Uçaktan iner inmez güzel şehrimin mis gibi havasını ciğerlerime çektim.
Nasıl da özlemişim... Ne kadar huzurluydu. Sanki denizin kokusu buraya kadar geliyordu. Derin bir nefes daha aldım. İşte buradaydım. Yeniden, ait olduğum yerde...
Volkan'la sohbet ederek annemlere doğru yola çıktık.
Tam da annemin söylediği gibi herkes oradaydı. Zaten benim için yeterince zor bir gündü. Bir de şimdi insanlara üzgün olmadığımı, verdiğim karardan pişmanlık duymadığımı kanıtlamak zorundaydım.
Herkesle öpüşüp sarıldıktan sonra nihayet oturabilmiştim. Resmen bir sülale öpüşmesi yaşanmıştı. Teyzelerim, dayım, annemler, kardeşlerim... Hepsi buradaydı.
Ve hepsinin gözü bendeydi.
Sanki gözleriyle, "E hadi, anlat bakalım!" diyorlardı.
Üzerimdeki bakışların ağırlığını hissetmeye başlamıştım. Gerilmemeliydim. Açıkçası bu kısmın daha kolay geçeceğini düşünmüştüm ama yanılmışım.
Hepsine tek tek baktım. Anlaşılan vazgeçecek gibi değillerdi. En azından Can'ı bu sorgu havasından uzaklaştırmalıydım.
"Seval, Can'ın üzerini değiştirir misin? Bayağı yorulduk. Biraz da dinlensin, içeri götür istersen."
Seval hemen ne demek istediğimi anladı. Can'ı alıp içeri götürdü.
Ben de bir sigara yaktım. Ardından sanki halka seslenen bir yöneticiymişim gibi söze başladım:
"Evet, şimdi herkes otursun. Başımda dikilmeyin. Ne söylememi istiyorsunuz?"
Söylenecek ne varsa artık konuşulsun bitsindi.
Tabii annem hemen söze atıldı. Sanki ona yüz defa anlatmamışım gibi...
"Neden kızım? Ne oldu da böyle aniden toplanıp geldin? Evet, tabii ki gelebilirsin ama aileni yıkmaya, çocuğu babasız bırakmaya ne gerek vardı?"
Evet, başladık yine.
"Anne, sana defalarca anlattım. Hâlâ bana ne oldu diye mi soruyorsun? Biriktim ve artık taştım. Katlanamadım. Ayrıca aileni yıkmak dedin... Ortada zaten bir aile yoktu. Çocuğu da babasız bırakmadım. Onun hâlâ bir babası var. Umut'la ben boşanacağız, annelikten ya da babalıktan boşanmayacağız."
"Yani evet, tamam. Mutlu değildin, orayı anladık. Ama bu adam sana ne yapıyordu?"
Teyzem de hemen araya girmişti.
İşte anlamadıkları nokta tam olarak buydu.
"Teyzeciğim, sorun da bu zaten. Bu adam bana bir şey yapmıyordu. Yok gibi bir adamdı. Gel, yemek ye, uyu, kalk, git... Sürekli aynı şey. Ufak bir sorunda olayı büyütüyor, hemen bir tartışma çıkarıyordu. Zaten evde yok denecek kadar az. Olduğu kısa sürede de huzurumuzu bozuyor. Ben mutlu olmak istiyorum. Sevilmek, değer görmek, önemsenmek istiyorum."
Bunu anlamak bu kadar mı zordu?
Gerçekten beni anlamıyorlardı. İstediğim öyle büyük şeyler değildi ki. Aslında olması gerekeni istiyordum.
Sevilmek, önemsenmek, değer görmek...
Aşk istiyordum. Tutku, arzu, heyecan...
Ve emindim, bir gün bütün bunları bana hissettirecek biriyle tanışacaktım.
Tabii bu aileyle o da biraz zor olacak gibi görünüyordu.
"Anlıyorum. Umarım her şey istediğin gibi gider. Pişman olmazsın."
