İçeriğe geç

Bölüm 5 - Sessiz Teşhis

Pazartesi sabahı, Mert alarm çalmadan uyandı.

Aslında doğru bir ifadeyle söylemek gerekirse, hiç uyuyamamıştı. Gece boyunca yatağında bir sağa bir sola dönmüş, tavandaki gölgeleri izlemişti. Her gözünü kapattığında aklına aynı soru geliyordu. Ya gerçekten hasta olursam? Bu düşünceyi hemen ardından başka biri kovuyordu. Abartıyorsun. Sadece yorgunsun. İki ses, bütün gece zihninde birbiriyle mücadele etmişti. Saat yedi olduğunda daha fazla yatakta kalamadı. Sessizce kalktı. Annesi mutfakta kahvaltıyı hazırlıyordu. Bu kadar erken mi çıktın odandan? Evet. Bugün önemli bir sunumun mu var? Mert kısa bir an duraksadı. Yalan söylemek istemiyordu. Ama gerçeği de söylemeye hazır değildi. Bir işim var. Annesi masaya çay koyarken gülümsedi. Kendine dikkat et. Mert annesine sarıldı. Kadın şaşkınlıkla oğlunun saçlarını okşadı. “Hayırdır? Hiç, canım istedi. Annesi gülümsedi. Büyüdün ama hâlâ aynı çocuksun. Mert hiçbir şey söylemedi. İçinden yalnızca tek bir cümle geçti. Keşke hep öyle kalabilsem.

Hastanenin koridorları her zamanki gibi kalabalıktı. Kimileri sonuç bekliyor, kimileri sıra numarasına bakıyor, kimileri telaşla bir odadan diğerine koşuyordu. Mert kayıt işlemlerini yaptıktan sonra bekleme salonundaki boş sandalyelerden birine oturdu. Duvara asılı dijital ekrana baktı. Sıra: 214 Elindeki fişte ise 219 yazıyordu. Her geçen dakika daha ağır hissediliyordu. Tam o sırada telefonu titredi. Defne arıyordu.Derin bir nefes aldı ve açtı. Günaydın. Günaydın. Sesin neden böyle? Biraz uykusuzum. Neredesin? Mert hastanenin tabelasına baktı. Boğazı düğümlendi. Bir an gerçeği söylemeyi düşündü. Sonra vazgeçti.“Kütüphanedeyim. Çalışıyor musun?” “Evet.” Defne güldü. O zaman seni rahatsız etmeyeyim. Akşam görüşürüz. Tamam. Telefon kapandı. Mert gözlerini yere indirdi. Hayatında ilk kez Defne’ye yalan söylemişti. Ve bu yalanın ağırlığı, bekleme salonunun sessizliğinden daha ağırdı. 219 numara. Hoparlörden yükselen sesle irkildi. Ayağa kalktı. Koridorun sonundaki kapıya doğru yürüdü. Kapının üzerinde şu yazıyordu: Nöroloji Kapıyı tıklatıp içeri girdi. Masanın arkasında ellili yaşlarında, sakin bakışlı bir doktor oturuyordu.Hoş geldiniz. Hoş bulduk. Ben Doktor Selim. Mert oturdu. Doktor bilgisayardaki dosyayı açtı. Şikâyetiniz nedir? Mert birkaç saniye sustu. Nereden başlayacağını bilmiyordu. Son zamanlarda, bir şeyleri unutuyorum. Nasıl şeyleri? Bazen anahtarımı nereye koyduğumu.

Bazen yaptığım bir konuşmayı. Bazen de derin bir nefes aldı. Birkaç dakika önce yaşadığım şeyi. Doktor dikkatle dinliyordu. Bu ne zamandır oluyor? Yaklaşık bir aydır. Artıyor mu? Evet. Doktor not aldı. Ailenizde benzer bir hastalık yaşayan var mı? Hayır. Baş ağrınız oluyor mu? Bazen. Bayılma? Hayır. Görme kaybı? Hayır. Doktor sandalyesine yaslandı. Sonra Mert’in gözlerinin içine baktı. Size birkaç küçük hafıza testi yapacağız. Şimdilik kesin bir şey söylemek doğru olmaz. Mert başını salladı. İçindeki düğüm biraz gevşemişti. Belki de gerçekten ciddi bir şey değildi. Doktor masasının çekmecesinden küçük kartlar çıkardı. Şimdi size üç kelime söyleyeceğim. Dikkatlice dinleyin.

