İçeriğe geç

4 Bölüm: tesadüf mü kader mi


"Merhaba, buyurun."

Masadaki kısa saçlı kadın bana dönerek konuşmuştu. Kadınla göz göze geldik. Canı burnunda gibiydi. Bir an tereddüt ettim. Acaba hiç konuşmasam mıydım?

Burnuma gelen odunsu kokuyla dikkatimi toparlamaya çalışarak söze girmeye karar verdim. En kötü ne olabilirdi ki? Belki de hayatımda bir daha hiç görmeyecektim bu insanları.

Tam dudaklarımı aralayıp konuşmaya başlayacaktım ki ben ağzımı açamadan o karizmatik adam söze girdi.

"Kusura bakmayın, sanırım rahatsızlık verdik. Bir problemi çözmeye çalışıyoruz da."

Bunu söylerken bile ne kadar çekiciydi!

"Evet, biraz rahatsız oldum ama onun için gelmedim buraya."

Ay! Gözlerine bakınca dilim tutuldu sanki. Neredeyse kekeleyecektim. O nasıl bakışlardı öyle? İçim eridi resmen.

Ne için gelmiştim, ne söyleyecektim? Aklım tamamen karışmıştı.

Neyse kızım, kendine gel! Odaklan!

Dilimle yanağımın içini hafifçe ısırarak kendime gelmeye çalıştım. Sonuçta bu kadar belli etmemeliydim.

Tam o çekici adama bakıp gülümseyerek konuşmaya devam edecektim ki yine araya girdi bu kadın.

Derdi ne bunun?

"O zaman neden geldiniz? Gördüğünüz gibi bir sürü işimiz ve problemimiz var."

Sinirlenme kızım, sakin ol. Konuya odaklan. Adamın saçlarını ellerinin arasına alıp düşünmesini izlemeyi sonra da yaparsın!

"Esra..."

Benim yakışıklı, kadının ismini öyle bir tonda söyledi ki benim bile tüylerim ürperdi. Karizmadan yıkılıyor resmen!

"Pardon, Mert Bey."

Hadi yine iyisin kızım. En azından adamın ismini öğrenmiş oldun.

Mert, Esra'ya yandan bir bakış attıktan sonra gözlerini ve vücudunu tamamen bana çevirdi.

"Siz onun kusuruna bakmayın lütfen. Biraz gergin kendisi."

"Olabilir, arada öyle şeyler olur. Sorun değil."

Yalan! Tabii ki sorun. Ah, bu kadına şimdi neler söylemek isterdim ama maalesef yapamazdım.

"Buyurun, lütfen oturun. Konuşalım biraz, bakalım neler söyleyeceksiniz."

Gülümseyerek karşısındaki sandalyeyi işaret etti. Yanındaki adam ayağa kalkıp sandalyeyi çekti ve oturmamı bekledi.

Adamı izlemeyi bırakıp hızlıca teşekkür ettim ve sandalyeye yerleştim.

Bir iki saniye nefes alıp aklımı toparladıktan sonra konuşmaya başladım.

"Öncelikle teşekkür ederim. Konuşmalarınızdan anladığım kadarıyla defile için bir mekân ayarlamışsınız. Defileye bir hafta kalmış ve mekân iptal edilmiş. Doğru mu anladım?"

Cevap vermelerini beklemek için duraksadım. Her ne kadar onları dinlemiş, hatta istemeden de olsa bütün konuşmalarına kulak misafiri olmuş olsam da olayı tam olarak anlamamış olabilirdim.

Esra hemen lafa atladı.

Bu kadın hiç mi ders çıkarmaz? Sanki biraz önce fırça yememiş gibi...

Yarabbi, ne kadar sinir bozucu bir kadın!

"Evet, tam olarak öyle. Gayet iyi dinlemişsiniz ama söylediğiniz gibi basit bir sorun değil."

