1067/SADAR
Bu yıl kurak geçmişti. Güce’nin har vurup harman savurduğu bereketi kalmamıştı.
İnsanlar gücendirdiklerini düşünüyordu Güce'yi
Sai uzun düşüncelere dalmış, şehre bakan tepenin ucunda sıkıntılı halde gözlüyordu.
Bir kervan ya da bir bilge yolunu değiştirir de uğrar mı rahmeti kaçmış bu kente diye. Pek bir önem vermezlerdi bu kentte ruhuyla yürüyenlere. Sai’ye göre kıtlığın sebebi buydu ama nasıl anlatsındı. Türlü hileler, zevk sefaya dalmalar, bencillik bu kente adım atmadan insanı sarmalayan, girdabına alan bir oyuktu sanki. Pınarlar coşkusunu yitirmiş, semada kuş bile uçmaz olmuştu.
Bir dilim ekmeğini kendine saklamış olanlar sayıca çoktu. Hoş! Ambarları dolu olsa bile diğergamlık işlenmemişti buradakilerin damarlarına.
Birkaç arkadaş toplanır, eski günleri yad ederler. Sai’nin anlattıklarını dinleyip evlerine feri azaltmış umutlarıyla dönerlerdi.Bir şey yapılmalıydı onlara göre ya da Güce'nin bir mucizesi çıkagelirdi belki ansızın. Yine geç saatlere kadar sohbetin koyulaştığı akşamların birinde sonunda eve varmış anacığını uyanık bulmuştu Sai. Yaşlı kadın bu saatlere kadar dayanamazdı hiç. Bugün nasıl oldu da şimdiye kadar ayakta kalabilmişti? Ellerine yüzünü tuttu Sai. Sakin, huzurun derinliğine bıraktı kendini, özüyle. Dünya gözüyle görememişti Oya Hatun Sai''yi. Görmezdi gözleri ama Sai şakağındaki bene kadar gördüğünden emindi anacığının
— Kadınanam!
Yüzündeki kaygı içerideki huzursuzluğunun açık ediyordu Oya Hatun'un.
Endişelendi, gür saçlarını toparladı.
-İyi misin anam
— Git dedi Oya Hatun. "Git oğlum."
— Nereye gideyim güzel Oya Hatun'um de hele?
-...
Lakin anlamıştı Sai anacığının ne istediğini.
Gece devrilip zifiri bir karanlık kentin üzerine çökerken, Sai anasının elini öptü ve kapının eşiğinde durdu. Arkasında bir ömrün hatırası, önünde ise bereketi kaçmış bu diyara yeniden can verecek meşakkatli bir yolculuk duruyordu.
Sürdü atını kurak topraklarda. Arkasında bıraktığı toz duman gibi kavruluyordu Sadar.
Acının, öfkenin, yasın merhemini taşıyordu Sai'nin yüreği. Bakışları keskin, ufukta, gözünden sakındığı canının cananı atı dört nala atılıyordu. "Hadi kızım" diye topuğunun ucuyla narince dürtüyordu Çağar'ı Sai.
Düşünceleri soluklaşmış, kulağında duyduğu tek şey gönlünün çağrısıydı. Yolu bilmiyordu Sai; iz de bulamıyordu bu çorak diyarda.
"Niyetini sabit tut" derdi dedesi. "O seni, nasibini vaktine mühürler, O'nun mührü şaşmaz" derdi. Bir ara Sai'nin zihniyle kalbi öyle hizadaydı ki dizginleri bıraktı. Sağ ellini göğsüne, sol işaret parmağını göğe götürdü. "O" dedi "ne güzel Vekil".
Rüzgar yanağından usulca süzülen yaşı silmeye uğraşıyordu Sai'nin