Mert hazırlandı. Çınar. Saat. Mavi. Tekrar eder misiniz? Çınar. Saat. Mavi. Güzel. Doktor birkaç farklı soru sordu. Bugünün tarihi. Bulunduğu şehir. Doğum tarihi. Mert hepsini doğru cevapladı. Ardından doktor gülümsedi. Az önce söylediğim üç kelimeyi tekrar eder misiniz? Mert hiç düşünmeden konuşmaya başladı. Çınar. Sonra durdu. İkinci kelime. Dilinin ucundaydı.Ama gelmiyordu. Kaşları çatıldı. Boğazı kurudu. Üçüncü kelimeyi de hatırlayamıyordu. Ben…

hatırlayamıyorum. Odanın içinde derin bir sessizlik oluştu. Doktor yüz ifadesini değiştirmedi. Sadece not aldı. Mert ise ilk kez gerçekten korktu. Çünkü o üç kelimeyi yalnızca birkaç dakika önce duymuştu. Ve şimdi sanki hiç söylenmemişler gibi zihninden silinmişlerdi.

Mert, doktorun masasının üzerindeki küçük saate dalıp gitmişti. Odanın içinde yalnızca saatin saniye kolunun çıkardığı düzenli ses duyuluyordu. Tik Tik Tik Tik Her saniye, sanki göğsünün üzerine biraz daha ağırlık bırakıyordu. Doktor Selim dosyasını kapatmadan önce birkaç not daha aldı. Yüzünde endişe vardı ama bunu belli etmemeye çalışıyordu.“Mert. Efendim? Şu an kesin bir teşhis koymak için çok erken. Mert derin bir nefes verdi. Ama… Doktorun bu kelimesi odadaki havayı değiştirdi. Ama yaşın göz önüne alındığında yaşadığın unutkanlıkları ciddiye almamız gerekiyor. Ne yapacağız? Öncelikle bazı kan tahlilleri isteyeceğim. Vitamin eksiklikleri, tiroit sorunları ya da başka nedenler olabilir. Mert umutla başını kaldırdı. Yani geçebilir mi? Geçebilir. Doktor kısa bir duraksamanın ardından devam etti. Ama beyninin çalışma düzenini de incelememiz gerekiyor. Bu yüzden bir MR görüntülemesi ve ayrıntılı nöropsikolojik değerlendirme isteyeceğim. Mert’in boğazı düğümlendi. Çok ciddi bir şey olma ihtimali var mı? Doktor Selim cevap vermeden önce gözlüğünü çıkardı. Bunu söylemek için henüz erken. Fakat hiçbir ihtimali görmezden gelemeyiz. O cümle Mert’in içinde yankılandı. Hiçbir ihtimali görmezden gelemeyiz.

Hastaneden çıktığında hava kapalıydı. Sabahki gri bulutlar bütün gökyüzünü kaplamıştı. İnsanlar telaşla yürüyordu. Arabalar korna çalıyor, otobüsler duraklara yanaşıyor, şehir her zamanki gibi kendi telaşına devam ediyordu. Oysa Mert için zaman durmuş gibiydi. Elindeki dosyaya baktı. Üzerinde büyük harflerle yazıyordu: Beyin MR’ı Altında ise birkaç laboratuvar istemi, bir kâğıt parçası. Ama sanki bütün hayatının ağırlığını taşıyordu. Telefonu titredi. Defne arıyordu.Ekrana uzun süre baktı. Parmağı cevapla tuşunun üzerinde durdu. Açmalı mıydı? Söylemeli miydi? Yoksa biraz daha beklemeli miydi? Telefon susmadan hemen önce açtı. Neredesin? diye sordu Defne. Mert istemsizce hastanenin bahçesine baktı. Kütüphaneden yeni çıktım. Yalan… İkinci kez. Bu kez söylemek daha kolay olmuştu. Bu da onu daha çok korkuttu. Bugün sesin hâlâ yorgun geliyor. Biraz başım ağrıyor. Akşam çorba iç. İyi gelir. Mert gülümsedi. Tamam. Bugün görüşmeyelim mi? Dinlen. Mert gözlerini kapattı. Aslında tam da şu anda Defne’nin yanında olmak istiyordu. Omzuna yaslanıp hiçbir şey söylemeden ağlamak. Ama bunu yapamazdı. Henüz değil. Olur. dedi.Telefon kapandı.

