“Çağla?”
“Saffet? Efendim?”
“N’aptınız? Ne zaman hazır olursunuz?”
Özgü’ye baktım. Yüzünde hala bakım maskesi vardı. Makyaj yapacaktı, oje sürmemi istiyordu ve benim de daha gömleğimi ütülemem lazımdı. Nereden baksak bir saati vardı tüm bunların.
“Bir saate galiba. Sizde durum ne?”
“Ya ben acıktım da bir şeyler sipariş edeceğim. Bizde yiyelim sonra hazırlanırsınız çıkarız. Biz zaten bir saate her halükarda hazır oluruz.”
“Tamam olur o zaman. Ne söylüyorsun?”
“Pizza, dürüm, hamburger. Seç.”
“Ayy dur bi dakika.” mikrofonu elimle kapatıp Özgü’ye seslendim.
“Özgüüü! Pizza mı dürüm mü hamburger mi?”
“AY ABLA ben acayip açım hepsini söyleee!”
Telefondan Saffet’in kısık gülüş sesi geldi. Aferin sana Özgü, Saffet de duydu ne kadar aç olduğunu. Gülerek telefonu kulağıma tuttum yine.
“Ortaya karışık söylüyorum o zaman.” diyordu Saffet.
“Olur. Bize uyar.” dedim. Yemek işi iyi olmuştu cidden. Düğün yedideydi. Sabah Özgü’yle erkenden yaptığımız kahvaltıdan sonra bir şey yememiş evi toplamıştık. Sonra ikimiz de duş alıp hazırlanana kadar saat üç olmuştu.
Saffet işten sabaha doğru gelmişti bildiğim kadarıyla. O da uykudan yeni kalkmış olmalıydı.
Mert ise dışarı çıkmıştı, giyecek adamakıllı bir şeyim yok diyerek sabah erkenden bizim kapıya dikilmişti. Kahvaltı yaparken ona giyeceği kıyafeti internetten seçmiştik, onu almaya gitmişti.
Özgü’ye seslendim. “Özgü gel ojelerini süreyim yemekler gelene kadar kurusun.”
“Geldiim.”
***
Herkes elinde birer soda arabada sessizce kendi köşesinde oturuyordu. Mert şoför koltuğundaydı. Saffet de telefonunu arabaya bağlamış bizden aldığı istek şarkılarla çalma listesi oluşturuyordu sanırım. Sırayla herkesten bir parça çalıyordu. Azıcık geç kalmıştık ama kimsenin bunu dert ettiği yoktu.
Arabada hafif, karışık ama temiz bir parfüm kokusu vardı. Ve ona eşlik eden hafif bir naneli diş macunu kokusu. Yol uzundu biraz. Dördümüz birlikteyken hissettiğim bu hüzünle karışık huzuru dibine kadar yaşamam için hem uzundu hem de dar bir alan olduğu için midir nedir her şey daha yoğundu sanki.
“Mert abi?” dedi Özgü.
“He canım?”
“Birini seç: Acayip saçma bir kıyafetle, mesela pembe pullu bir şort ve ördekli sarı bir atletle lüks kıyafet mağazalarından birine girip satıcının seninle ilgilenmesini beklemek mi? Yoksa...”
Özgü’nün sunduğu birinci seçeneğin absürtlüğünden hepimiz onu dinlemeye başlamıştık dikkatle. İkinci seçenek ne diye bekliyorduk. Sanırım daha ikinci seçeneği düşünmeden konuşmaya karar vermişti. Tam Özgü’lük bir hareketti.
Şaşırtıcı bir şekilde ikinci seçenek o düşünedururken Saffet’ten gelmişti.
“Yoksa şişme yelek ve simitle otobüse binip orta kısımda yüzme taklidi yaparken insanlara ‘Su çok güzel gelsenize!’ diye bağırıp biri gelene kadar durmamak mı?”
