İçeriğe geç

Bölüm 4 – Unutmanın İlk Gölgesi

Kasım ayı, şehrin üzerine ağır ağır çökmüştü.

Ağaçların yaprakları sararmış, kaldırımların üzeri ince bir yaprak örtüsüyle kaplanmıştı. Sabahları hava artık daha soğuktu. İnsanlar atkılarını boyunlarına doluyor, ellerini ceplerinden çıkarmadan yürüyordu. Mert ise son birkaç haftadır içinde tarif edemediği bir yorgunluk taşıyordu. Fiziksel değildi. Ne kadar uyursa uyusun geçmeyen, zihninin derinliklerine yerleşmiş tuhaf bir ağırlıktı bu. O sabah telefonunun alarmı üçüncü kez çaldığında gözlerini güçlükle açtı. Komodinin üzerindeki saate baktı. 08.45. Bir anda yataktan fırladı. Hayır.

Dersi sekiz buçuktaydı. Normalde alarmını iki farklı saate kurardı. Hatta çoğu zaman alarm çalmadan uyanırdı. Telaşla hazırlanıp evden çıktı. Otobüse bindiğinde telefonu çaldı.Arayan Defne’ydi. Uyandın mı? Mert kısa bir sessizlikten sonra gülümsedi. Sanırım biraz geç uyandım. Sesinden belli. Bugün seni kahvaltıya davet edecektim. Kaçırdım galiba. Kaçırmadın. Defne’nin sesi her zamanki gibi neşeliydi. Ders çıkışında telafi edersin. Mert’in yüzüne istemsiz bir gülümseme yayıldı. Tamam. Telefon kapandı.Camdan dışarı bakarken başını koltuğa yasladı. Otobüsün camında kendi yansımasını gördü. Gözlerinin altı hafifçe morarmıştı. Son zamanlarda aynaya her baktığında biraz daha yorgun görünen biriyle karşılaşıyordu. Ders bittiğinde Defne kampüs kapısında onu bekliyordu. Elinde iki kâğıt bardak vardı. Kahveni şekersiz aldım. Mert şaşkınlıkla bardağı aldı.

Nereden bildin? Defne gülümsedi. Üç haftadır birlikte kahve içiyoruz. Hiçbirine şeker koymadın. Mert de güldü. Demek beni dikkatle izliyorsun. Fotoğrafçıyım. Ayrıntıları kaçırmam. Birlikte kampüs bahçesine doğru yürüdüler. Ağaçlardan düşen yapraklar ayaklarının altında hışırdıyordu. Defne cebinden küçük bir paket çıkardı. Bu sana. Mert paketi açtı. İçinden kahverengi deri kaplı küçük bir ajanda çıktı. Kapağının içine mavi mürekkeple tek bir cümle yazılmıştı. Bazı günler unutulmamak için yazılır. Mert satırları uzun uzun okudu. Çok güzel. Beğendin mi? Çok. Her gün bir sayfa yaz. Neden? Yıllar sonra açıp okursun. Neler hissettiğini hatırlarsın. Mert ajandayı elinde çevirdi. Ben düzenli yazı yazamam. Denemekten zarar gelmez.

Defne’nin bu sözleri o an sıradan bir öneri gibi görünmüştü. İkisi de bilmiyordu. Yıllar sonra bu küçük ajanda, Mert’in hayata tutunmaya çalıştığı en önemli şeylerden biri olacaktı. Öğleden sonra şehir merkezine indiler. Defne yeni açılan bir fotoğraf sergisine gitmek istiyordu. Salon sessizdi. Duvarlarda siyah beyaz fotoğraflar asılıydı. Bir fotoğrafın önünde uzun süre durdular. Fotoğrafta yaşlı bir kadın pencerenin önünde oturuyor, elindeki eski bir albüme bakıyordu. Mert fotoğrafın altındaki açıklamayı okudu. Hatırlamak bazen ikinci bir yaşamdır. İçini tuhaf bir ürperti kapladı. Neyin var? diye sordu Defne. Hiç. Rengin soldu. Bir an başım döndü. İstersen çıkalım. Yok. Geçti. Ama geçmemişti. Başının içinde hafif bir uğultu vardı.