Mert, Esra'ya yandan bir bakış atıp hafifçe öksürdü. Uyarıcı ses tonunu ben bile anlamıştım.

Ardından bana dönerek konuşmaya başladı.

"Evet, doğru. Ama sorun büyük, vakit çok kısa. Bu sürede başka bir mekân bulup bütün organizasyonu yeniden yapmamız neredeyse imkânsız. Kısacası mahvolduk."

Söylediklerinden anladığım kadarıyla ümidini kesmişti. Sesinde biraz sinir, biraz da hayal kırıklığı vardı.

"Aslında bir yolu olabilir. Dinlemek isterseniz bu konu hakkında bir fikrim var. Tabii ki siz bilirsiniz."

Mert'in gözlerinde küçücük bir heyecan kırıntısı gördüm gibi geldi. Umarım yanılmıyordum. Durduk yere güzelim adama rezil olmak istemezdim.

Aslında bana göre çözülmeyecek bir sorun değildi. Belki de işin içinde olmadığım için bu kadar kolay düşünüyordum. Ya da onlar sorunun içinde kayboldukları için çözümü göremiyorlardı.

"Tabii, dinleriz. Buyurun, anlatın. Daha ne kaybedebiliriz ki?"

"Şimdi Mert Bey, defilenin illa kapalı bir mekânda yapılması mı gerekiyor? Bu güzelim mevsimde neden dört duvar arasına sıkışalım ki? Bence açık hava çok daha güzel olabilir."

Planımı anlatmaya devam edecektim ki Esra yine araya girdi.

Bu kadın gerçekten bütün sinir uçlarıma dokunuyordu. Bir sus da dinle önce!

"Ya olur mu öyle şey? Sen durumun ciddiyetini kavramadın herhâlde. Sana defile diyoruz! Moda, tasarım... Sokak ortasında mı sunulacak yani?"

"Esra Hanım, dinlemeden hemen lafa atlıyorsunuz. Önce bir planın tamamını dinleyin. Sonrasında isterseniz değiştirir, isterseniz uygularsınız. Burada size yardım etmeye çalışıyorum. Neden düşman gibi davranıyorsunuz, gerçekten anlam veremedim."

Kadın dünyaya düşman gözüyle bakıyor sanırım.

"Siz onun kusuruna bakmayın lütfen. Hepimiz biraz gerginiz."

Bu kez masada oturan diğer adam konuşmuştu. Masaya oturduğumdan beri ilk defa sesini duyuyordum. Çalışanlardan biri miydi acaba?

Ben kendi kendime bunu düşünürken Mert hemen araya girdi.

"Evet, Sinan haklı. Herkes biraz gergin. Kendisi şirket ortağım olur. Siz planınızı anlatın, kimse sözünüzü kesmeden dinleyecek."

Mert'in şirket ortağıymış. Ben de çalışanlardan biri sandım.

Esmer, çekici, yakışıklı bir adamdı. Mert kadar olmasa da...

Neyse, Mert'in sözlerinden sonra fırsatı kaçırmadan bir nefeste bütün planımı anlatmaya karar verdim. Yoksa bu konuşma bitmeyecekti.

"Şimdi Mert Bey, söylemek istediğim aslında şu: Denize kıyısı olan, yeşillikler içinde güzel bir açık alan bulunabilir. Burası özenli bir organizasyonla hazırlanır. Bununla ilgili kafamda bazı detaylar var, mekân kesinleşirse onları da konuşabiliriz."

Bir an durup nefes aldım.

"İkinci olarak, bütün davetlilere yeni davetiye gönderilebilir. Mekân değişikliğini ve kıyafet konseptini belirten bir davetiye... Mesela herkesin beyaz giymesini isteyebilirsiniz. Böylece organizasyonun konsepti de değişmiş olur. Hem bu değişiklik dikkat çekmek yerine yeni bir konsept gibi sunulabilir. Tanıdığınız birinin böyle bir yeri yok mu?"

