Bu işin böyle olacağını hiç tahmin etmemiştim. Hiç iyi olmadı! Nereden çıktı şimdi Mert? Her şey daha da karışacak. Ben bu işin içinden nasıl çıkacağım?
Mert'in yumruğuyla sendeleyen Umut, neye uğradığını şaşırmıştı. Kafasını sağa sola sallayarak kendine gelmeye çalıştı. Yavaşça doğrulup bir bana bir de Mert'e baktı. O da yumruğunu savurdu.
Ne oluyor burada?
Bir anda iki eşek kadar adam birbirine girmişti. O ona vuruyor, o buna vuruyor...
Şok olmuş bir şekilde öylece izliyordum. Kanım donmuş, nutkum tutulmuş gibiydi. Bir şeyler yapmalıydım. Birbirlerini öldüreceklerdi!
“Hey! Hey! Durun! Hemen ayrılın!” diye avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım.
Ne desem boşunaydı. Beni hiç duymuyorlardı. Sanki hastanenin döner kapısına sesleniyordum.
“Yardım edin! Durun!” diye etraftan yardım istedim ama kimsenin umursadığı yoktu.
Herkes öylece, film izler gibi bizi seyrediyordu. Kimse ayırmak için yardım etmiyordu. İnsanlık ölmüş resmen! Utanmasalar patlamış mısır alacaklardı.
İyice sinirlerim tepeme çıkmıştı. Benim çocuğum içeride ne hâldeydi, ben ise burada iki koca adamın kavgasını ayırmaya çalışıyordum.
“YETERRRR! DURUN ARTIK! NE YAPTIĞINIZI SANIYORSUNUZ? ŞU HÂLİNİZE BİR BAKIN, ETRAFINIZA BAKIN! BENİM ÇOCUĞUM İÇERİDE HASTA. ONUNLA İLGİLENMEK YERİNE İKİ KOCAMAN ADAMIN SAÇMA SAPAN KAVGASINI AYIRMAYA ÇALIŞIYORUM!”
Avazım çıktığı kadar bağırmıştım. Başka türlü ayrılmayacaklardı.
Ses tonumdan ve durumun ciddiyetinden etkilenen eski kocam, sesimi duyar duymaz elini havada tutup bana baktı. Eee, beni tanıyordu. Mert'i biraz korkutmuş olabilir miydim? Artık yapacak bir şey yoktu.
“Şey, ben...”
“Nehir...”
Bak, bir de eveleyip geveliyorlar! Suçüstü yakalanmış çocuk gibiler.
“Ne şey, ne Nehir? Allah aşkına ne yapıyorsunuz? Bu yaştan sonra bir de bunlarla uğraşamam ben!” dedim.
“Senin kolunu sıkıyor, seni sarsıyordu. Ne yapmamı bekliyorsun? Öylece izlemeli miydim?” diye sinirli bir şekilde karşılık verdi.
“Evet, aynen onu beklerdim senden. Sence ben kendini koruyamayacak, yardıma muhtaç biri miyim?” dedim aynı sinirle.
Tabii başıma ne işler açacağından haberi yoktu. Konuşmak kolaydı!
“Evet, ne karışıyorsun sen? Kim olarak karışıyorsun?” diye bağırdı Umut.
“Sen sus! Seninle sonra konuşacağız.” diyerek lafını ağzına tıktım.
“Hiç kusura bakma Nehir, öylece durup izleyemezdim. Seni düşündüğüm için de beni suçlayacaksan sen bilirsin.”
Al işte! Şimdi bir de tripleriyle uğraş dur.
“Anlıyorum, beni düşündüğünü biliyorum. Haklısın da aslında bir taraftan ama bak, iyi mi oldu böyle? Biraz daha sabretseydin benden tokadı yer, otururdu.”
“He, yapar valla!”
“Sus artık Umut! Gir içeri, çocuğun yanına. Geliyorum birazdan.”
Deyip zar zor Umut'u içeri gönderdim.
Allah'ım, ben nelerle uğraşıyorum ya!
Derin derin nefes alıp sakinleşmeye çalıştım. Ne kadar mümkünse tabii...
Hastanenin önündeki banka oturdum. Sigaramı çıkarıp yaktım. Nefes almakla olacak iş değildi bu. Etraftaki insanlar hâlâ meraklı gözlerle bizi izliyordu.
“Bak, özür dilerim ama kendimi tutamadım.” dedi masum masum.
Bu şekilde sakin ve yumuşak olduğunda o kadar tatlıydı ki insan sinirlense bile kızamıyordu. Aslında tavrına bir taraftan hak veriyordum ama keşke yapmasaydı.
