmadan burnuma kadar ulaştı.
İçlerinden biri, yüzünde eğreti bir sırıtışla bana doğru yürüdü. İğrenç nefesini yüzüme üfleyerek konuştu.
“Parayı verme zamanı gelmedi mi, sarı çocuk?”
Tiksintiyle burnumu buruşturdum ve nefesimi tuttum. Gözlerimi adamın gözlerine dikerek sert bir sesle karşılık verdim.
“Ne zaman para verdim ki?”
Diğerleri bu dikbaşlılığıma alaycı kahkahalarla karşılık verdi.
“Her seferinde dayak yemekten sıkılmadın mı?”
Etrafımı sarmaya başladılar.
Yumruklarımı sıktım. Tırnaklarım avuç içime batıyordu.
Bu sefer olmaz… İlaç almam lazım.
Yanlarından sıyrılıp geçmeye çalıştığım anda adamlardan biri omzumdan sertçe yakaladı. Hiç düşünmeden dönüp çeneye bir yumruk savurdum.
Adamın dengesi bozuldu ve çamurlu zemine kapaklandı.
Ancak arkamdan yaklaşan bir diğerinin elindeki tahta sopa sırtımda patladı.
Dengemi kaybedip yere düştüm. Ardından dördü birden üzerime çullandı.
Tekmeler art arda bedenime inerken kendimi korumaya çalıştım. Dakikalar süren dayağın ardından adamlardan biri cebimdeki parayı buldu. Babamın ilaçlarını alabilmek için biriktirdiğim birkaç kuruşu elimden çekip çıkardı.
Parayı havada sallayan adam sırıttı.
“Bu gecenin içki parası çıktı.”
Ardından yere tükürdü.
Adamlar uzaklaşırken çamurun içinde öylece kaldım. Göğsümün içinde nefretle çaresizlik birbirine karışmıştı. Bedenim acıyla titriyordu.
Güçlükle başımı kaldırıp kanlanmış gözlerimi kaçan adamlara diktim. Avuçlarımı yere bastırarak ayağa kalkmaya çalıştım. Her yanım sızlıyordu ama yine de doğrulmayı başardım.
“Parayı verin…” diye mırıldandım dişlerimin arasından.
Adamlar durup arkalarına döndüler. İçlerinden biri yeniden bana doğru yürümeye başladı.
“Ne yaparsın?”
O anda bedenimde, hayatım boyunca daha önce hiç hissetmediğim bir şeyin uyandığını fark ettim.
Çocukluğumdan beri çaresizliği iliklerime kadar yaşamıştım. Öfke, nefret ve sinir benim için o kadar tanıdık duygulardı ki en son ne zaman mutlu olduğumu bile hatırlamıyordum.
Ama bu his… Bambaşkaydı.
İçimi cayır cayır yakan, damarlarımdaki kanı fokurdatıyormuş gibi hissettiren somut bir sıcaklık yayıldı bedenime.
Tamamen içgüdüsel bir hareketle elimi adamlara doğru uzattım.
Avucumun ortasından yoğun bir ışık hüzmesi fırladı.
Işık, adamlardan birine çarptığı anda adam alevler içinde kaldı.
Sokağı dolduran alaycı kahkahalar, bir anda çığlıklara dönüştü. Diğerleri dehşet içinde geriye çekildi. İçlerinden biri avazı çıktığı kadar bağırarak karanlık sokakta kaçmaya başladı. Kalan ikisi de arkasına bakmadan onu takip etti.
Ne olduğunu kavradığım ilk anda dehşetle elimi indirdim.
Ama artık çok geçti.
Adam alevler içinde çırpınıyordu.
Hiç düşünmeden üzerimdeki eski ceketi çıkardım. Adamın üzerine kapanarak alevleri söndürmeye çalıştım.
Bütün bunları az önce köşeden izleyen birkaç mahalleli vardı. Dört kişi tarafından sokak ortasında dövülürken kılını bile kıpırdatmayan, yalnızca seyredip geçen o insanlar, gücümün ortaya çıktığını gördükleri anda çığlıklar atarak sağa sola kaçışmaya başladılar.
Kimse bana yardım etmemişti.
Ama gücümü gördüklerinde korkuya kapılmışlardı.
Dumanlar yükselten ceketimle adamın üzerindeki alevleri söndürmek için çırpınıyordum. Sonunda alevler söndü. Adam yerde yatıyor, ağır ve hırıltılı nefesler alıyordu.
Nefes nefese birkaç adım geri çekildim. Ardımda kalan nemli duvara yaslanıp kendimi karanlığın içine bıraktım.
Zihnim birbirine karışan düşüncelerle dolup taşıyordu.
Şimdi ne yapacaktım?
Bu adamı nasıl tedavi ettirecektim?
Neden her şey, ama her şey gelip beni buluyordu?
Ya adam ölürse?
Bu düşünce bile içimi dehşetle doldurmaya yetiyordu.
Kaçmalı mıydım?
Aslında çoktan yardım çağırmıştım. Ancak sokak bomboştu. Henüz gelen giden yoktu.
Az önce yaşananların ağırlığı göğsüme çökmüştü. Nefes almakta bile zorlanıyordum.
Duvara tutunarak ayağa kalkmaya çalıştım ama başım şiddetle döndü. Dünya gözlerimin önünde dönmeye başladı. Göz kapaklarım ağırlaştı ve bir anda kapandı.
Bilincimi kaybetmeden önceki son saniyelerde yalnızca iki şey hissedebildim.
Yüzüme yapışan çamurun soğuk, ıslak dokusunu…
Ve karanlığın içinden bana doğru yaklaşan ayak seslerini.