“Anlamadım tam olarak, çocuğu ayak bağı olarak mı görüyorsunuz? Eğer öyleyse hiç vakit kaybetmeyelim. Benim bu zihniyetle hiç işim olmaz!” dedim sinirle.
Ama gerçekten de öyleydi. Çocuk mu, kariyer mi diyen insanlardan oldum olası nefret etmişimdir.
“Hayır, yanlış anladınız. Tabii ki öyle görmüyoruz ama bunlar bilinmesi gereken önemli detaylar.” diye ekledi Mert.
Basbayağı öyle görüyorlardı işte! Bu zihniyete karşıydım. Çocuklu bir kadının çalışamayacağını, her şeye yetişemeyeceğini sanıyorlardı.
Oysa bir kadın istediği sürece bu evrende yapamayacağı hiçbir iş yoktur!
Bir süre sessiz kalarak sakinleşmeye çalıştım. Bu öfkeyle ağzımdan ters bir şey çıkmasını istemiyordum. Mert'le bir süre göz göze kaldık. Sonunda bıkkın bir tavırla nefes alıp gözlerimi Esra'ya çevirdim.
“Evet, çocuğum var. Erkek, beş yaşında.” dedim. Artık bu işten bütün ümidimi kesmiştim.
Esra durur mu? Hemen meşhur soruyu sordu. Ben bu kıza biraz önce iyi biri mi demiştim?
“Evlisin yani? Prensip olarak evli kadınlarla çalışmıyoruz.” dedi.
Salak ya! Çocuğum var dedim, evliyim demedim ki!
“Bir istisna yapabiliriz ama.” diye ekledi Sinan Bey hızlıca. Mert'e baktı, sanki onay vermesini bekliyordu.
Mert'in gözlerinde küçücük bir hayal kırıklığı gördüm gibi geldi. Sonra hemen kendini toparlayıp,
“Tabii ki yapılabilir.” dedi buz gibi bir sesle.
Bu adam istediği her an nasıl bu kadar kalın bir duvar örebiliyordu, anlamıyordum.
Neyse, uzatmadan konuya açıklık getirmeye karar verdim.
“Çocuğum var dedim, evliyim demedim. Bir ay önce boşandım.”
Mert'in yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu. Ta ki Sinan Bey konuşana kadar...
“Ha, müsaitsin yani?” diyerek lafa atladı. Ardından anlamsız bir şekilde kahkaha attı.
Bu adama hiç yüz vermemiştim ama hâlâ anlamsız bir şekilde bana yürüyor gibiydi. Mert'e de öyle gelmiş olmalı ki Sinan Bey'in cevabından sonra çene kasının oynadığına yemin edebilirdim.
“Müsaitsin derken neyi kastettiğinizi anlamadım ama evet, bekarım.”
“Tamam o zaman. Her neyse, bizim iş teklifimiz geçerli. Ne diyorsun?”
diye sordu Mert.
Ne desem bilemedim. Bir yanım hemen kabul et diyordu, diğer yanım ise yavaş ol diye uyarıyordu.
“Bilemiyorum. Yani çalışmak istiyorum, çalışmam da lazım ama tek bir sorunum yok ki... Hangisini halledeceğimi bile bilmiyorum açıkçası.” diyerek yarım yamalak bir gülümseme bıraktım yüzüme.
Tam o sırada Esra'nın telefonu çaldı. Ofise gitmeleri gerekiyormuş. İş konusu ortada mı kalacaktı diye düşünürken Mert konuştu.
“Tamam, siz ofise geçin. Ben de işim bitince gelirim.”
Deyip Esra'yla Sinan'ı uğurladı. İkimiz baş başa kalmıştık.
Nedense biraz heyecanlandım. Bu adamda bir şey vardı. Ona bakınca, göz göze gelince kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu.
“Evet, şimdi konuşalım. Neden bu kadar kararsızsın? Tamam, bizi tanımıyorsun. Her şey biraz ayaküstü gelişti ama bu gayet normal bir şey.” dedi.
“Aslında problem siz değilsiniz. Tamamen ben ve benim sorunlarımla alakalı.” dedim.
“Ne gibi sorunlar? Anlat istersen, belki bir çözüm buluruz.”
Adam haklıydı. Açıklamadan sorun sorun deyip duruyordum. Şimdiden adamı sıkmıştım resmen.
Beni problemli, zor bir insan olarak görmüyordur umarım.
“Açıkça konuşmamı ister misiniz?” dedim.
“Tabii ki. Şu an istediğim tek şey bana karşı açık olman. Seni dinliyorum.”
“Doğruyu konuşmak gerekirse, Mert Bey...”
“Dur, dur! Öncelikle senden bir şey isteyeceğim. Burada bize yardımcı oldun, aramızda bir bağ oluştu sonuçta. Bence artık bana bey deme. En azından baş başayken.”
Biraz şaşırmıştım ama uzatmaya niyetim yoktu.
“Tabii, nasıl isterseniz... Yani istersen.” dedim gülümseyerek. “Şöyle özetleyeyim Mert. Dediğim gibi ben edebiyat mezunuyum ama bu zamana kadar hiç çalışmadım. Yeni boşandım. Bir aydır çocuğumla birlikte ailemin yanında kalıyorum. Aslında acilen bir iş, ev ve okul ayarlamam lazım. Ama bütün bunlar bana hâlâ hiç kolay gelmiyor.”
