Dudaklarından ayrıldığımda kısa süreli o safir rengi gözleriyle bakışmıştım. Sonrasındaysa gözlerimi kaçırarak Sou’ya bakmış ve çocuğun kravatını da bırakmıştım. Sou bana sinirli bakıyordu, dışarıdan bir başkası fark etmezdi ama ben o sinirli bakışları anlardım, bilirdim.
Pişman mıydım? Belki evet, belki de hayır. Bunu ben bile bilmiyordum ama artık Sou’nun duygularının benim için bir öneminin kalmadığını biliyordum.
Birkaç adım geriledim ve karşımdaki gizemli herife tekrar baktım, onu gözlerimle süzdüm. Ve açıkçası görünüşü epey hoşuma gitmişti. Benden biraz uzundu ama çok da bir boy farkımız yoktu. Onun gözlerine bakmaya devam ederken dudaklarımı aralayarak hafif flörtöz bir ses tonu kullanarak konuşmuştum.
“Bir anda geliştiği için kusura bakma, adımı zaten öğrenmişsin, ya senin adın nedir, Ruri-san?~”
Hafif, hoş ve sıcak bir gülümseme takınmıştım. Elimi ise tokalaşmak için ona uzatmıştım fakat beklemediğim şekilde elimi tutup tokalaşmak yerine elimi nazikçe tutup öpmüş ve kolunun tekini belime sararak beni kendine yapıştırıp gözlerime bakarak konuşmuştu. Yüzüm kızarmıştı çünkü flörtözlüğüme de aynı öpücük gibi karşılık vermesini beklemiyordum.
“Bu tavırların ciddi mi yoksa bir ex intikamından mı ibaret, belovolosaya krasavitsa?~ Adım Shun.”
Sözleri bittiğinde yüzüme bakarak sırıtıyordu. Bense ufak kızarık ve biraz çatık kaşlarla geri çekilmeyi denemiştim fakat insan dışı kuvvet uygulamamaya da dikkat ediyordum. Kollarından kurtulmaya çalışırken dediği şeye de cevap verecektim.
“Ha?! Oradan bakınca her önüne geleni öpen veya sırnaşan bir fahişeye mi benziyorum?! Fuzekeru na!”
Onun beni böyle görmediğini ve sadece benimle uğraştığını içten içe biliyordum ama yine de bir yandan Sou’nun karşısında bana böyle demesi epey sinirlerime dokunmuştu. Artık kolumla sertçe ittirip kendimi bıraktırmayı denemiştim ama yine de kurtulamamıştım…
Bu garipti. Sıradan, güçlü kuvvetli bir insan bile olsa ittirip kurtulabilmem gerekirken bunu yapamamıştım. Kendimi sorgulamıştım. “Bu kadar mı güçten düştüm?” diyordum kendi kendime… Ya bende ya da bu herifte bir şeyler vardı.
Gözlerimdeki şüpheyi fark etmiş olacaktı ki yine o uğraşan ses tonuyla benimle alay ederek konuşmuştu.
“Hadi ama bu kadar sinirlenme, Belosnezhka~ Şaka yaptığımı anlayamayacak birine benzemiyorsun ve neden gitmek istiyorsun ki? Katlanılmaz biri değilimdir.”
Bana bakan gözlerinden adeta “Gücün bana yetmez.” dediğini hissetmiştim. Üç ihtimal vardı; ya ben gerçekten güçten düşmüştüm, ya vampir olduğumu anlamıştı ki bu imkânsızdı ya da benden üstün başka bir vampirdi… Fakat bu da imkânsızdı, vampir gibi kokmuyordu.
Buna kafa yormak istemediğimden iç çekip kısık sesle söylenmiştim. Bunlar yaşanırken Sou, kıskançlığında boğula boğula bizi izliyordu. Anlaşılan amacıma da ulaşmıştım ki getirdiği kızla beraber çekip gidiyordu.
Onlar gittiğinde Shun da beni bırakmış ve omuz silkmiş, tekrar konuşmuştu.
“Sonunda gitti, kusuruma bakma. O çocuğu pek de gözüm tutmadı, onu kaçırmaya çalışıyordum. Evet, seninle uğraşarak~”
Soracağım soruyu bile ağzıma tıkayarak cevap vermişti. Anlaşılan sinir katsayılarımla oynamayı çok seven biriyle birlikte olma yoluna giriyordum ve bu biraz sorun olabilirdi.
O bir insandı, buna emindim ve ona istemeden zarar verme korkusundan dolayı ondan vampir olduğumu ne pahasına olursa olsun saklamaya karar vermiştim. Zaten kan içmiyordum ve insanlığımı da profesyonelce koruyordum. Nasıl öğrenebilirdi ki? Öğrenemezdi.
Shun’u zamanla tanımayı kabul ederek bu ilişkiye adım atmaya karar vermiştim ama her şeyi daha kafamda kuruyordum. Flört etsek bile çıkacak mıydık ki? Hiçbir şey belli değilken ben kafamda oldu bittiye getirmiştim.
