Klasik bir gece, klasik bir gündü Tokiya için. Sevgilisiyle her zamanki gibi atışmış, kavga etmiş ve müdavimi olduğu o mekâna gelmişti yine bir gece. O gecenin hayatını değiştireceğini bilmeden, kavganın stres ve yorgunluğunu üstünden atmak için kadehlerce, şişelerce içmişti. Aman, nasıl olsa sarhoş olmuyordu, eşiği yüksekti onun…
Boş bardağını barmen tezgâhına koyup bir parmak hareketiyle barmene iletmişti bardağı. Sonra da ona bakıp hafif buruk bir ifadeyle barmenle konuşmuştu.
“Yine beni suçladı Vinsent-san… Onu umursamadığımı, sadece kendimi düşündüğümü ve götümün kalkık olduğunu söyledi! Ona yıllardır katlanan bana söyledi bunları! Ahh ahh… Aptal gibi hâlâ ayrılmadığıma yanıyorum. Ayrılacağım o orospu çocuğundan! Asıl şerefsiz, adi, pislik o! Eminim beni aldatıyordur bile. Piç herif!”
Barmen Vinsent, olayı dinleyip “her zamanki hâlleri” düşüncesiyle pek de umursamadan işini yapmaya devam ediyordu, elinde bir bez ve bardakla birlikte.
Kimsenin kendisini fark etmediğini düşünen ve bilen birisi ise uzaktan bu beyaz saçlı oğlanımızı izlemekteydi o sırada… Kimdir, necidir? Bilinen biri oysa ama o ortamda bilen olmadığı açıktı anlaşılan. Kadehindeki şarabını yudumlayarak uzaktan izlemeyi sürdürüyordu sessizce.
Tokiya bir müddet daha barmene zırıldandıktan sonra o masadan ayrılıp en ücra köşedeki masaya bir başına yerleşmiş ve içmeye orada tek başına ağlana zırlana devam ediyordu. Bu boşluğu kaçırmayan gizemli herifse dikkat bile çekmeden barmene yanaşmış, ona rüşvet uzatarak hafif gülen bir ses tonuyla söze girmişti bile.
“Az önceki oğlan epey ilgimi çekti, tam benim tipim doğrusu… Acaba kim? Hm…?”
Barmene bakmıyordu bile. Elinde kalın bir tomar parayı, arkası barmene dönük ve masaya sırtını yaslamışken yandan uzatıyordu. Kendini açık etmeyecek bir ses tonunda konuşuyordu.
Vincent ise parayı ilkten umursamamıştı bile. Prosedür gereği direkt reddetmiş ve konuşmayı reddetmişti fakat bu gizemli herif iç çekerek yine söze girmişti.
“Parayı kaybeden sensin, güzellikle konuşmazsan ben de farklı yollara başvururum…”
Cüzdanını aralayıp bir rozet göstermiş ve üstüne üstlük yaslandığı yerden doğrularak barmene dönüp göz kontağı kurarak sırıtmıştı.
“Senin de onlardan biri olduğunu biliyorum, bu barın karma olduğunu da biliyorum. Tatsızlık çıkmasını istemezsin değil mi, Vincent-san?”
Evet, bu gizemli herifin sıradan biri olmadığını Vincent de sessiz yoldan öğrenmiş ve iç çekerek mekânının, kendinin ve müşterilerinin güvenliği için konuşmaya karar vermişti.
“O bizim müdavimimizdir, haftanın 3-4 günü buradadır, genelde gece gelir. İçer de içer ama bir tek gün bile bırak sarhoşluğu, çakır olduğunu bile görmedim. Adı Tokiya, sevgilisi var ama ilişkisi pek de kusursuz gitmiyor. Genelde buraya da sevgilisiyle kavga edip kafa dağıtmaya gelir… 23 yaşında…”
Eliyle barmeni susturarak “bu kadarı yeterli” anlamında sözünü kesmiş ve gözleri yine Tokiya’ya kilitlenmişti. Aynı yerinden izlemeyi sürdürüyordu, yalnızca masaya yaslanmak yerine bir sandalyeye oturmuştu.
Tokiya ise gözyaşlarını elinin tersiyle silip ayağa kalkarak lavaboya ilerlemişti. Yüzünü yıkayıp geldiğinde ise kafasını kaldırmasıyla birlikte mekânın girişinden sevgilisi olacak kişinin bir kızla sarmaş dolaş içeri girdiğini gördüğü anlara şahit olmuştu.
Gözleri bu ihanete karşın öfke ve kinle dolmuştu. Normal vampirler duygu geçişlerinde ve yoğun duygularda kendi formlarını açığa çıkartırdı fakat Tokiya bu konuda epey kontrol sahibi olduğundan onda tek bir değişim bile yoktu.
Bal sarısı gözlerinden, alkolün de etkisiyle dolan yaşlar yanaklarından süzülen Tokiya, sevgilisine yaklaşarak gücünü de kontrol altında tutarak bir insana göre sert sayılabilecek bir tokadı ona çakmıştı.
O sözde sevgili de vampirdi ama ortam karma olduğundan yine de kimliğe dikkat ediyordu. Sonuçta kendisi onunkini ele verirse kendi kimliği de riske girerdi.
Sou ise yediği tokatla beraber kendi içinden “Onun burada ne işi var?” diye sorguluyor ve nasıl toparlayacağını düşünüyordu. Fakat her şey açıktı ve bu olayın elle tutulur bir tarafı kalmamıştı.
Tokiya’nın o nefret dolu gözlerine utanmazca bakarak konuşmuştu.
“Beni mutlu ve tatmin etmeyen bir ucubeye ihtiyacım yok, artık özgürsün işte rahatına bak, beni de rahat bırak.”
Bir özür veya en azından bir “Yanlış anladın, birtanem.” cümlesi beklerken işittiği bu sözler ağır gelmişti açıkçası.
Belki de 3 yılını heba ettiği ve kendinden parçalar verdiği bu ilişkinin böyle bir sona ulaşması hayal kırıklığıydı.
Gizemli herifimiz ise köşesinde olayları izliyordu ancak o yüzündeki gülümseme gitmişti. Tokiya’ya mı üzülmüştü? Belki de acımıştı?
Tokiya da bu hayal kırıklığına karşılık gözündeki öfkeyi ve kini aniden silip atarak gizemli herifin üstüne yürüyüp kravatını tutup kendine çekerek gözlerinin içine bakmıştı.
“Saatlerdir beni izliyorsun, seni tanımıyorum ama bunu da umursamıyorum artık. Dediğin birkaç şeye kulak misafiri oldum, beni mi istiyorsun? Başardın madem.”
Direkt beklemeden, sözleri biter bitmez Sou’nun gözlerine buz gibi bakışlar atarak yakasına yapıştığı herifin dudaklarına yapışarak öpmüştü.
Sou yılları hiçe saydıysa Tokiya da sayabilirdi. Hatta daha da ağırı; Sou’ya “Sen de benim için hiçsin.” muamelesini çoktan çekmeye başlamıştı bile.
Bunlar olurken ise gizemli herifimiz şaşkın ama tatmin olmuşçasına mutlu mutlu Tokiya’nın öpüşüne karşılık veriyordu.