Hepimiz gülüyorduk şimdi. Mert ne seçer diye merak etmiştim.
“Naptınız yahu!”
“Mert her iki senaryoda da seni hayal ettim artık ne seçtiğinin bir önemi yok.” dedim kahkaha atarken. Herkes durup bunu hayal etmeye başladı sanırım o sırada.
Gülüşmelerin arasında Mert “Eh o zaman ikiyi seçiyorum. Bugün mağaza dozumu yeterince aldım, ilkini hayal bile etmek istemiyorum.” dedi.
“Hadi sıra ablama senaryo bulalım.”
“Dur dur ona ben bulacağım!” diye atladı Mert.
“Valla önce bulan söyler Mert abi çabuk ol.”
Sırıtmama engel olamıyordum onlar düşünürken.
“Yirmi beş yaşına geri dönmek ve beş yılda bir yaşlanmak ama akademik kariyerini sıfırlamak mı?" diye alelacele konuştu Mert.
“Yoksa kariyer hayatında yoluna taş koyan herkesi süper güçlerinle alt etmek ve istediğin başarıyı elde etmek ama asla aşık olamamak mı?” diyen de Özgü’ydü.
Mert yaş takıntımdan vurmuştu Özgü’nünki ise ‘başarıya takıksın abla’ mesajı içeriyordu.
İkisinde de kariyer karşısında ya aşkı ya da yaşı kaybediyordum. Benim sorularım niye bu kadar kişisel ve ciddi gelmişti ama? Haksızlık vardı bence.
“İki.” dedim ciddi bir sesle. Hakan gibilerine haddini bildirmek süper olurdu. Zaten aşktan yana bir beklentim yoktu pek. Olmasa da olurdu sanırım. Özgü üfledi hiç şaşırmadım der gibi.
Ne seçseydim? Yaşım Saffet’le eşit olsa ne olacaktı ki? En büyük sorun ortadan kalkacaktı evet ama...
“Vay be ortak. Sen cidden işkolik olabilirsin.”
Göz ucuyla Saffet’e baktım. Elinde telefonunu döndürüyordu hızlı hızlı. Hiç sesi çıkmamıştı.
Sessizce dinliyordu her zamanki gibi.
Ortama bir ciddiyet gelmişti bir anda. Özgü’nün de telefonu çalmıştı zaten. Biz de sessiz kaldık. Göksel’in Uzaktan şarkısı çalıyordu şimdi. Özgü’nün lisede bir oğlanı platonik sevince kafayı taktığı şarkıydı. Kimin sıraya eklediği belliydi yani. Sadece şu anki durumuma iyi gelmiyordu pek.
***
Dans etmek istemiyordum. Lale’yi tebrik etmiştik ve şimdi hafif bir müzik eşliğinde herkes eşiyle dans ediyordu. Mert açık büfedeki tatlıları kaçıncı kez turlamaya gitmişti bilmiyorum.
Özgü ve Saffet yanlarında birisiyle sohbet ediyorlardı. Kim olduğunu arkası dönük olduğu için çözememiştim. Ben de birkaç tanıdıkla selamlaşıp yerime oturmuştum. Zaten çok da tanıdığım yoktu çünkü bu kutlama biraz arkadaş ortamı içindi. Asıl düğünü köyde yapacaklardı akraba eş dost gelsin diye. Bir de damadın ailesi için yemekli bir eğlence İspanya’da olacaktı. Böyle söyleyince kulağa garip geliyordu gerçekten.
Lale Erasmus için gittiği sırada tanıştıklarını söylemişti eşiyle. Bayağı renkli bir hikayeleri vardı.
“Makaronları nereden sipariş ettiklerini sorsana Lale’ye.” dedi Mert. Hangi ara gelmişti fark etmemiştim. Tabağına her renkten biraz almıştı.
