İçeriğe geç

17 bölüm: seni seviyorum


O saniyeden sonra nutkum tutuldu. Nefes alışverişim hızlandı. Avını gören bir kaplan gibi yavaş yavaş üzerime geliyordu. Gözlerini bir an bile benden ayırmıyordu. Beynim artan hormonlarımı zapt etmeye çalışıyordu ama nafileydi.

Olan olmuştu artık. Büyüsünün altına girmiştim. Bunu bütün hücrelerimde hissediyordum.

Evet, artık onu istiyordum. Onun olmak, onunla bir olmak istiyordum. Belki de bütün bu gerginliğin sebebi, enerjimizi doğru kullanamamaktı.

“Seni seviyorum. Seni kıskanıyorum. Yalnızca benim olmanı istiyorum.” dedi.

Dilim tutulmuştu, resmen konuşamıyordum. Ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilmiyordum. Biraz daha yaklaştı. Nefeslerimiz birbirine karışıyordu. Ufak bir hareketle bu hasret son bulacaktı. Tabii ki o hareketi yapacak cesaret bende yoktu.

“Gitmek istiyorum.” dedim birden.

Üzerimde aşırı bir baskı ve stres vardı. Salak gibi adamı bilmem kaçıncı kez reddediyordum. İyi bile dayandı adam! Ben olsam şimdiye çoktan sıkılmıştım. Fazla naz âşık usandırır diye boşuna dememiş atalarımız.

“Yine kaçıyorsun yani, hep yaptığın gibi. Git hadi, git! Korkak!” diye bağırdı arkamdan.

İçindeki büyük arzu, bir anda öfkeye dönüşmüştü.

“Korkmuyorum ben!” diye sinirle dönüp bağırdım.

Ne kadar süre birbirimize baktık bilmiyorum ama ikimiz de aynı anda hareket ettik. Dudaklarımız birbirine kavuştu.

Aşırı tutkulu ve arzulu bir öpüşmeydi. Öyle romantik, yumuşak bir öpüşme değildi. Gerçekten birbirimizi yemek ister gibiydik. Dudaklarımız henüz ayrılmamışken bile ne kadar şişip kızardıklarını hissedebiliyordum.

Nefes almak için bile ayrılmadan beni kucağına kaldırdı ve masanın üzerine oturttu. Tek hamlede elbisemi üzerimden çıkardı. Ben de aynı hızla tişörtünü çıkardım. Dudakları bir boynuma bir dudaklarıma gidip geliyordu. Öpüşleri öylesine tutkuluydu ki kendimi tamamen ona bırakmıştım.

Vücudumun her yerini öpmek istercesine dudaklarını gezdiriyordu. Umarım boynumda iz bırakmazdı.

O an tek düşünebildiğim şey onu hissetmekti. Deli gibi istiyordum. Aklım başımdan gitmiş gibiydi. İkimiz de kendimizden geçmiştik.

Boynumdan başlayıp yavaşça aşağıya doğru ilerledi. Her öpüşü, her dokunuşu beni benden alıyordu. Bacaklarım zangır zangır titriyordu. Beni masanın ucuna doğru çekti. Dudakları, artık onun dokunuşlarını en çok istediğim yerdeydi. Ne yaptığını biliyor, her hareketiyle beni kendimden geçiriyordu.

Ağzımdan istemsizce yüksek bir inilti çıktı. Tam o sırada telefonum çaldı.

Her ne kadar bu mükemmel anı bozmak istemesem de durmak zorundaydım. Hem daha onu affetmemiştim! Hormonlarımın beni bu kadar çabuk ele geçirmesine sinir oluyordum.

“Mert, dur! Yapamam, dur.” dedim yalvarırcasına.

“Neden? Ne oldu?”

“Yapamam. Buna hazır değilim.”

Hızlıca elbisemi üzerime geçirip koşar adımlarla daireden dışarı çıktım. Mert'in yüzüne bile bakmadım. Zaten bakamazdım da.

Alt kattaki kendi daireme doğru koşmaya başladım.

Her ne kadar çok istesem de şu an bunu yapamazdım. Umarım beni anlardı.

Nefes nefese kapımı açtım. Karşımda Umut duruyordu.