“Anlıyorum. Haklısın aslında bir taraftan. Sadece olaylar çok karıştı. Bir ton açıklama yapmam gerekecek.” dedim.
Kendini kötü hissetmesini istemiyordum.
“Nasıl yani?”
“Kimdi, neden onunla geldin, sana neden böyle davranıyor gibi bir sürü soruya maruz kalacağım.”
Öyleydi de! Umut aşırı takıntılı, manyak bir adamdı. Tatmin olmadığı bir konuyu sonuna kadar irdelerdi. Başıma yine büyük bir bela açmıştım.
“Sen de gerçeği söylersin. Neden korkuyorsun ki? Ne yapabilir?”
Başladık yine! Ben sürekli bu adama aynı şeyleri açıklamak zorunda mıyım?
“Korku değil bu. Her ne kadar sevmesem de o, çocuğumun babası. Eğer bir ilişkim olduğunu öğrenirse neler yapabilir, biliyor musun?” dedim endişe ve öfke karışımı bir sesle.
“Ne yapabilir ya? Ne yapabilir? Hele bir denesin!”
Ya sabır! Kafayı yiyeceğim. Tam sakinleştim diyorum, bir fitil ateşliyor. Yeniden beynime kan fışkırdı.
“Ya sen neden anlamıyorsun? Ben her defasında bunu açıklamak zorunda mıyım? Adam gidip dava açsa, uygunsuz bir ilişki içinde olduğumu ve çocuğumun psikolojisinin etkilendiğini söylese velayeti benden alır!”
Gergin bir şekilde konuşuyordum. Gerçekten de böyle bir ihtimal vardı. Çocuğunu çok istemese de babalık duygusu yetersiz de olsa sırf bana acı çektirmek, gıcıklık olsun diye bile böyle bir şey yapabilirdi. Adım gibi emindim.
“Özür dilerim. Ben o detayı sürekli atlıyorum.” dedi yere bakarak.
Bu ne şimdi? Benim çocuğum, senin için önemsiz bir detay mı? Unutulabilecek, atlanabilecek küçük bir ayrıntı mıydı?
Sigaram bitmişti. Hızlıca oturduğum yerden kalkıp izmariti söndürdüm ve çöpe attım. Ardından ayağa kalkıp Mert'in bana bakmasını bekledim.
“Tabii, senin için önemsiz bir detay benim çocuğum. Senin değil sonuçta. Sen gidebilirsin artık.” dedim ve hızlıca hastaneye doğru yürümeye başladım.
Arkamı bile dönüp bakmadım. Baksaydım gidemezdim ama gitmem gerekiyordu.
Biraz ağır konuşmuş olabilirdim ama bu sefer hak etmişti. Çizgimi iyice belirtmem lazımdı. Eğer benim hayatımda olmak istiyorsa çocuğumun da hayatında olacaktı. Bunu öğrenmeliydi.
“Nereden kaldın?”
“Geldim işte. Sus, çocuğun yanında!”
Salak ya! Buna da yıllardır çocuğun yanında gereksiz konuşmaması gerektiğini öğretemedim.
“Doktor ne dedi anne?” diyerek hızla anneme döndüm. Artık enerjimi Umut'a harcayamazdım.
“Çıkabilirmişiz. Her şey temiz. Ben eşyaları hazırladım.” dedi annem.
“Tamam o zaman, hadi çıkalım.”
Annem çantayı aldı. Umut'un mal mal ağzını ayırıp bizi izlediğini görünce çocuğu işaret ederek kucağına almasını sağladım. Ardından odadan çıktık.
“Siz geçin arabaya, ben hemen geliyorum.” dedim.
“Nereye?” diye hemen lafa atlayan eski kocama ölümcül bakışlarımı atıp elimle git işareti yaptım.
Mert hâlâ aynı yerde oturmuş, öylece yere bakıyordu. Hızlıca yanına doğru yürümeye başladım. Neden gitmemişti? Ne düşünüyordu?
“Neden buradasın?” diye sordum.
Sanırım dalmıştı. Sesimle birden irkildi, kafasını kaldırıp gözlerime baktı. Gözlerinde anlam veremediğim bir duygu vardı.
“Dalmışım.” dedi sadece, soluk bir ses tonuyla.
“Fark ettim. Kusura bakma, korkuttum.”
Gelsene, der gibi yanındaki yeri işaret ettim. Eliyle vurduğu yere oturdum. Gövdesini bana çevirdi, ellerimi tuttu ve gözlerini gözlerime sabitledi.
