İçeriğe geç

ZEHİRLİ BAHÇE

Ortakent'in tepelerindeki rüzgar, zeytin ağaçlarının arasında cansız yatan rozetsiz komiserin üzerine kuru yaprakları örtmeye başlamıştı bile. Doğanın o kusursuz döngüsü, İzmir'den gelen bu inatçı yabani otu çoktan kendi çamuruna ve toprağına kabul etmişti.

Yekta, zeytinlikten aşağıya, malikaneye doğru yavaşça yürüyordu. Sağ bacağındaki kurşun yarası her adımda bedenine cehennem azabı yaşatıyor, pantolonundan süzülen kan toprağa ağır ağır damlıyordu. Ancak Yekta'nın yüzünde acıdan çok, yaratılışını tamamlamış yorgun bir tanrının o karanlık ve dondurucu huzuru vardı.

Trafosu kesik olduğu için zifiri karanlığa gömülmüş malikanenin bahçesine girdi. Açık kalan kış bahçesi kapısından içeriye, o tanıdık, ağır toprak ve orkide kokusunun içine adım attı.

Ay ışığı, devasa salonun mermer zeminine dağılmış kırık kristal camların üzerinde parlıyordu. Bade, saf beyaz elbisesiyle salonun tam ortasında, karanlığın içinden gelecek olanı bekliyordu. Ayak sesini değil, yere damlayan kanın o tok sesini duyduğunda başını yavaşça o yöne çevirdi.

Yekta, kış bahçesinin eşiğinde duruyordu. Siyah giysileri toz ve kan içindeydi, sağ bacağını sürükleyerek ayakta duruyordu. Bade, bir an bile tereddüt etmeden, o kırık cam parçalarına basmayı umursamadan Yekta'ya doğru yürüdü.

Porselen yüzünde ne bir korku ne de bir iğrenme vardı. Ellerini yavaşça uzattı ve Yekta'nın Aylin'in şahdamarını kestiği o kanlı sağ elini kendi avuçlarının içine aldı. Parmaklarına bulaşan taze kanı hissetti ama geri çekilmedi. Aksine, o kana bir sanatçının boyasına dokunur gibi kutsal bir saygıyla dokundu.

"Bahçe temizlendi mi?" diye fısıldadı Bade, gözlerini Yekta'nın o dipsiz karanlığına dikerek.

"Kökünden söküldü," dedi Yekta. Sesi yorgun ama bir o kadar da pürüzsüzdü. "Artık toprağı zehirleyecek hiçbir yabani ot kalmadı."

Bade gülümsedi. O zehirli, ölümcül ve büyüleyici tebessüm, ay ışığının altında tam bir kusursuzlukla parladı. Yekta'nın kanlı elini bırakıp kollarını adamın boynuna doladı. Yekta, sağ bacağındaki tarifsiz acıya rağmen sol koluyla kadının o ince belini kavradı ve onu kendine çekti. Siyah ve beyazın, kan ve ipeğin, ölüm ve estetiğin o hastalıklı, kusursuz birleşimi karanlık salonun ortasında mühürlendi.

Yekta'nın artık sistemin içinde görünmez bir amele olarak şehir şehir gezmesine, kimliksiz dolaplarda yaşamasına gerek kalmamıştı. Ortakent'in o yüksek duvarlı, milyarderlerle dolu bu sahte cenneti, artık onun yeni laboratuvarı, en büyük ve en güvenli serasıydı. Kimse, zengin ve kusursuz bir dulun yeni "beyefendisi"nden şüphelenmeyecekti.

Bodrum'un o lüks, gürültülü ve şımarık hayatı dışarıda akıp gitmeye devam edecekti. İnsanlar partilere katılacak, o bembeyaz duvarların ardında sahte kahkahalar atacaklardı. Ama hiçbiri, en pahalı malikanelerden birinin içinde nefes alan o iki karanlık zihnin, yeni hasatlar için toprağı çoktan havalandırmaya başladığını bilmeyecekti.

Yekta, Bade'nin saçlarını okşarken yüzünü onun boynuna gömdü ve derin bir nefes aldı.

Kusursuzluk artık cam bir fanusun içinde değil, bizzat cehennemin ta kendisindeydi.