Akşam eve döndüğünde odasının kapısını sessizce kapattı. Elindeki dosyayı çalışma masasının çekmecesine koydu. Tam kapatacakken gözü Defne’nin hediye ettiği ajandaya takıldı. Ajandayı açtı. Kalemi eline aldı. Bir süre hiçbir şey yazamadı.Sonra yavaş yavaş kelimeler dökülmeye başladı. Bugün doktora gittim. Henüz kesin bir şey söylemedi. Ama gözlerinde saklamaya çalıştığı bir endişe vardı. Belki sadece ben öyle hissettim. Defne’ye söylemedim. Onun bana acıyarak bakmasını istemiyorum. Belki birkaç güne bütün bunların gereksiz olduğunu öğrenirim. Umarım. Kalem bir anda durdu. Mert satırlara baktı. Son cümleyi tekrar okudu. Umarım. Bu kelimeyi ne kadar zamandır bu kadar çaresiz yazmamıştı.

Ertesi gün MR çekimi için hastaneye geri döndü. Görevli onu uzun, beyaz bir koridora yönlendirdi. Koridorun sonunda büyük, dairesel cihaz duruyordu. Hemşire gülümseyerek yaklaştı. İlk kez mi giriyorsunuz? Evet. Endişelenmeyin. Yaklaşık yirmi dakika sürecek.

Mert başını salladı. Metal eşyalarını çıkardı. Saatini, telefonunu, Cüzdanını… Hepsini küçük bir dolaba bıraktı. Sedyeye uzandığında tavandaki beyaz lambaya baktı. İçinden tek bir düşünce geçiyordu. Ya gerçekten beynimde bir sorun varsa? Cihaz yavaşça çalışmaya başladı. Kulaklarını dolduran mekanik seslerin arasında gözlerini kapattı. İlk düşündüğü kişi annesi olmadı. Kendisi de olmadı. Aklına gelen ilk kişi Defne’ydi. Onun gülüşü, yağmur altında ilk karşılaşmaları, Gölette çektiği ilk fotoğraf, gün batımında birlikte çektirdikleri kare. Bir anda içini tarifsiz bir korku kapladı. Ya bir gün bunları hatırlayamazsam? O düşünce, şimdiye kadar hissettiği bütün korkulardan daha büyüktü.Çünkü ilk kez ölmekten değil, unutmaktan korkuyordu. MR cihazının tekdüze sesi devam ederken, Mert’in gözlerinden sessizce iki damla yaş süzüldü.Kimse fark etmedi. Ama o an, hayatının en büyük mücadelesi başlamıştı.

MR çekiminin üzerinden dört gün geçmişti. Mert için o dört gün, hayatının en uzun günleri olmuştu. Sabahları üniversiteye gidiyor, derslerde oturuyor, Defne ile konuşuyor, hatta bazen gülüyordu. Dışarıdan bakan biri onun hayatında hiçbir şeyin değişmediğini sanabilirdi. Ama geceleri, her şey değişiyordu. Her gece yatağına uzandığında aynı korku gelip yanına oturuyordu. Ya sonuçlar kötü çıkarsa? Bu soruya verecek hiçbir cevabı yoktu. Cuma sabahı telefonuna hastaneden bir mesaj geldi. Tetkik sonuçlarınız değerlendirilmiştir. Kontrol muayeneniz için lütfen randevu saatinizde polikliniğe başvurunuz. Mesajı okuduktan sonra telefonu uzun süre elinden bırakamadı. Defne o sabah onu kahvaltıya çağırmıştı. Bugün meşhur menemeni ben yapacağım. diye yazmıştı. Mert ekrana baktı. Parmakları cevap yazmak için hareket etti. Bugün gelemem. Sildi.Tekrar yazdı. Bir işim çıktı. Yine sildi. Sonunda yalnızca tek cümle yazdı. Öğleden sonra görüşelim mi? Defne hemen cevap verdi. Olur. Seni beklerim. Mert derin bir nefes aldı. Umarım beklemek zorunda kalmazsın diye fısıldadı. Hastanenin koridoru bu kez daha sessizdi. Sıra numarasını beklerken karşısında oturan yaşlı bir adam dikkatini çekti. Adamın yanında ellili yaşlarında bir kadın vardı. Kadın, yaşlı adamın elini sıkıca tutuyordu. Babacığım, birazdan doktor çağıracak. Yaşlı adam şaşkın gözlerle etrafına baktı.“Kızım, biz neredeyiz? Kadının yüzü bir anlığına düştü. Hastanedeyiz baba. Kontrole geldik. Adam birkaç saniye düşündü. Sonra yeniden aynı soruyu sordu. Biz neredeyiz? Mert’in boğazı düğümlendi. Kadın bu kez cevap vermedi.Sadece babasının elini biraz daha sıkı tuttu. O manzara, Mert’in içine tarif edemediği bir korku bıraktı. Başını çevirdi.İçinden sürekli aynı cümle geçiyordu. Hayır. Bana böyle bir şey olmayacak. Tam o sırada hemşire kapıyı açtı. Mert Arslan. Doktor Selim’in odası ilk gelişine göre daha sessizdi. Bilgisayar ekranında MR görüntüleri açıktı. Doktor ayağa kalkıp onu karşıladı. Hoş geldin Mert. Hoş bulduk. Buyur, otur. Mert oturdu ama elleri dizlerinin üzerinde kenetlenmişti. Doktor birkaç saniye dosyaya baktı. Sonra derin bir nefes aldı. Önce iyi haberden başlayayım. Mert umutla başını kaldırdı. Kan tahlillerinde ciddi bir sorun görünmüyor. Mert’in omuzları biraz gevşedi. Vitamin eksikliği, tiroit ya da enfeksiyon gibi nedenler bulamadık. Peki. Doktor sustu. İşte Mert’in korktuğu sessizlik buydu. Beyin görüntülemesinde çok belirgin bir hasar görmüyoruz. Mert rahatlamak üzereyken doktor cümlesini tamamladı. Ama, bu kelime yine her şeyi değiştirdi. hafıza testlerindeki sonuçların yaşına göre beklediğimiz düzeyde değil. Mert’in yüzü soldu. Ne demek bu? Henüz kesin bir teşhis koyamayız.