“Biz asıl hediye işini nasıl yapacağız?” dedim. Tabağındaki makaronlardan bir tane aşırayım demiştim bu sırada. Mmm cidden güzel yapmışlar. Hediye listesinde gördüğüm eşyalar kafamdan bir bir geçiyordu. Espresso makinesini ortak alsak fena olmazdı aslında.
“Bilmem ki. Ayarlarız ya. Bak şu donutların pembe olanından da ye. Fazladan getirdim.”
Minicik donutlar benim de hemen gözüme çarpmıştı ama her şeyden fazlasıyla tattığım için tekrar almamıştım. Zaten hangi akla hizmet yemekli düğüne tıka basa yiyerek gelmiştik bilmiyordum. Saffet ve Mert’in mideleri yoktu zaten. Buradaki şeyleri o kadar rahat yemişlerdi ki. Evde bizimle yiyenler bunların klonu deseler inanırdım. Yine de dayanamayıp Mert’in tabağındaki pembe donutu alıp yemeye başladım.
“Biz seninle ortak alıp yüksek fiyatlı bir şey seçelim bence.” dedim Mert’e bakarak. Sıra mini sarmalara gelmişti ve beni dinliyor muydu bilmiyordum.
“Sence?” diye sordum tekrar.
“Nö?” dedi ağzı doluyken. “Hıhı.” diye bir ses çıkardı. Saffet de dahil olur muydu ki? Ya da Özgü? Acaba ikisi mi plan yapmışlardı? Nerede olduklarına bakındım.
“Canlarıım. Nasıl gidiyor?” diyen Lale’nin sesiydi. Yan tarafa döndüm. Mert ağzındakileri hızla yutmaya çalışıyordu o sırada.
“Müthiş organizasyon yapmışsınız gelin hanımcım. Bayıldık valla. Ortam da çok iyi.” dedi Mert.
“Yaa teşekkür ederiz canısı. Carlos’la kendi fikrimiz her şey.”
“Her şey çok güzel olmuş Lale. Elinize sağlık.” dedim ben de. Mert kaş göz yapmaya başlamıştı. Lale’ye çaktırmamak için dümdüz bakmaya devam ettim ama ne dediğini anlamamıştım.
“Ee köy düğününe de geleceksiniz değil mi?” diyordu o sırada Lale.
Mert tabağı işaret ediyordu gözleriyle, sonra Lale’ye bakıyordu. Ne yapayım? Lale’ye mi ikram edeyim? Tabağı mı saklayayım? Ne diyorsun?!
“Ha geliriz geliriz. Damadımızı bizimkilerin eline bırakmak olmaz şimdi.” dedi Mert. Maşallah konuyu da takip ediyordu bir yandan.
“Ay evet evet! Ama neyse ki Carlos çok canayakın da herkese kendini sevdiriyor. Şeytan tüyü var sevgilimde.” derken kıkırdıyordu Lale. Mert dik dik bakıyordu her fırsatta.
Ben hâlâ anlamaya çalışıyordum.
“Bu tatlılar da ne güzel, ne tazeymiş! Dimi Çağla?!” dedi sonunda.
Haaa. Nereden aldıklarını sor demişti doğru ya!
“Aaa evet evet ya bayıldık. Nereden sipariş etmiştiniz? Benim de aklımda bulunsun.” dedim alelacele. Anladım diye heyecan yapmıştım.
“Sorma sorma, Carlos buldu orayı da. Yeni yerler denemeyi çok sever. Benim ülkemde benden iyi biliyor yani böyle yerleri. Bir alem kocam ya.”
Güldük Lale’yle birlikte. Aşık olduğunu daha fazla belli edemezdi sanırım. Nereden aldığını söylememişti hâlâ.
“Eheheh. Çok şanslısın. Gurme olduğu belli zaten. Yarım saattir Mert’in başını şişirdim ne güzel tatlılar, bak şundan da ye bundan da ye diye.” dedim Mert’e laf çarparak.
“Harbi ha! Bi susmadı. Ben Çağla’ya sipariş vereyim de evde dursun bari.”