“Neredesin sen? Çocuklar nerede kaldı?”

“Geldim işte. Onlar da birazdan gelir.”

Deyip hızlıca, yüzüne bakmadan odama gittim. Kapıyı kapatıp kilitledim.

Beni o kadar iyi tanıyordu ki yüzüme baksa, hâlimi görse yaşadıklarımı hemen anlardı.

“İyi misin?” diye sordu kapıyı çalarken.

Bir rahat yok bana ya!

“İyiyim, birazdan geleceğim.” dedim hızlıca.

Ben ne yaptım ya da ne yapamadım?

Ellerimle ağzımı kapattım. Ağlamamı duymasını istemiyordum. Çaresizliğimi asla görmemeliydi.

Bir süre ağladıktan sonra sakinleşmeye başladım. Hızlıca odamdaki banyoya girdim. Yüzüme buz gibi su çarptım. Biraz olsun kendime gelmiştim.

O sırada telefonum çaldı. Çocuklar gelmişti. Odadan çıktım.

“Gelmişler, yukarı çıkıyorlar.” dedim.

Umut hemen kapının yanına gidip kapıyı açtı ve gelmelerini beklemeye başladı.

“Babaaaa!”

“Oğlum!”

Diyerek birbirlerine sarıldılar.

İstemsizce gözlerim dolmuştu. Bunun sebebi ya biraz önce yaşadığım yoğun duygulardı ya da çocuğumda gördüğüm baba özlemiydi.

Hep beraber salonda oturduk. Can, babasına heyecanla yaşadıklarını anlatıyordu.

“Evet şimdi gençler, benim işlerim var. Siz ne yapacaksınız bakalım?” diye sordum.

Bir an önce yalnız kalıp düşünebilmem gerekiyordu.

“Bilmiyorum ki. Oğlum ne isterse onu yaparız.”

“Şöyle yapın isterseniz, biraz gezin. Sonra annemlere gider, yemek yer, oyun oynarsınız. Orada kalırsınız.” dedim.

Benimle kalmayı düşünmüyordu herhâlde.

“Yorgunum anne, direkt gitsek olmaz mı?”

“Olur oğlum, sen nasıl istersen.”

Deyip oğluma gülümsedim.

“Hafta sonunu iyi değerlendir. Pazartesi okul kaydı var, ona göre.” dedim.

“Aynen, ben de onu soracaktım. Ne oldu o iş?”

“Gittim, kayıt yaptırdım işte.”

Ev halkını gönderdikten sonra içeceğimi ve sigaramı alıp terasa çıktım. Kafam çok karışıktı. Ne yapacağımı bilmiyordum.

Telefonuma baktım. Ben çıktıktan sonra Mert ne aramış ne de mesaj atmıştı. Bu son yaptığımdan sonra benden nefret ediyordu bence.

Ama ben de haklıydım. Benim tarafımdan düşünebilseydi bana hak verirdi.

Karmaşık düşüncelere dalmışken telefonum çaldı. Mert diye heyecanla hemen telefona baktım ama arayan Sinan Bey'di.

“Efendim Sinan?”

“Neredesin Nehir?”

“Evdeyim, ne oldu?”

“Asıl ben sana soracaktım, ne oldu böyle?”

“Anlamadım, ne olmuş ki?”

Neyi kastediyordu bu adam?

“Binanın güvenlik görevlisi aradı. Mert evin her yerini dağıtmış, üstü başı perişan hâlde çıkıp gitmiş. Güvenlik görevlisi, arkadaşı olduğumu bildiği için hemen beni aradı.”

Ne?

Hiçbir ses duymamıştım. Ne yapacağımı hiç bilmiyordum. Kendimi nasıl bir girdabın içine sokmuştum böyle?

“Ben bir şey duymadım. Haberim yok ki. Tartıştık biraz, ben de iyi değilim.”

“Geliyorum.”

Gelme dememe kalmadan telefonu kapatmıştı.

Hiç kimseyle konuşacak hâlim yoktu benim.

Yirmi dakika geçti geçmedi, kapı çaldı.

“Hoş geldin.” dedim oldukça mutsuz bir hâlde.

“Hoş buldum da senin bu hâlin ne? Yüzün gözün kıpkırmızı, şişmiş. Ağladın mı sen?”

