"780 TL efendim."
Düşüncelere öyle bir dalmıştım ki taksicinin sesini duymamıştım bile. Aklımdaki tek şey, iki saat sonra ait olduğum, kendimi özgür hissettiğim yerde olacak olmamdı.
Gözlerimi taksiciye çevirdim. Sıkılmış bir ifadeyle gözlerini devirerek bir kez daha tekrarladı:
"Geldik efendim, 780 TL borcunuz."
Ne oldu yani, gözlerini devirecek? İki saniye beklemek bu kadar mı zor? İnsan biraz anlayışlı olur. Belki hastam var, yanına gidiyorum. Belki kafam dolu, dalıp gitmiş olabilirim. Yıllarımı geride bırakıp gelmişim, bir de taksicinin tribiyle uğraşıyorum.
Neyse...
"Ah, pardon. Dalmışım. Tabii ki, buyurun."
Diyerek ücreti uzattım. Taksici araçtan inip bagaja yöneldi. Valizimi teslim aldıktan sonra kendisine iyi günler diledim.
Bir elimde valizim, diğer elimde çocuğumun küçücük eliyle giriş kapısına doğru ilerledim. Ancak kapıya varmadan sağ taraftaki oturma alanına yöneldim. Öyle hemen içeri giremezdim.
Valizi kenara bıraktım, Can'ı oturttum. Çantamdan sigaramı ve çakmağımı çıkardım. Çocuğumdan biraz uzaklaşarak sigaramı yaktım.
Derin bir nefes çektim. Gri dumanın havada dağılışını izliyordum. Sanki şekillerin içinde bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.
Sessizce sigaramı bitirdim ve çöp kutusunun kenarında söndürdüm.
Bu kadar basit miydi?
Gerçekten her şey bitmiş miydi? O günler artık geride mi kalmıştı? Yoksa ben sadece öyle olmasını mı umuyordum?
Valizimi ve Can'ı alarak giriş kapısına doğru ilerledim. Havaalanı oldukça kalabalıktı. Sanki İstanbul'un bütün kalabalığı buraya toplanmıştı.
İçeri girmeden önce dönüp son bir kez arkama baktım.
Neyi görmek istiyordum, neyi bekliyordum bilmiyordum. Tek bildiğim, sanki bir daha burayı hiç göremeyecekmişim gibi hissettiğimdi.
Onca zaman, onca anı bir anda yok olmuyordu. İnsan yaşadıklarını öyle kolayca silemiyordu. Aslında ben insanları da kolay kolay silemezdim. Sürekli affetmek, kabullenmek, tahammül etmek gibi kötü bir huyum vardı.
Zaten insan birini öyle pat diye silemiyordu. Zaman içinde, azar azar tükeniyordu bazı duygular. Benim de öyle olmuştu. Yavaş yavaş düşmüştü gözümdeki değeri. Biz kadınlar bazen bir ilişkinin içinde, farkına bile varmadan bitiriyoruz her şeyi.
Benim duygularım da öyle olmuştu sanırım. İçimdeki sevginin nasıl eriyip bittiğini kendim bile anlamamıştım.
Görevliye Can'ın ve kendi kimliğimi uzattım.
"Nehir Sağlam, Can Sağlam. Buyurun efendim, biletleriniz. Valizinizi yerleştirebilirsiniz."
Biletlerimizi aldım. Valizimi tartıya yerleştirdim. İşlem bittikten sonra valizimiz bant üzerinde usulca uzaklaştı.
"Teşekkür ederim, kolay gelsin."
"İyi günler efendim. Sağ kapıdan girişinizi sağlayabilirsiniz. İyi uçuşlar."
Kadına tebessüm ederek teşekkür ettim. Can'ın elini tutup sağ taraftaki giriş kapısına yöneldim.
Uçağa alınmamıza yarım saat vardı. Can'la birlikte oturup beklemeye başladık.
Sanırım bu sefer olmuştu.
Hayalini kurduğum günlere artık çok yakındım. Hâlâ rüya gibi geliyordu. Gerçekten çıkabilmiş miydim? Her şeyi ardımda bırakıp yeni hayatımın ilk adımını atabilmiş miydim?
Kendime küçük bir not:
Umarım bana sunulan bu ikinci şansta aynı hataları, aynı yanlış tercihleri tekrarlamam.