“Ay verin verin. Tuzlulardan da yeseydiniz. Bir rus salatası yapmışlar. Böyle bir şey yok yani!”
Mert’le bakıştık. Acaba bilerek mi söylemiyordu anlayamamıştık. Artık hediye listesi de umrumda değildi. Şu tatlıcıyı öğrenmeden bu düğünden ayrılmak istemiyordum.
“Neresi demiştin canım?” diye sordum tekrar.
“Ay Carlos’a bir sorayım canısı. Ben bilmiyorum hiç. Dedim ya o ilgilendi. Mekanı da ben farklı bir yer seçmiştim normalde.”
Artık ikimiz de dinleyemiyorduk Lale’yi.
Neredeydi şu Carlos?
Mert bıkkın bir tavırla yüzüme bakıyordu ama hala tabaktaki balayı kurabiyesinden ufak ufak dişliyordu arada. O kurabiye manyak bir şeydi bu arada. Hatta kimseye itiraf edemezdim ama ben de tabağıma görmemiş gibi üç tane almıştım. Dayanamayıp dördüncüsünü de peçeteye sarıp çantama atmıştım. Kimse görmemiştir diye umuyordum.
“... yaa işte o yüzden evleneceğiniz zaman bana haber veriyorsunuz! Davetiye görürsem valla bozuşuruz!” diyordu Lale. Ne diyordu Lale?
İkimiz de neye kafa salladığımızı bilmeden onayladık. Ona haber verecektik özetle. Tamamdı yani. Neyse ki o da geldiği gibi aniden gitmişti sonra bir anda.
“Bunun kafa uçmuş.” dedi Mert.
“E düğün yorgunluğu, heyecanı... Olur o kadar. Aradığın cevap damattaymış. Ona da sen sorarsın artık.” dedim.
“Hayatta sormam. Herif iyice bir şey sanar kendini.”
“Ay saçmalama Mert. ‘Herif’ bir şey zaten. Baksana yumulduk tabağa. Hem de o kadar yemeğin üstüne.”
“Ay saçmalama Çağla. Sanki herif kendi pişirdi. Alt tarafı sipariş vermiş.”
“Ee yarım saattir ne diye adres için kıvranıp duruyorsun o zaman?"
Cevap veremeyince tabağından bir mini pavlova atıverdi ağzına bu defa. Asık bir suratla çiğniyordu lokmasını ağır ağır. Bu çocuk bu kadar şeyi nasıl yiyebiliyordu gerçekten?
Bu tarafa gelen Saffet’le kesişti bakışlarımız. İstemsizce gözlerim üstünde dolaştı. Siyah gömlekle krem rengi bol bir pantolon giymişti. Siyah kemerine baktım, sonra saatine, bilekliklerine, her zaman kulağında olan küpesine. Biz Mert’e ceketli bir kombin yapmıştık Özgü’yle. Saffet’in ceket tercih etmemesi onun spor havasına daha çok uyuyordu zaten.
İkisinin üstünü başını kıyaslıyordum istemsizce. Bizim Mert’e seçtiğimiz kıyafetler daha güzel demek isterdim ama Saffet de zevkliymiş. Onu genelde bol kargo pantolonlar ve tişörtlerle gördüğüm için şimdi gözüme daha bir yapılı ve uzun gözükmüştü.
Kalbim göğsümden çıkıp ağzımın içinde gümledi sanki bu farkındalıkla. Tek bir kalp atışıydı ve canımı acıtmıştı neredeyse. Böyle süzdüğüm için kendimden utandım sonra.
Ama onu uzun uzun izlediğimi fark etmesini umursamak istemedim. İşime gelmedi çünkü. Utanıp bozarmak ya da durumu toparlamak istemiyordum.
“Abi hâlâ mı yiyorsun?” dedi yanımıza varınca.
“Saffet damada sorsana şu tatlıları nereden sipariş etmiş?”