Kafamdaki düşünceleri dağıtmak için başımı hızla iki yana biraz sallamıştım. Shun ise benim kendi düşüncelerime daldığım süre zarfında elinde şarap kadehiyle yudumlayıp yudumlayıp bana bakarken huzur bulurmuşçasına büyülenmiş gibi beni izliyordu…
Bana olan bakışlarını fark ettiğimi fark ettiğinde yine hafif bir sırıtış yüzüne yayılmıştı. Dudaklarını aralayarak konuştuğunda dediği şeylerin yine bir kısmını anlamamıştım…
“Benden etkilendiğini kabul ediyorsan ben de tamamım, moya prekrasnaya dama~”
Sözlerini bitirdiğinde göz kırpmıştı. Ne dediğini anlamasam da benimle uğraştığını anlayabiliyordum. Dediklerini yakın zamanda çözmeye başlasam iyi olacaktı. Sanırım Rusça konuşuyordu ama pek de Rus’a benzemiyordu… Benziyor muydu? Ben nereden bilebilirdim ki, hayatımda kaç Rus görüp tanıdım sanki…
İç çekmiş ve ona cevap vermiştim.
“Hadi, az önce eximi bahane ediyordun, şu an bahanen de kalmadı ve hâlâ benimle uğraşıyorsun!”
Arkamı dönüp adımlamıştım ve sözlerime devam etmiştim.
“Boş versene… Sen benimle oynamak istiyorsun gibi geliyor. En iyisi başlamadan bitirelim, yolun açık ol-… s-”
Kelimeler ağzımdan dökülürken başım dönmüş, gözlerim bir anlığına kararmıştı. Alkol mü vurmuştu? O kadar mı zayıf düşmüştüm? Bu, Shun’u ittiremememi de açıklıyordu…
Ben kan içmeliydim.
Başım dönerken elimi bir masaya atıp tutunurken bir ayağımı da geri atıp dengemi sağlayarak düşmekten son anda kurtulmuştum. Shun ise bunları izlerken sadece birkaç adım yaklaşıp beni süzdü. Gülerek tekrar alaycı ses tonuyla konuştu ve şarabının son yudumunu alarak bardağı da tezgâha bıraktı.
“Hem beni itemedin hem de sınırlarını bildiğin hâlde çok fazla mı içtin? Ben burada olmasaydım kim bilir tek başına nasıl başının çaresine bakacaktın… Ah ah~”
Bana yaklaşıp tek kolunu karnıma yaslayıp beni tek bir hamlede omzuna atmıştı… Başım çok dönüyordu ve söylenecek bir hâlim kalmamıştı.
“Beni ne sanıyorsun, küçük bir çocuk mu?! 23 yaşındayım ben be! Kendim yürüyebilirim, indir beni! Alkol falan vurmadı, benim eşiğim yüksektir!! Orosite tteba!”
Beni pek de takmadan barın kapısına yönelmiş, yürüyordu. Mekândaki herkes bizi izlerken utanmıştım elbet… Susup Shun’un sırtına yumruk atıp kıpraşmayı bırakmıştım. Bir yandan da haklıydı; sarhoş olmasam da alkol vurmuştu ve yürüyebilecek kadar düzgün bir dengem şu anlık yoktu.
Bana cevap verirken kendi arabasına ilerliyordu.
“Urusai naa..! Sana kız demekte ne haklıymışım, ne çenen var be, o hime-chan!~”
Bana prenses dediğinde iyice sinirlenmiştim. Yine benimle uğraşıyordu ve daha önceden de dediğini söylediğinde jetonum düşmüştü. Anlamadığım şeyler zırvaladığında da bana kızlı imalar yaptığını kendi ağzıyla söylüyordu ve bu beni daha da kızdırıyordu.
Benimle uğraşmasına karşılık veriyor olmam hoşuma gittiği anlamına gelmiyordu, değil mi? Bundan hoşlandığımı kabul etmeyeceğim.
“Bana bak, sen kime kız diyorsun lan?! Saçlarım uzun diye bana kız deme hakkını kimden alıyorsun?!”
Sözüm tam bittiğinde arabanın arka koltuğuna atılmıştım…
“Birinden izin almama gerek mi var, Printseska~”
Rusça & Japonca Sözlüğü
Orosite tteba! — Sana beni indir dedim!
Ruri-san — Safir gözlü Ruri / “Ruri Bey” havasında bir hitap. -san, hitaba saygılı/nezaketli bir ton katar.
Belovolosaya krasavitsa — Beyaz saçlı güzel kız.
Fuzakeru na! — “Siktir git, dalga mı geçiyorsun?” Cümle bütünlüğüne ve tona göre anlamı esneyebilir.
Belosnezhka — Pamuk Prenses.
Moya prekrasnaya dama — Güzel hanımefendim.
Urusai naa — Biraz sussana ya.
O hime / hime-chan — Küçük prenses / prensescik. -chan, daha sevecen, tatlı veya samimi bir hitap havası verir.