Sanki uzaktan biri sürekli aynı kelimeyi fısıldıyordu. Ne söylediğini anlayamıyordu. Sadece rahatsız edici bir boşluk hissediyordu. Derin bir nefes aldı. Kendi kendine bunun yoğunluktan kaynaklandığını söyledi. Başka bir açıklaması olamazdı. Sergiden çıktıktan sonra sahilde yürümeye başladılar. Hava erken kararmıştı. Deniz griydi. Gökyüzü griydi. Şehir griydi. Yalnızca Defne’nin atkısı kırmızıydı. Mert yürürken bir anda durdu. Defne birkaç adım sonra fark edip arkasına döndü. Neden durdun? Mert cevap vermedi.Yüzünde şaşkın bir ifade vardı. Eve… anahtarımı unuttum galiba.

Cebine baktın mı? Mert bütün ceplerini tek tek kontrol etti.Yoktu. Defne gülümsedi. Muhtemelen evdedir. Evet. Son zamanlarda çok dalgınsın. Mert başını eğdi. Farkındayım. Projeler yüzünden olabilir. Belki. Defne koluna hafifçe dokundu. Kendine çok yükleniyorsun. Biraz dinlen. Mert zoraki bir gülümsemeyle başını salladı. Keşke gerçekten sebep sadece yorgunluk olsaydı. Akşam eve döndüğünde annesi salonda örgü örüyordu. Hoş geldin. Hoş buldum. Bugün nasıldı? Güzeldi. Montunu çıkarmak için antreye geçti. Askılığın üzerindeki küçük ahşap anahtarlığa baktı. Ev anahtarı oradaydı. Sabah evden çıkarken gerçekten almamıştı.Derin bir nefes verdi. Demek gerçekten unutmuşum.

Sonra annesinin sesi geldi. Mert? Efendim anne? Bugün sabah çıkarken anahtarını iki kez kontrol etmiştin. Mert olduğu yerde donup kaldı. Yavaşça arkasını döndü. Ne dedin? Sabah tam kapıdan çıkarken geri dönüp ‘Anahtarımı unutmayayım.’ demiştin. Mert’in yüzündeki renk çekildi. Hatırlamıyor musun? Hatırlamıyordu. Hem de hiçbir şey Sanki sabahın o birkaç dakikası zihninden tamamen silinmişti. İlk kez gerçekten korktu. Ve ilk kez içinde, adını koyamadığı bir düşünce belirdi. Ya bu sadece dalgınlık değilse?

Mert o gece uzun süre uyuyamadı. Yatağına uzanmış, odasının tavanına boş gözlerle bakıyordu. Dışarıda ince bir yağmur başlamıştı. Damlaların pencereye vuruşu, odanın sessizliğini daha da derinleştiriyordu. Annesinin söylediği cümle kulaklarında dönüp duruyordu. Sabah anahtarını iki kez kontrol etmiştin. Eğer gerçekten öyle yaptıysa neden hatırlamıyordu? İnsan birkaç dakika öncesini unutur muydu?Belki de son zamanlarda fazla yorulmuştu. Üniversite… Bitirme projesi, Gelecek kaygısı, Belki bütün bunlar zihnini yormuştu. Kendi kendini buna inandırmaya çalıştı. Ama içinde büyüyen huzursuzluk, mantığından daha güçlüydü. Komodinin üzerindeki ajandayı eline aldı. Defne’nin hediye ettiği kahverengi deri kaplı ajanda… İlk sayfayı açtı. Kalemi eline aldı ve yazmaya başladı. 18 Kasım. Bugün anahtarımı unuttuğumu sandım. Annem, sabah çıkmadan önce anahtarımı kontrol ettiğimi söyledi. Ama ben bunu hiç hatırlamıyorum. Belki sadece yorgunum. Umarım öyledir. Yazmayı bitirdiğinde kalemini yavaşça kapattı. O an fark etmediği şey, yıllar sonra bu satırların kendi hastalığının ilk kanıtlarından biri olacağıydı.