"Tek pişmanlığım bugüne kadar sabretmiş olmak. Keşke çok daha önce yapsaydım. Hepinizden tek istediğim, bu konuyu uzatıp durmamanız. Tekrar tekrar ısıtıp önüme koymayın lütfen."
Lafımı bitirir bitirmez babam söze girdi.
Canım babam... Her zaman arkamda durmuş, kararlarıma saygı göstermişti. Bu kez biraz sinirlenmiş gibiydi. Haklıydı da. Daha gelir gelmez aynı konuyu uzatıp durmuşlardı.
"Tamam artık, uzatmayın. Konu konuşuldu ve kapandı. Bir daha da açmayın. Sen de kızım, istediğin kadar burada kalabilirsin. İstediğini yapabilirsin. Sana kimse karışamaz, kimse seni yargılayamaz. Burası senin evin."
Kral noktayı koymuştu!
Canım babam ya...
Kimseden çıt çıkmadı. Sonunda herkes günlük sohbetlerine, işlerine döndü. Yemek, sohbet derken zaman öylece akıp gitti.
Sabah erkenden uyandım. Kahvemi alıp balkona çıktım. Ağustos ayının o güzel sıcaklığı vardı havada. Buraya geleli tam üç hafta olmuştu.
Çoğu gün yaptığım gibi üzerimi değiştirdim, kulaklığımı takıp koşuya çıktım.
Deniz kenarında koşmaya, denizin o mis kokusunu içime çekmeye bayılıyordum. Bu şehrin, bu manzaranın bana verdiği huzurun tarifi yoktu.
Yaklaşık bir saat koştuktan sonra her zamanki molamı verdiğim kafeye oturdum. Artık burada beni tanıyorlardı.
"Hoş geldiniz efendim. Her zamanki gibi mi?"
Garson kızın sorusunu başımla onayladım. O da hızlıca yanımdan uzaklaştı.
Siparişimi beklerken bir yandan manzaranın tadını çıkarıyor, bir yandan da artık bir şeyler yapmam gerektiğini düşünüyordum.
Neredeyse bir ay olmuştu. Kendime bir iş, bir ev bulmalı ve kendi düzenimi kurmalıydım. Annemlerde kalıyordum ama böyle devam edemezdi. Ev ev üstüne olmazdı sonuçta.
Üstelik Can'ın okulu başlayacaktı. Onun da bir düzene ihtiyacı vardı.
Bir de okul konusu vardı... Off!
"Buyurun efendim, afiyet olsun."
"Teşekkür ederim."
Önümdeki sandviçe yöneldim ama aklım hâlâ düşüncelerle doluydu. Düşün düşün, işin içinden çıkamıyordum.
Antalya'ya geldiğim ilk hafta anlaşmalı olarak boşanmıştık. Can'ın velayeti bende kalmış, ikimiz için aylık elli bin lira nafaka konusunda anlaşmıştık.
Bunlar tamam gibiydi ama yetmezdi.
Bir iş, bir ev, bir de Can'ın okulu... Hepsini halletmem gerekiyordu.
Sandviçimi bitirdikten sonra başımı kaldırıp garsonu aramaya başladım. O da beni fark etmiş olmalıydı. Elinde büyük bir kahve bardağıyla masama doğru geliyordu.
"Teşekkür ederim, ben de tam kahve isteyecektim."
Gülümseyerek kahvemi aldım.
Sıcakkanlı, güler yüzlü bir kızdı. İşini de layıkıyla yapıyordu.
"Rica ederim. Artık sizi tanıdık hepimiz. Ne zaman ne isteyeceğinizi biliyoruz. Soğuk suyunuzu da arkadaşım getirecek şimdi."
Diyerek gülümsedi.
Ben de teşekkür ettim. İşine geri döndü.
Düşünsenize, topu topu üç haftadır geldiğim bu mekânda çalışanlar bile ne istediğimi anlayabiliyordu. Yıllarımı verdiğim adam ise beni bir türlü anlayamamıştı.