“Ay taktı ha."
“Asıl hediye işini ne yapmayı düşünüyoruz onu konuşalım.” dedi Saffet abisini duymazdan gelerek. Oh be sonunda benden başka biri daha dert edinmişti bunu.
“Hah evet ben de onu söylüyorum sabahtan beri. Ben diyorum ki birleşelim bir tane büyük bir şey alalım.”
“Büyük bir şey dediğin en fazla ne var ki? Ayrı ayrı alalım bence ayıp olur öyle.” dedi Mert de.
Ay iyi de ben ona para yetiremezdim ki!
Üç farklı kategoride hediye kartları hazırlamışlardı. Düşük, orta ve yüksek bütçeye göre hediyeleri renkli kartlara yazmışlar ve kocaman süslü bir panoya asmışlardı. Aralarından herkes bütçesine göre seçebiliyordu. Kartların arkasında da model ve marka olarak istediklerini ve alternatifleri yazmışlardı. Hem arkadaş hem de akraba olarak orta kategoriden bir şey seçmek istememiştim. Pahalı bir markanın hava temizleme cihazına ortak olur, alırız demiştim ama Mert’in maddi durumu benimkinden iyiydi tabii.
Saffet ne derdi acaba.
“Aslında ikiniz büyük bir şeye ortak olursanız ayıp olmaz bence. Özgü’yle de ben orta büyüklükte bir hediyeyi birlikte alırız.” dedi.
“Yani. Bilmiyorum sonra konuşuruz ben bi dolanıp geleyim.” deyip kaçtı Mert. Bence oluru vardı da Mert pek ikna olacak gibi durmuyordu.
“Özgü nerede?” diye sordum Saffet’e. Elleri cebinde dans pistine bakıyordu.
“Bilmiyorum ki, bi arkadaşını görmüştü dans edeceğim diyordu en son.”
“Burada mı?”
“Hıhı.”
“Kimmiş ki?” diye sordum ama sorum daha çok havayaydı. Saffet de bilmiyorum der gibi dudağını büktü, bir şey demedi.
“Çardaklar var dışarıda. Oturmak ister misin?” diye sordu neden sonra.
“Olur.” dedim. Biraz ilerideki çardaklardan biri neyse ki boştu. Etrafa baktım sonra, çoğu boştu zaten. Herkes içeride dans ediyordu herhalde.
“Özellikle mi seçtin elbiseni?” dedi Saffet yine sessizliği bozarak.
“Nasıl?” Anlamamıştım.
“Çağla yeşili.”
“Ha. Valla adaçayı yeşili dediler bana.” dedim elbiseme bakarken.
Güldü sadece. Ay çocuk iltifat edecekti de yarım mı kalmıştı benim yüzümden acaba? Kaba saba bir cevap vermiştim tabii devam edesi gelmemişti ne yapsın.
Üstümü inceledim ister istemez. Kalın askılı üstü korse şeklinde dardı. Eteği de “A” şeklinde iniyordu, dökümlü uzun bir elbiseydi. İçine de krem rengi balon kollu gömlek giymiştim. Uzun krem rengi topukluları giyerken aklıma Saffet’le yan yana dursak boyum neresine gelir diye gelmişti. Kendimi yeniden lisede gibi hissediyordum böyle anlarda. Öyle kıpır kıpır ve ne yapacağını bilemez bir heyecan geliyordu içime zaman zaman. Üniversitede her şeyimi akademik dünya üzerine kurduğum için böyle şeylere vakit ayırmamıştım. O yüzden en son aşık olduğum anılar liseye aitti. Gelip geçici hisleri ve küçük hoşlanmaları saymıyordum tabii.
Geçip karşılıklı oturduk çardağa. Müziğin sesi bize kısık şekilde ulaşıyordu. Gülüşme, konuşma sesleri ve çardağın etrafındaki ışıklar güzel bir ambiyans oluşturmuştu.