Çok güzel soru gerçekten! Sanki bilerek tekrar ağlayayım diye soruyor.

Beraber terasa geçtik. İçeride kalamıyordum, duvarlar üzerime üzerime geliyordu.

“Bak, ne oldu bilmiyorum. Anlatmak istemezsen anlarım. Mert bir tarafta öyle, sen burada perişan... Neler oluyor?”

“Bilmiyorum. Kafam çok karışık. Tuğçe meselesi, bizim sorunlarımız... Düşünmem lazım ama yapamıyorum. Ne istediğimi de bilmiyorum.” dedim.

Gerçekten öyleydi. Ne istiyordum, ne yapacaktım, hiç bilmiyordum. Kafam allak bullak, karmakarışık bir hâldeydi.

“Bak, şöyle yapalım.”

Ne diyecek diye merakla Sinan'a döndüm.

“Benim bir dağ evim var. Sessiz sakin bir yer. Git, iki gün kafa dinle. Ne istediğine karar verirsin. Sana da iyi gelir. Ben de o arada Mert'i bulup biraz sakinleştiririm.”

“Bilmiyorum, olur mu ki?”

“Neden olmasın? Hem sana da iyi gelir, temiz hava alırsın.”

Sanırım haklıydı. Şu an yalnız kalıp düşünmeye ihtiyacım vardı.

Kabul ettim.

“Sen hazırlan. Şirkete bir şoför göndereyim, seni götürsün. Evin yedek anahtarı da saksının altında.” deyip gitti Sinan Bey.

Birkaç parça eşya aldım, üzerimi değiştirdim. Hazırdım. Güvenlik arayıp arabanın geldiğini söyledi. Hızlıca aşağı inip arabaya bindim.

Bir saatlik yolculuğun ardından dağ evine varmıştık. Şoför beni bırakıp hemen geri döndü.

Hızlıca anahtarı bulup içeri girdim. Çantamı odaya bıraktım ve kendime bir kahve yaptım.

O kadar güzel bir yerdi ki öylece bakmak bile huzur veriyordu. Duyabildiğim tek ses kuş cıvıltıları ve rüzgârın ağaç dallarında çıkardığı hışırtıydı.

Kahve makinesinin sesini duyunca kendime geldim. Fincanımı alıp bahçeye çıktım. Küçük, yuvarlak bir masa ve iki sandalye vardı. Bahçe küçücük ama insanın içini ısıtan türdendi.

Sakince kahvemi yudumlamaya başladım.

O sırada telefonum çaldı.

Ne kadar uzaklaşsam da kaçamıyordum.

“Efendim anne?”

“Neredesin sen?”

“Ne oldu?”

“Umut'u başıma bela ettin. Seval'e demişsin, kafa dinlemem lazımmış.”

“Evet, gayet açıklayıcı anlatmış.”

“Madem evde yoksun, yedek kartı verdim. Eve gönderdim Umut'u, haberin olsun.”

Ya sabır! Bu kadın bana sormadan nasıl böyle bir şey yapabilirdi? Ben evde kalmasını isteseydim zaten kal derdim.

“Ya anne, neden yaptın bunu? Üstelik bana sormadan!”

Sinirle telefonu masaya fırlattım. Ama sinirimi almaya yetmemişti. Ağlaya ağlaya masayı ve sandalyeleri devirdim.

Yeter ya, yeter! Bu insanlar benden ne istiyor?

Odaya gidip kendimi yatağa attım. Anlaşılan tek planım akşama kadar yatıp gözlerimde tek bir yaş damlası kalmayana kadar ağlamaktı.

Zil sesi...

Kapı açılma sesi...

“Buyurun.”

Diyerek kapıyı üstü çıplak, üzerinde yalnızca şort olan bir adam açtı.

“Sen kimsin?”

“Asıl sen kimsin? Ben Can'ın babasıyım.”

“Burada mı kalıyorsun?”

“Evet. De kardeşim, sen kimsin? Sana ne?”

Mert, aldığı cevaptan sonra hızla arkasını döndü. Asansöre binip zemin kata indi ve kendini dışarı attı.

(Bakalım gelecek bölümde neler olacak?)