Konuşmamı bitirip cevabını beklerken gözlerimi Mert'e diktim.

"Aslında var öyle bir yer. Bir arayayım, bakalım."

"Ciddi misin Mert? Gerçekten olur mu öyle şey?"

Esra yine başlamıştı.

"Niye olmasın Esra? Denemekten ne kaybederiz?"

Bu kadın resmen negatif enerji yayıyordu.

"Bence de. Zaten şu an kaybetmiş durumdasınız. Olursa ne âlâ, olmazsa zaten olmamıştı. Bence bir arayın. Mekân işi çözüldükten sonra gerisi çok daha kolay."

Mert telefonunu alıp masadan biraz uzaklaştı. Sanırım tanıdığı kişiyi arayıp durumu anlatıyordu. İleri geri yürüyerek konuşuyordu.

Ben de fırsattan istifade onu izlemeye başladım.

Yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Gözlerim hemen o tebessümün ortaya çıkardığı gamzesine takıldı.

Allah'ım, bu nasıl bir şeydi böyle?

Telefonu kapatıp bize doğru yürümeye başladı.

Hemen gözlerimi kırpıştırıp kendime geldim. Yakalanmadım umarım!

"Evet, mekân tamam. Bize şimdi görselleri gönderecek. Hatta gönderdi bile. Buyurun, bir bakalım."

Telefonundan görseli açıp masanın üzerine bıraktı. Hâlâ ayaktaydı. İki elini masaya dayamış, bize doğru eğilmişti.

Maşallah!

"Burası çok güzel! Tam da kafamdaki yerle bire bir örtüşüyor."

Kendime gelerek hemen görsellere odaklandım.

"Tamam, mekân halloldu diyelim. Peki, catering işini ne yapacağız? Bu kadar kısa sürede boş yer bulamayız. Daha mekânın organizasyonu var, davetiyeler var..."

Artık daha fazla dayanamayacaktım.

"Aa ama yeter! Sen ne kadar karamsar bir insansın. Yarım saatte bütün enerjimi emdin ya!"

Bir anda ağzımdan çıkıvermişti. Ama gerçekten öyleydi. Bir sorun çözüldü diye sevineceğine hemen başka bir sorun buluyordu.

"Bence de Esra, yeter artık. Başka çaremiz yok. Bunu denemeliyiz."

Sinan Bey de sonunda konuşmuştu. En azından fazla karışmasa da ortama uyum sağlıyordu. Bu kadının iş arkadaşlarına Allah yardım etsin vallahi!

"Siz devam edin Nehir Hanım, lütfen."

Mert'in sesiyle yeniden konuya döndüm.

"Şimdi Mert Bey, mekân tamam ise sırada davetiyeler var. Mekânın adresini ve herkesin beyaz giymesi gerektiğini belirten yeni davetiyelerin hemen hazırlanması gerekiyor. Esra Hanım, şikâyet edip duracağınıza davetiye işi sizin olsun. Davetiyenin notu da dikkat çekici olursa iyi olur. Sinan Bey, siz de catering işini halletmeye çalışın. Ben de organizasyonun diğer detaylarını düşünüp size yardımcı olabilirim."

Konuşmam biter bitmez ikisi de başlarıyla onaylayıp verilen görevlere yöneldi.

Esra telefonunu alarak masadan uzaklaştı. Sinan da onun peşinden gitti.

Ve sonunda Mert'le baş başa kalmıştık.

Dilim damağım kurumuştu resmen. Kafamı çevirip garsonu çağıracaktım ki elinde bir kokteylle bana doğru gelen garsonu fark ettim.

Tebessüm ederek bardağı önüme bıraktı.

"Buyurun efendim, patronumuzun ikramıdır."

Ardından cafe sahibinin bulunduğu yönü işaret etti.

Ne alaka şimdi?

Bu adam bana neden ikram gönderiyordu ki?