“Saffet?” dedim bir cesaret.
“Hm?”
“Biz neden birbirimizden başka herkesle gülüp eğleniyoruz sence?”
“Öyle mi?” Şaşkındı. Ben de şaşırmasına şaşırmıştım.
“Sence değil mi?”
“Bence öyle olup olmaması sence nasıl olduğunu değiştirecek mi?” diye sordu. Sesi alıngan çıkmıştı. Onunla gülüp eğlenemediğimi düşünmem onu kırmış mıydı yani?
“Değiştirecek tabii ki. O zaman demek ki bana öyle geliyor diyeceğim. Ya da...” dedim ama o kısmı hiç açmasam daha iyiydi. Konu yine açmaza girebilirdi.
“Ya da?” diye üsteledi. Öne eğilmiş dirseklerini dizlerine yaslamıştı şimdi. Ben de ellerimi iki yandan oturağa yaslayarak öne doğru eğildiğim için yüzlerimiz yakınlaşmıştı.
“Ya da benimle gülüp eğlenme gibi bir derdin hiç yoktur belki...”
Sessizlik oldu. Aşağı indirmişti bakışlarını.
“Gene mayınlı bölgeye girdik galiba?” diye sordum imalı bir tonla.
Bir şey demedi. Buna rağmen bir şey demeden durması gerçekten irade işiydi bence. İnsan nasıl susar böyle?
“Ağzından bir cümle çıksın diye beklemek acayip yorucu. Haberin var mıydı?” dedim.
Başını kaldırdı sözlerimle.
“Niye bekliyorsun ki?” dedi sakince söylemişti ama gözlerine baksam çıkışmıştı derdim.
“Önemsiyorum çünkü.”
“Ben de önemsediğim için susuyorumdur belki?”
“Susup durursan ne düşündüğünü nasıl anlamamı bekliyorsun?”
“Eğer susuyorsam anlaman gerekmiyordur demek ki. Boşver gitsin öyle zamanlarda.”
“Bu senin düşünme şeklin. Benim zihnim böyle çalışmıyor.”
Derin bir nefes verdi. “Çağla.” dedi ciddiyetle. Gözlerimin tam içine bakarak konuştu. Artık her yer Saffet’in gözlerinden ibaretti.
Bekliyordum. O da ne diyeceğini biliyor ama nasıl söylese karar veremiyormuş gibi bekliyordu.
“Sorduğun sorular konuyu netleştirmek için erken olduğunu düşündüğüm yerlere çekiyor. Sen de bu amaçla soruyorsun bunun da farkındasın zaten.”
“Niye net bir cevap vermeyi denemiyorsun peki? Olumlu ya da olumsuz, söyle konuş işte.”
“Erken çünkü. Şu an sana bir cevap borçlu olduğumu düşünmüyorum.”
Vay be.
“Ne kadar rahat konuşuyorsun böyle.” dedim. Gücenmiştim. Şimdi yeri izleyen bendim.
“Doğruyu söylüyorum. Sessizliğimden anlaman gereken şeyleri söyleyince böyle bir etki bırakıyor işte.”
Bir şey demedim. Diyemedim. Söylediği her kelime beynime bir darbe indiriyor gibiydi artık.
Düşünmem de yavaşlamıştı.
“Sana göre her şey çok net.” dedim bu tespiti doğrulamak ister gibi. “Dimi?” diye sordum sonra. Gerçi sorsam da sormasam da istediğine cevap veriyor istediğini pas geçiyordu.
Yakında bir de telefon jokeri koysa şaşmayacak hale getirmişti beni.
“Her şey çok net değil. Aksine seninle ilgili netleştiremediğim çok şey var. Bu yüzden susuyorum zaten. Net olan şey tavrım. Ama bu kısım da seninle ilgili değil.”
Neyi netleştiremiyordu ki? Bir umut baktım yüzüne. Ne yani netleştirse tamam mıydı? Sanki o “şeyler” olmasa buradan el ele gidecekmişiz gibi bir ümit doğru içime.