Ertesi sabah üniversiteye giderken telefonu çaldı. Arayan Defne’ydi. Günaydın. Günaydın. Sesin biraz kötü geliyor. Biraz uykusuzum. Yine geç mi yattın? Evet. Olmaz böyle. Bugün dersin kaçta bitiyor? Üçte. Tamam. Seni alacağım. Nereye? İtiraz yok. Mert gülümsemeye çalıştı. Peki. Telefon kapandıktan sonra yüzündeki gülümseme kısa sürede kayboldu. Otobüsün camındaki yansımasına baktı. Son günlerde gözlerinin içinde tanımadığı bir endişe vardı. Öğleden sonra Defne onu kampüsün önünde karşıladı. Bugün seni yürütmeyeceğim. Neden? Çünkü sürpriz. Bir taksiye bindiler. Yaklaşık yirmi dakika sonra şehrin dışında, küçük bir korunun önünde indiler. Burası sessizdi. Sadece kuş sesleri ve rüzgârın ağaç dallarına dokunuşu duyuluyordu. Defne derin bir nefes aldı.Ne güzel kokuyor. Mert de aynı şeyi hissetti. Toprak, yağmur ve çam ağaçlarının kokusu… Burayı nereden biliyorsun? Babam beni küçükken hep buraya getirirdi. Birlikte yürümeye başladılar. Defne ara ara fotoğraf çekiyor, sonra makinesini indirip manzarayı sadece gözleriyle izliyordu. Bugün neden fotoğraf çekmiyorsun? Çünkü bazı anlar makineye sığmıyor. Mert onun yüzüne baktı. Defne devam etti. Her şeyi kaydetmeye çalışırsan yaşamayı unutursun.

Bu cümle Mert’in içine işledi. Ya ben yaşamayı değil hatırlamayı unutursam? Bu düşünce ilk kez bu kadar açık bir şekilde zihninde belirdi. Kalbi hızlandı. Adımları yavaşladı. Neyin var? Hiç. Yine başın mı döndü? Biraz. Defne endişeyle ona baktı. Doktora görünsen iyi olur. Mert hemen cevap vermedi. Bir ağacın gövdesine yaslandı. Belki gitmeliyim. O zaman git. Erteleme. Defne bunu sıradan bir tavsiye olarak söylemişti. Henüz bunun hayatlarını değiştirecek en önemli cümlelerden biri olduğunu bilmiyordu. Akşam eve döndüğünde odasının kapısını kapattı. Bilgisayarını açtı. Arama motoruna yazdı: Genç yaşta unutkanlık neden olur? Karşısına onlarca sonuç çıktı. Stres. Uyku düzensizliği. Vitamin eksikliği. Anksiyete. Ama aşağı doğru indikçe başka kelimeler de görmeye başladı.

Nörolojik hastalıklar, erken başlangıçlı hafıza bozuklukları, nadir görülen sendromlar… Mert’in boğazı düğümlendi. Ekranı hemen kapattı. Saçmalıyorum. diye fısıldadı. Tam o sırada telefonuna bir mesaj düştü. Defne yazmıştı. Bugün gülerken daha yakışıklıydın. Yarın da gül olur mu? Mert istemsizce gülümsedi. Parmakları klavyeye gitti. Sen yanımdayken kolay. Mesajı gönderdi. Birkaç saniye sonra cevap geldi. O zaman hep yanında olurum. Mert ekranı uzun süre kapatamadı. Kalbinin bir yanı umutla dolarken diğer yanı açıklayamadığı bir korkuyla sıkışıyordu.

Ertesi sabah üniversiteye gitmeden önce aynanın karşısında saçlarını düzeltirken bir an durdu. Aynadaki yansımasına baktı. Sonra kendi kendine, neredeyse duyulmayacak kadar alçak bir sesle konuştu. Bugün hastaneyi arayacağım. Sanki bunu yüksek sesle söylemezse cesaretini kaybedecekti.Telefonunu eline aldı. Parmakları titreyerek numarayı çevirdi. Merhaba. Nöroloji bölümünden randevu almak istiyorum. Karşıdaki görevli uygun tarihleri söylemeye başladı. Mert’in kulağı sadece tek bir cümleyi duydu. İlk boş randevumuz pazartesi günü. Tamam. Pazartesi olsun. Telefon kapandığında odanın içinde derin bir sessizlik vardı. Pencereden dışarı baktı. Sokaktan insanlar geçiyordu. Kimisi işe yetişmeye çalışıyor, kimisi çocuğunu okula götürüyor, kimisi elinde kahvesiyle yürüyordu. Hayat herkes için aynı şekilde devam ediyordu. Ama Mert’in içinde ilk kez güçlü bir his vardı. Sanki görünmeyen bir kapının önüne gelmişti. Ve o kapıyı açtığında hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.