Gerçekten de kolay değildi. Bu durum sanki bir mucize gerektiriyordu.
Mert bir süre bana baktı. Düşünceli görünüyordu. Acaba ne düşünüyordu? Bunun da derdi çok, hayatında hiçbir şey yolunda gitmiyor diye mi geçiriyordu içinden? Öyle bile olsa haklıydı, ne diyebilirdim ki?
“Bak Nehir, seninle açık konuşacağım. Saydıkların hiç de öyle zor şeyler değil. Tıpkı senin bizim işimiz için söylediğin gibi... Bak, iki saatte bizim işimizi hallettin.” dedi.
“O kadar basit mi sence?” dedim.
Benim hayatımdaki bütün zorluklara basit demişti resmen.
“Bence basit. Sen yeter ki işi kabul et. Ev de okul da hallolur. Ben en kısa sürede çözerim. Ne diyorsun, tamam mı?”
Diyerek elini bana uzattı.
Gel de hayır de şimdi! Bu adam karizmadan yıkılıyor yetmezmiş gibi bir de düşünceli davranıyordu.
“Tamam.” diyerek uzattığı eli sıktım.
Tam olaya odaklanacaktım ki elimden koluma doğru bir sıcaklık yayılmaya başladı. Heyecanlanıp kızarırken hızlıca elimi çektim.
Bu adam benim tansiyonumu mu yükseltiyordu?
Ufacık bir dokunuşla nasıl bu hâle gelebiliyordum, anlam veremedim. Böyle bir hissi sanırım en son lise zamanlarımda yaşamıştım.
“Harika! Esra'ya mesaj attım bile. İşe girişini halledecek. Gelelim şimdi ev işine.”
“Ev o kadar basit değil. Hemen taşınabileceğimi sanmıyorum. Evi bulmak, eşya almak... Bir sürü konu var.”
“Ben halledeceğim dedim ya. Sen benim milyonluk işimi kurtardın. Ev nedir ki bunun yanında?”
Lafını ağzına tıkadım resmen.
“Hayır! Böyle bir şeyi kabul edemem. Teklif dahi etmeyin!” diye çıkıştım.
Bağırmış da olabilirdim. Adamı bana yardım ettiğine pişman ettim resmen. Ben neden böyleydim ya?
“Daha bir şey demedim. Sakin ol bence. Biz birer kahve söyleyelim, gerginlik biraz dağılsın.”
Diyerek garsonu çağırdı ve iki sade kahve söyledi.
Utanmıştım resmen. Yüzüm alev alev yanıyordu. Niye öyle yabani gibi davranmıştım ki? Birinin yardım teklifini dinlemeye bile tahammülüm yoktu sanırım. Bu da geçmişimin bana bıraktığı izlerden biriydi.
“Nehir, bak şimdi anlatıyorum. Lütfen dinle, önyargılı davranma.”
Utana sıkıla tamam diyebildim. Sanki hayır desem ne diyecektim ki?
“Bak, bu sana bir ayrıcalık ya da bir şeyin karşılığı değil. Bizim şirkete bağlı evlerimiz var. Bazen personellerimizi, özellikle de yüksek konumdaki çalışanlarımızı bu evlere yerleştirebiliyoruz. Ki sen de koordinasyon müdürüsün. Bence gayet yeterli bir mevki.”
“Anladım sanırım ama ben daha iş yerinin, evin nerede olduğunu bile bilmiyorum.” dedim.
Yüzmeyi bilmeyen birinin, acaba derin mi diye havuza atlayıp bakması gibi bir şeydi bu durum.
“Bak, istersen şöyle yapalım. Şimdi gidip evi bir gör. Zaten şirket de yakınlarda, orayı da görmüş olursun. Sonra karar verirsin. Aklında hiçbir şüphe kalmasın.”
“Tamam, peki. Gidelim o zaman.”
Diyerek eşyalarımı toplamaya başladım. Mert de ayağa kalktı.
Kendi masama geçip çantamı aldım. Mert kasaya doğru ilerliyordu. Arkadan bile ne kadar harika görünüyordu! Yeme de yanında yat cinsten...
Hızlıca arkasından gittim. Çoktan hesabı ödemişti. Her ne kadar karşı çıkmak istesem de yapmadım. Bugünlük bu kadar yabanilik yeterdi.
Arabaya bindik ve eve doğru yola çıktık. Hafif bir müzik çalıyordu. Camdan dışarıyı seyrediyordum.
Bu şehir ne kadar huzurluydu! Havası, kokusu, taş duvarları bile bana huzur veriyordu.
Aklımda bir sürü soru vardı. Bu kadar problem nasıl bir anda hallolmuştu? Bendeki cesarete de bak sen! Tanımadığım bir adamın arabasındaydım. Belki de kötü biriydi.
Aman neyse, yaşayıp görecektik.
Süper kahraman mı bu adam, diye düşüncelere dalmışken Mert'in sesi geldi kulağıma.
“Geldik.”
Ne kadar çabuk olmuştu! Burası bu kadar yakın mıydı?
Etrafıma bir bakındım. Burada hep kocaman kocaman binalar vardı. Bir binanın otoparkına giriş yaptı.
Ama burası...
Rezidanstı! 😱😱😱