“Ne var mesela? Söyleyemez misin?”
“Hayır.” İyi de neden? Neden sadece hayır? Cümle kur be çocuk!
Duymuş gibi konuştu.
“Eğer sana seninle ilgili sorularımı söylersem çözüm bulmaya çabalayacaksın. Ben çözülmüş sorunlar istemiyorum. Her şeyi mükemmel bir vitrin aramıyorum. Bu sorunlar meselenin neresinde bunu görmek istiyorum. Acele etmezsen bunlar kendiliğinden cevap bulacak zaten.”
İyi güzel diyordu da... İhtimallerden bahsediyordu bana. Gerçi ben de Saffet’i nasıl olurduk acaba diye kendimce sınamıyor muydum ki? Yapıyordum galiba. Demek o da aynısı yapıyordu. Ama biz konuşmazsak nasıl çözüme ulaşacaktı ki?
“O nasıl olacak?” diye sordum.
Gözleri etrafta dolandı biraz. Sonra yüzümde durdu. Düşünerek konuştuğunu anlayabiliyordum.
“Anlaşalım diye kendini değiştirmeye, oldurmaya çalışmayacaksın. Olacaksa olur, olmayacaksa olmaz. Sana en başından direktifler verirsem manipülatif davranmış olurum.”
Bu zamana kadar bunu anlayamamıştı demek. Belki de kendi kendine anlayamayacaktı, belki benim cevaplamam gereken şeyler vardı ama o kadar yanaşmıyordu ki oldurmaya... Ne desem değişmeyecekti anlaşılan. Bir umut Saffet’in aklındaki soruları kendi zihninde cevaplayıp bana olumlu dönüş yapacağı günü bekleyecektim demek ki.
Boğazım düğümlenmişti. Ayakkabımın topuklarını inceliyordum. Saffet’in boyu kaçtır, bu topuklu on santimse ben neresine gelirim diye düşünen heyecanlı hallerim içimi acıttı.
Eğildiğini görebiliyordum, yüzüme bakmaya çalışıyordu. Ama benim mecalim kalmamıştı.
“Seninle zaman geçirmekten keyif alıyorum. Gülüp eğlenebildiğimizi de düşünüyorum. Öyle olmasaydı bu konuşmayı yapmamıza gerek kalmazdı zaten.” dedi.
Bu da teselli cümlesi oluyordu galiba.
Yüzüne baktım zorlukla. Kendimi aşk itirafı yapmış da reddedilmiş gibi yenik hissetmem nedendi?
Gülümsedim yine de. “Bi tuvalete gideyim.” dedim acele etmemeye çalışarak. Ama arkamı döndüğüm anda gözlerimden yaşlar patır patır dökülmeye başlamıştı. Tuvalet neredeydi bilmiyordum bile. Mert’i gördüm o sırada. Kaşlarını çatmış bu tarafa bakıyordu. Yanıma geldi hızlıca. Koluma girdi varla yok arası bir tutuşla.
“Gel, lavabolar bu tarafta.” diye yönlendirdi. Anlamıştı demek.
Bir hıçkırık kaçtı ağzımdan. Birisi bana şefkatli davranmaya görsün, kendimi tutamıyordum işte.
Niye ağlıyordum onu bile anlamamıştım. Kötü bir şey dememişti. Yani... Sanırım.
“Mert. Saffet. Bi şey demedi. Yani. Dedi de. Kötü bi şey demedi.”
“Bacaklarını kıracağım sıpanın. Ne derse desin. Ben seni ağlarken gördüm mü? Gördüm. Konu bitti.”
“Mert...” gelmiştik tuvaletlere. Kapıda durdum, keşke gözyaşlarımı tutabilseydim şimdi her şey daha da karışacaktı.
“Tamam gir hadi yüzünü yıka. Sonra konuşalım.”