Neyse...
Olan olmuş, biten bitmişti artık.
Umut da ara sıra arıyor, çocuğuyla konuşuyordu. Müsait olduğunda gelip göreceğini söyleyip duruyordu. Bir ay olmuştu ama hâlâ müsait olamamıştı. O da ayrı bir konuydu, neyse...
Yaklaşık bir saat sonra eve dönmüştüm. Hep birlikte yemek yedik, sohbet ettik. Saat ilerleyince Can'ı Seval'le birlikte uyumaya gönderdim.
Gündüzler bir şekilde geçiyordu da...
Ah, bir de gecelerin dili olsa!
"Günaydın anneciğim."
Oğlumu öperek uyandırdım. Evdeki herkes hâlâ uyuyordu sanırım. Sessizce mutfağa geçip kahvemi demledim. Ardından Can'a hızlıca bir kahvaltı hazırladım.
Kahvaltımızı bitirdiğimizde ev halkı da yavaş yavaş uyanmaya başlamıştı. Onların kahvaltısı, ev işleri, günlük telaşlar derken saat öğleni bulmuştu.
"Anne, ben bir duşa gireceğim. Can'a dikkat eder misiniz?"
"Tamam."
Annem, yüzüme bile bakmadan cevap vermişti.
Bir şey vardı ama ne olduğunu çözebilmiş değildim.
Hızlıca duşumu alıp çıktım. Belki hep birlikte bir kahve içer, biraz sohbet ederiz diye mutfağa girdim.
"Gel sen, gel! Bak başıma ne işler açıyorsun!"
Annemin öfkeli sesiyle olduğum yerde kaldım. Ne olduğunu bile anlamadan yanına yaklaştım.
"Ne oldu anne? Ne bu tavırlar?"
"Bir de ne oldu diyor ya! Allah'ım, ne olsun daha?"
Sinirlerim iyice gerilmeye başlamıştı. Gerçekten bu kadının derdi neydi?
"Ya anne, Allah aşkına sen benden ne istiyorsun?"
Hayır, derdi neyse açık açık söylesin, ben de anlayayım.
"Ya senin çocuğun var! Çocuklu bir kadınsın. Her gün her gün giyinip deli gibi koşuyorsun. Saatlerce gelmiyorsun. İnsanlar bana soruyor, senin kızın her gün ne yapıyor, nereye gidiyor diye. Yeni boşandın, insanların ağzına laf mı vermeye çalışıyorsun?"
Duyduklarım karşısında resmen nutkum tutulmuştu.
"Ya sabır! Saçma sapan konuşmayın Allah aşkına. Kafam dolu, çıkıp koşuyorum, kahvemi içip geliyorum. Bunda ne var? Ayrıca insanların ne düşündüğünden bana ne?"
Evet, başlamıştık yine.
Kısıtlamalar, imalar, bitmek bilmeyen yargılar...
Annemle tartışmaktan hiç hoşlanmıyordum ama bazen beni gerçekten zorluyordu. Sanki boşanmış bir kadının hiçbir şey yapmaya hakkı yoktu. Dışarı çıkamaz, eğlenemez, kendine vakit ayıramazdı.
Normalde sabahın erken saatlerinde koşardım. Ama o kadar sinirlenmiştim ki kendimi evden dışarı atmak, soluksuz kalana, beynim düşünmeyi bırakana kadar koşmak istiyordum.
Hızlıca üzerimi değiştirdim. Duştan yeni çıkmıştım, saçlarımı tarayıp önce at kuyruğu yaptım, sonra ördüm. Güneş kremimi sürüp kendimi dışarı attım.
Kulaklığımı taktım, sevdiğim şarkıyı açtım ve tempolu adımlarla koşmaya başladım.
Her zaman mola verdiğim kafeyi görünce durup saatime baktım.
Normalde bir saatte koştuğum yolu kırk dakikada gelmiştim.
Kulaklarım uğulduyor, başımın içinde bir basınç hissediyordum. Kalbim sanki yerinden çıkmak için çırpınıyordu.