Can'a tabletini verdim. Yarım saat boyunca oyun oynayabileceğini söyledim. Ardından kocaman omuz çantamın içinde telefonumu zar zor bulup aramak istediğim numarayı tuşladım.
Çalıyor...
Çalıyor...
Çalıyor...
Bu sırada gözlerim gökyüzüne takıldı. Bugün daha mı maviydi sanki? Daha canlı, daha parlak... Hatta uçan kuşların kanat çırpışlarını bile duyabiliyormuşum gibi geliyordu.
Yine düşüncelere dalmışken tanıdık bir ses duydum.
"Alo."
"Alo anne, merhaba."
"Nasılsın kızım? Seni çok merak ettik. Herkes burada senden haber bekliyor."
"Yaygara çıkarmayın demiştim diye hatırlıyorum anne. Neden herkes orada? Düğün mü var, cenaze mi?"
Aslında onlar için bir cenaze sayılırdı.
Bizim kültürümüzde, daha doğrusu ailemizde boşanmak son çareydi. Hatta onlara göre bir çaresizlik göstergesiydi.
Boşanmak istediğimi söylediğimde hep aynı sorularla karşılaşmıştım:
"Neden? Sana vuruyor mu? Seni aldattı mı? Evine mi bakmıyor?"
Hep bilindik sorular...
Beni anlamıyor, beni düşünmüyor, beni umursamıyor. Kendimi çok yalnız hissediyorum. Bu hayatı tek başıma yaşıyor gibiyim. Mutsuzum...
Bunların hiçbirini yeterli görmüyorlardı. İlla ellerinde somut bir neden olmalıydı.
Peki ben her şeyi tek başıma yaşayacaksam, varlığıyla yokluğu belli olmayan biriyle neden evli kalmalıydım?
İnsan sadece evli olmak için mi evlenirdi?
Ben aile olmak istemiştim. Birlikte mutlu, huzurlu bir yuvamız olsun istemiştim. Ama karşıma çıkan, bizi hiç düşünmeyen, yalnızca kendisini önemseyen bencil bir adam olmuştu.
"Ne var kızım? Sanki seni merak ediyorlar. Kimse senin kötülüğünü istemiyor ki."
"Tamam anne, neyse. Konuyu uzatmayacağım. Tek ricam, ben gelince Can'ın yanında bu konu hakkında konuşmayın. Birazdan uçağa bineceğim. Bir saate oradayım."
"Tamam kızım, dikkat et. O zaman enişten çıksın yola, anca yetişir sana."
"Tamam anne. Sadece Volkan gelsin lütfen, konvoy yapmayın. Hadi görüşürüz, kapı açıldı. Giriyoruz. İnince ararım."
"Tamam kızım, görüşürüz."
Telefonu kapattım.
İnsanı bazen yoran boşanmak, evinden, yuva dediği yerden ayrılmak değildi. Asıl yoran, çevresindeki insanlardı.
Neden boşanan insanlara, özellikle de kadınlara, hele ki çocuklarıyla birlikte yeni bir hayata başlayanlara acıyarak bakıyorlardı? Sanki dünya başlarına yıkılmış, hayatları sona ermiş gibi davranıyorlardı.
Oysa bazen mutsuzluk içinde geçen yıllardansa, ayrı ama huzurlu bir hayat çok daha onurluydu.
"Anne..."
Can'ın sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.
"Efendim oğlum?"
"Biz niye anneannemlere gidiyoruz? Evimize bir daha gitmeyecek miyiz?"
İşte korktuğum soru...
Her şeyden zordu küçücük bir çocuğa bir daha evine, odasına, alıştığı hayatına aynı şekilde dönemeyeceğini anlatmak. Üstelik bunu yaparken kendi duygularını da bir kenara bırakmak zorundaydın.
"Oğlum, bu konu biraz uzun. Seninle daha sonra baş başa oturup sakince konuşacağız. Ama şimdilik şunu bilmeni istiyorum; bizim yine bir evimiz olacak. Hem istediğin zaman babanı görebilecek, onunla konuşabileceksin."
Dedim çaresizce.
Kendimi mi avutuyordum, yoksa çocuğumu mu, ben de bilmiyordum.