Işık...
Bu kez yalnız değildim.
Yanımda sen vardın.
Ve Yavuz.
Üçümüz birlikte geçtik o eşikten.
Kapadokya'nın serin sabahı bir anda yerini sıcak, tuzlu ve nemli bir havaya bıraktı.
İlk hissettiğimiz şey rüzgâr değildi.
Denizdi.
Denizin kokusu.
Sonra başka kokular birbirine karıştı.
Mür.
Taze ekmek.
Balık.
Katran sürülmüş gemi gövdeleri.
Zeytinyağı.
Isınmış taş.
Ve uzaktan gelen baharatlar...
Gözlerimizi açtığımızda, önümüzde uzanan manzara nefesimizi kesti.
İskenderiye.
Hayalini kurduğumuz şehir...
Artık bir harita üzerinde değildi.
Yaşıyordu.
Martılar limanın üzerinde geniş daireler çiziyor, yüzlerce gemi rüzgârla hafifçe salınıyordu.
Kıyıda insanlar durmadan hareket ediyordu.
Kimi yük indiriyor...
Kimi pazarlık ediyor...
Kimi yabancı dillerde bağırarak birbirine yol gösteriyordu.
Sen uzun süre hiçbir şey söylemedin.
Yalnızca etrafına baktın.
Sonra çok yavaş fısıldadın.
"Demek..."
"Gerçekten geldik."
Yavuz başını kaldırıp limana baktı.
Gözlerinde çocukça bir hayranlık vardı.
"Bu..."
"Bu gerçek mi?"
Ben de aynı şaşkınlık içindeydim.
Bir tarih kitabının içine düşmüş gibiydik.
Tam o anda tanıdık bir ses duyuldu.
"Hayır."
"Hoş geldiniz."
Başımızı çevirdik.
Cleopatra, limana bakan taş merdivenlerin üzerinde duruyordu.
Bu kez üzerindeki kıyafet bembeyaz ince ketenden yapılmıştı.
Belindeki altın kemer güneş ışığında parlıyor, saçları sade ama zarif bir örgüyle toplanmıştı.
İlk kitaptaki misafir değildi artık.
Yürüyüşü bile değişmişti.
Bu şehir onu tanıyordu.
Ve o da bu şehri.
Sen gülümseyerek ona doğru yürüdün.
"Tekrar görüşmek ne güzel."
Cleopatra da gülümsedi.
"Ben size 'görüşürüz' demiştim."
Sonra üçümüze baktı.
"Ve sözümü tuttum."
Yavuz etrafı incelemeye devam ediyordu.
Limanın gürültüsü inanılmazdı.
Yunanca...
Mısırca...
Latince...
İbranice...
Anlamadığımız başka diller...
Hepsi aynı havada birbirine karışıyordu.
Cleopatra bunu fark etti.
"Şaşırdınız."
Ben başımı salladım.
"Evet."
"Burası..."
"Dünyanın konuştuğu şehir."
Sen heyecanla sordun.
"Hepsini anlayabiliyor musun?"
Cleopatra omuz silkti.
"Hepsini değil."
"Ama çoğunu."
Sonra gülerek ekledi.
"Bir hükümdar bazen askerlerinden önce tüccarları dinlemelidir."
Senin gözlerin parladı.
"Dış ticaret..."
Cleopatra başını salladı.
"İşte."
"Artık aynı dili konuşmaya başladık."
Yavuz hafifçe güldü.
"Demek ki bu şehir sadece tarih değil..."
"Ekonomi de."
Bir süre sonra limanın taş döşeli yolunda yürümeye başladık.
Yük taşıyan develer...
Amforalar...
Papirüs tomarları...
Şarap fıçıları...
Tahıl çuvalları...
Her şey düzenli bir karmaşa içindeydi.
Sen dayanamadın.
"Bu kadar malın kaydı nasıl tutuluyor?"
Cleopatra hafifçe gülümsedi.
"Seni önce limana değil..."
"Muhasebeye götürmeliyim."
Ben kahkaha attım.
"Bu cümleyi senden beklemiyordum."
"Neden?"
"Çünkü kraliçeler muhasebeden bahsetmez."
Cleopatra durdu.
Yüzünde hafif bir ciddiyet belirdi.
"Tam tersine."
"Bir kraliçe..."
"En çok muhasebeyi anlamalıdır."
"Boşalan bir hazine..."
"Kazanılmış bir savaşı bile kaybettirebilir."
Yavuz başını salladı.
"Bu... bugün bile değişmemiş."
Sen bana dönüp gülümsedin.
"Sanki Hurşit Bey konuştu."
Üçümüz birden güldük.
İlk kitabın anıları, iki bin yıl öncesine kadar bizimle gelmişti.
Limanın sonunda yüksek bir taş sütunun önünde durduk.
Cleopatra şehrine baktı.
Gözlerinde gurur vardı.
Ama kibir yoktu.
"Bugün size sarayı göstermeyeceğim."
"Neden?"
diye sordum.
"Çünkü..."
"Bir şehri anlamak istiyorsanız..."
"Önce halkını tanımalısınız."
Sonra elini uzattı.
"Bugün..."
"İskenderiye'yi yürüyerek öğreneceğiz."
Biz de onun peşinden yürümeye başladık.
Üçümüz birlikte.
İlk kez...
Rehberimiz tarih değildi.
Tarihin içinden yürüyen bir kadındı.
📜 Araştırmacı Notu
İskenderiye'yi ilk gördüğümüzde en çok binalarına hayran kalacağımızı sanıyorduk.
Yanılmışız.
Bizi etkileyen şey...
Şehrin ritmi oldu.
Sanki dünyanın dört bir yanından gelen insanlar burada birbirlerinin hikâyelerine karışıyordu.
Belki de büyük şehirleri büyük yapan taşları değil...
Taşıdıkları meraktır.
👑 Cleopatra'nın Günlüğü
Bugün dostlarımı evime getirdim.
Üçü birlikte geldiler.
Onların gözlerinden kendi şehrime yeniden baktım.
İnsan bazen doğduğu yeri ancak bir yabancı hayranlıkla izlediğinde yeniden keşfediyor.
İskenderiye...
Bugün bana da kendini yeniden anlattı.
🌿 Sofia'nın Günlüğü
Nevşehir'den ayrılırken heyecanlıydım.
Ama ilk kez İskenderiye Limanı'nı gördüğüm an...
İçimde bambaşka bir şey uyandı.
Sanki kitaplarda okuduğum her şey bir anda canlandı.
Ama en çok şunu fark ettim:
İhracat sadece mal göndermek değilmiş.
İnsanlık binlerce yıldır fikirlerini, kokularını, dillerini ve umutlarını da limanlar aracılığıyla birbirine taşıyormuş.
Ve belki de...
Ben bu yolculukta sadece geçmişi değil...
Kendimi de keşfetmeye başladım.