Fakat yaşadığın unutkanlıkları sıradan dalgınlık olarak açıklayamıyoruz. O zaman sebebi ne? Doktor birkaç saniye düşündü. Çok nadir görülen bazı nörolojik hastalıklar erken dönemde bu şekilde başlayabilir. O hastalıkların adı ne? Doktor doğrudan cevap vermedi. Şu an isim söylemek doğru olmaz. Çünkü elimizde yeterli veri yok. Ama seni düzenli olarak takip etmemiz gerekiyor. Mert’in sesi titredi.“İyileşebilir miyim? Doktor gözlerini kaçırmadı. Bunu söylemek için çok erken. O zaman

unutmaya devam edecek miyim? Odanın içinde uzun bir sessizlik oldu. Doktor Selim, masasının üzerindeki kalemi yavaşça bıraktı. Mert. Bazen tıp, bize hemen cevap veremez. Biz şu an cevap arıyoruz. Bu cümle, Mert’in beklediği cevap değildi. Ama aldığı cevap buydu. Hastaneden çıktığında hava yağmurluydu. Şemsiyesi yoktu. Islanmayı umursamadan yürümeye başladı.Telefonu defalarca çaldı. Defne, Annesi, Arkadaşları, Hiçbirini açmadı. Şehrin en eski parklarından birine girdi. Islak bir banka oturdu. Yağmur saçlarından yüzüne süzülüyordu. Cebinden Defne’nin hediye ettiği ajandayı çıkardı. Sayfayı açtı. Eli titreyerek yazmaya başladı. Bugün ilk kez gerçekten korktum. Doktor kesin konuşmadı. Ama gözleri bana her şeyi anlatıyordu. Eğer bir gün hafızam beni yarı yolda bırakırsa… Kalemi durdu. Yağmur damlaları sayfanın üzerine düştü.

Mürekkep hafifçe dağıldı. Mert satırın devamını yazdı. Defne’nin gülüşünü unutmak istemiyorum. Sesini unutmak istemiyorum. Bana ilk kez ‘Sen çok sessizsin.’ deyişini unutmak istemiyorum. Bir gün bunları hatırlayamazsam, biri bana onları yeniden anlatmalı. Ajandayı kapattı. O an henüz farkında değildi. Ama bu düşünce, yıllar sonra her gün yazacağı mektupların ilk kıvılcımıydı. Henüz tek bir mektup bile yazmamıştı. Ama kalbi, unutmaya karşı savaşmanın tek yolunun kelimeler olacağını yavaş yavaş anlamaya başlamıştı. Parkta yağmur altında tek başına otururken, Mert ilk kez kaderine sessizce bir söz verdi. Eğer bir gün seni unutmaya başlarsam, Sana yeniden âşık olabilmem için kendime bir yol bırakacağım.