Dudağını konuşacakmış gibi bir açıyor, bir kapatıyordu. Sonunda derin bir nefes aldı. Nereden başlayacağını bulmuş gibi yüzüne cesur bir ifade yerleştirdi.
“Bak sevgilim, ben seni çok seviyorum. Can'ı da çok seviyorum. Onu umursamıyor ya da düşünmüyor değilim. Sadece böyle şeyler olunca kıskançlığımdan bazen beynim durmuş olabilir. Ama bu, sevgimden başka bir şey değil. Lütfen bana bir daha öyle imalarda bulunma. Sana böyle hissettirdiğim için çok üzgünüm ama benim için hiç öyle değildi. Bir zamanlar o adamın karısı olman, onun sana dokunması beni çileden çıkarıyor. Lütfen beni anla.”
Uzun uzun konuştu. Net olarak anladığım tek şey, bizi sevdiğiydi.
O kadar masum ve gerçekçi bakıyordu ki söylediklerinin doğru olmadığına inanmak imkânsızdı. Ben ona neler söylemiştim, onun derdi ise sadece beni kendisine inandırmaktı. Ayıp etmiştim sanki adama.
Gözlerindeki o sıcaklık, teninin tenime verdiği ısı beynimi biraz yavaşlatmıştı. Yine de zar zor cevap verebildim.
“Ben de seni seviyorum. Seni anlıyorum da... Sen de beni anla lütfen. Benim hayatımda bu tür olaylar ara sıra olacak. Senin de buna uyum sağlaman gerekiyor. Yoksa durmadan birbirimizi kırıp dururuz. Ki ben bunu hiç istemiyorum. Ayrıca söylediklerim için de özür dilerim.” dedim mahcup bir şekilde.
“Ben de hiç istemiyorum. Tekrar özür dilerim. Hadi barışalım, böyle kırgın gitme. Dayanamıyorum.”
Canım sevgilim... Mert'le küs olunca benim de hiç modum olmuyordu zaten. Ona kırgın kalmayı hiç istemiyordum.
Sözü biter bitmez ellerimi çekip sıkıca boynuna doladım. Kokuyu içime çektim, o muhteşem boynuna küçük bir buse kondurdum.
“Seninle dargın kalmaktan nefret ediyorum.” dedim, dudaklarım hâlâ boynundayken. Sıcak nefesimi tenine bıraka bıraka konuşuyordum.
Belimden tutup beni iyice kendine çekti. Yüzüme bakıp:
“Seni seviyorum.” dedi.
Usulca eğilip dudaklarımı öptü. O kadar yavaş, o kadar nazik bir öpücüktü ki... Belli belirsizdi. Uzatmadan hemen geri çekildi.
“Hadi git, bekletme çocuğunu. Sonra konuşuruz.” dedi anlayışlı bir şekilde.
“Tamam. Bugün Can'ı kendi evime götüreceğim. Uyuttuktan sonra seni ararım, bana gelirsin. Olur mu?” dedim gülümseyerek.
“Tamam sevgilim, bekliyorum.” dedi.
Hızlıca yanından kalkıp bizimkilerin olduğu tarafa doğru yöneldim. Sevinçten kulaklarıma kadar uzanan bir gülümsemeyle ilerlerken Umut'un ateş saçan, tehlikeli gözleriyle göz göze geldim.
“O adam kim?”
Diyerek hızla bizim olduğumuz tarafa yöneldi. Daha fazla yaklaşıp Mert'i görmesin diye koşarak yanına gittim. Hemen kolundan tutup durdurdum.
“Bana bak, bu gece başka bir olay istemiyorum. Rahat dur! Konuşacağız ama şimdi değil.” dedim otoriter bir ses tonuyla.
“Nedenmiş o? Şimdi burada konuşup halledeceğiz bu meseleyi.”
Yine Mert'e doğru yeltenmeye kalktı. Hemen önüne geçtim.
“Saatin kaç olduğunun farkında mısın? Çocuk uyuyacak. Sana sonra konuşacağız dedim. Senin muhatabın benim, o değil.”
Konuşurken istemsizce arkama baktım.
Oh be! Allah'tan Mert arabaya binip ilerliyordu. Bir şey görmediğine sevindim. Rahatlayarak nefes aldım ve hemen Umut'un yanından çekildim.
“Hadi arabaya. Bizi eve götür, çocuğumu yatıracağım.”
“Bizi derken? Ben de geleceğim. Hem çocuğumun yanında olacağım hem de bu konuyu konuşacağız. Yarın gidiyorum ya hani.”
Al işte ya! Bu adam sürekli en güzel şeylerin içine etmeyi başarıyordu.
Ben şimdi Mert'e ne diyecektim?