Hemen durdum. Yavaşça nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Ardından kafeye doğru yürümeye başladım.
Çalışanlar bile beni gördüklerinde şaşırmış gibiydi.
"Hoş geldiniz efendim. Genelde bu saatte gelmezdiniz."
"Hoş bulduk. Bugün öyle denk geldi. Ben masama geçiyorum. Hızlıca bir soğuk su alabilir miyim? Sonra da kahve lütfen."
Garson, ne kadar yorulduğumu fark etmiş olacak ki hızlı adımlarla suyu getirmek üzere yanımdan ayrıldı.
Dışarı çıkıp denize bakan her zamanki masama yöneldim.
Hay aksi!
Doluydu.
Al sana bir can sıkıcı durum daha...
Neyse, diyerek tam karşı köşedeki masaya oturdum. Garson önce suyumu, ardından kahvemi getirdi.
Bir süre dinlenip sakinleştikten sonra telefonumu elime aldım. İş ilanlarına bakmaya başladım.
Artık zamanı gelmişti. Başkasının evinde yaşadığım sürece hayatıma hep bir müdahale olacaktı. Her ne kadar ailemin evi de olsa kendi düzenimi kurmalıydım.
İlanlara göz gezdirirken bir anda dikkatimi kendi masamda oturan üç kişi çekti.
Ortam biraz gergin gibiydi. Sanırım bir konu hakkında tartışıyorlardı.
Sesi diğerlerinden daha yüksek çıkan kişiyi ilk başta tam göremiyordum. Merakıma yenilip biraz sağa doğru eğildim.
Aman Allah'ım!
Esmer tenli, hafif kirli sakallı bir adamdı.
Bir anda bütün dikkatimi dağıtmıştı. Sanki o an çevremdeki hiçbir şeyi duymuyor, yalnızca onun sinirli ve gergin ses tonunu işitiyordum.
Tövbe tövbe! Neler düşünüyorum ben? İyice kafayı yedim sanırım.
Önüne dön kızım!
Adam, ona baktığımı fark etmiş gibi gözlerini benim tarafa çevirdi. Hemen bakışlarımı kaçırdım.
Rezil oldun kızım! Ne diye adama gözlerini dikmiş, yiyecekmiş gibi bakıyorsun?
Adamın ses tonu biraz alçalmıştı. Herhâlde rahatsız olduğumu düşünüp sesini kısmıştı.
Gerçi rahatsız olduğum doğruydu canım. Yoksa geniş omuzları, buğday teni, inci gibi dişleri, hele o anlamlı bakışlarıyla konunun hiçbir alakası yoktu!
Kendi kendime gülümseyip önüme döndüm.
Onlara bakmadan, sessizce konuşmalarına kulak misafiri oldum. Sanırım iş hakkında tartışıyorlardı.
Bir mekân iptal olmuş, defileyle ilgili bir şeyler bozulmuş... Tam olarak anlayamamıştım.
Ama bu kadar abartmaya ne gerek vardı? Başka bir mekân bulunabilirdi sonuçta. Adam fazla mı gergindi, yoksa gerçekten büyük bir sorun mu vardı?
Bir süre dinledikten sonra konunun ne olduğunu ve sorunun nereden kaynaklandığını az çok anlamıştım.
Aslında çözüm oldukça basitti.
Gidip konuşsam mıydım?
Hem belki yakından görme fırsatım da olurdu.
Yok artık Nehir!
Boş ver, sana ne? Zaten ortam yeterince gergin. Durduk yere başını derde sokma.
Ama bir süre sonra sesler yükselmeye, tartışma daha da hararetlenmeye başladı. Telefonları da bir türlü susmuyordu.
Yok, olmayacaktı. Sanırım dayanamayıp gidecektim.
Sonunda kararımı verdim.
Ayağa kalkıp masalarına doğru ilerledim. Yanlarına vardığımda hafifçe gülümsedim.
"Merhaba..."