İçeriğe geç

15 bölüm: yeni gelişmeler


Gördüğüm şey gerçek mi diye defalarca gözlerimi kırpıp tekrar tekrar baktım. Sanki saatlerdir kapıda durmuş, onları izliyordum. Kapının açılma sesiyle Mert irkilerek sandalyesini geriye doğru çekti.

Beni görünce yüzünün aldığı ifade zaten her şeyi ortaya çıkarıyordu.

Tuğçe, koca götünü masaya koymuş, bacak bacak üstüne atıp öne doğru eğilmişti. Ön tarafta ne olduğu aşikârdı.

Mert'e bakıp hızla arkamı döndüm. Kalbimin sesinden etraftaki sesleri duyamıyordum. Mert bir şeyler geveliyordu ama umurumda değildi. Şu an tek istediğim buradan bir an önce çıkmaktı.

“Yanlış anladın, dur!” diye sesleniyordu.

Hızlıca arkamdan geliyordu sanırım. Topuk seslerimin yanı sıra onun adımlarını da duyuyordum. Asansörün düğmesine bastım. Daha beşinci kattaydı. Şu an ne Mert'in yüzünü göresim vardı ne de sesini duymak istiyordum.

Sağ tarafımdaki merdiven kapısını gördüm. Hızlıca açıp merdivenlerden inmeye başladım. O kadar sinirliydim ki o topuklu ayakkabılarla merdivenleri ikişer ikişer iniyordum. Kaç kat indiğimi bilmiyorum. Bu kafayla binanın 33 katlı olduğunu unutmuş olmalıydım.

Mert de arkamdan geliyordu. Bir şeyler söylüyordu ama tek duyabildiğim, kafamın içindeki “Salaksın kızım sen!” sesiydi.

İki harekete hemen tav oluyorsun. Sonunda binanın zemin katına gelmeyi başardım. Bacaklarımın bile zonkladığını hissetmiyordum. Tek bildiğim, şu an biriyle konuşursam dizlerimin bağının çözülecek olmasıydı.

Gözlerime hücum eden yaşlara aldırış etmeden, yarı bulanık bir şekilde kendimi binanın dışına attım. Yüzüme vuran havayla gözyaşlarım firar etmeye başladı.

Hayır kızım, burada değil. Şimdi değil!

Her ne kadar kendime ağlamamam gerektiğini hatırlatsam da gözyaşlarımın akmasına engel olamıyordum.

Hızlı adımlarla eve doğru yürümeye başladım. Tam arkamda ayak sesleri belirdi. Biri kolumdan tutup beni durdurdu.

“Bana sakın dokunma!”

Diyerek elinden kurtulmaya çalıştım.

“Lütfen, dur! Açıklama yapmama izin ver. Yanlış anladın.”

O bana yanlış anladın mı dedi? Yoksa ben gaipten sesler mi duyuyordum? Kendi gözlerimle bizzat her şeye şahit olmuştum. Bunun nasıl bir açıklaması olabilirdi?

Memeleri çok güzeldi, dudaklarım dayanamadı gibi bir açıklama mı yapacaktı?

“Sen ne saçmalıyorsun ya? Neyi açıklayacaksın? Ben her şeyi gördüm zaten! Hepiniz aynısınız. Uçkurunuza sahip çıkamayan adi heriflerin tekisiniz!”

Sinirlerime hâkim olamamıştım. Sokak ortasında avazım çıktığı kadar bağırıyordum.

“Bak, Zoom toplantım vardı. Odaya girdi, oturdu, beklemeye başladı. Tam toplantıyı bitirmiştim ki önüme geldi. O sırada sen içeri daldın.” dedi.

Açıklamaya bak!

“Ya ne anlatıyorsun Allah aşkına sen? Git başımdan! Şu an seninle konuşmak istemiyorum. Anlamıyor musun?”

O konuştukça, sesini duydukça kan beynime daha çok sıçrıyordu. Avazım çıktığı kadar bağırmak, ağzını burnunu kırmak geliyordu içimden.

Yalancı, sahtekâr!

Güya seviyordu, düşünüyordu beni. Ben ne kadar salağım ya! İnsan hiç mi ders çıkarmaz geçmişinden? İki güzel laf edene hemen kanıyorsun!

“Bak, sakinleş. Bir konuşalım lütfen. Beş dakika. Anlattıklarımı dinle, hâlâ inanmazsan söz veriyorum, seni rahat bırakacağım.” dedi kendinden emin bir şekilde.

Ama ben ne kendimden ne de ondan emindim.

“Beş dakika sonra gideceksin.” dedim.

“Söz veriyorum. Nerede konuşalım?”

“Eve gitmek istiyorum.”

Sokak ortasında daha fazla rezil olamazdım. Hızlı adımlarla eve doğru yürümeye başladık. Bu saatte bu cadde aşırı kalabalık oluyordu ama insanları görecek hâlim yoktu. İnsanları yara yara ilerliyordum.

Mert'e bakmamakta kararlıydım. Yüzüne bakınca tokadı indirecek gibi hissediyordum kendimi.

Binanın önüne geldik. İçeri girip asansöre doğru ilerliyorduk ki güvenlik görevlisi yanımıza geldi.

“Hoş geldiniz Mert Bey. Dairenizin kartı.”

Diyerek Mert'e kartı uzattı. Mert teşekkür ederek kartı aldı.

Kart mı? Ne alaka?

Anlamsız gözlerle Mert'e baktım.

“Dairemin kartını verdi. Genelde yanımda taşımam.” dedi.

Sanki sorduk! Konumuz bu mu şimdi? Adamla sohbet ediyor bir de!

“İlgilenmiyorum.”

Asansörün kapısı açıldı. Ayaklarımı yere vura vura hemen içeri girdim ve 22. kata bastım.

Mert de arkamdan bindi. Bir anda beni asansörün köşesine sıkıştırıp üzerime doğru eğildi. Gözlerimin içine bakıyordu. Sanki acı çekiyordu. Tabii bu da rol değilse!

“Sen benim sevgilimsin. Bana güvenmemen canımı yakıyor.”

Hemen göğsünden itmeye çalıştım. Hayvan yerinden bile kımıldamadı. Bu hareketim sadece bana daha çok yaklaşmasına sebep oldu.

Bana doğru eğildi. Sanırım öpecekti. Buna asla izin veremezdim. Lafı tam yerine oturttum.

“Daha dudaklarındaki kadının tadı geçmedi. Sakın bana dokunmaya yeltenme! Yoksa beş dakika değil, beş saniye bile seninle konuşmam.”

Ellerini teslim olur gibi havaya kaldırıp iki adım geriledi. İyi bari, söylediklerimi ciddiye almıştı. Aksi takdirde gerçekten konuşmazdım.

Asansörün kapısı açıldı. Hızlıca çantamdan kartı çıkarıp kapıya ilerledim. Kartı tam kapıya bastıracaktım ki Mert'i tekrar uyarmak istedim.

“Sadece beş dakika. Gitmeni istediğim an çıkacaksın.” dedim.

Isrardan nefret ederdim. Hele de böyle bir durumda!

“Söz verdim ya, tamam.” dedi hızlıca.

Kapıyı açıp içeri girdim. Çantamı astım. Bu kıyafetlerle bu konuşmayı yapamazdım. Mert'e terasta beklemesini söyleyerek yatak odasına gittim. Hızlıca üzerimi çıkarıp değiştirdim.

Odadan çıktığımda Mert'i mutfakta kahve yaparken buldum.

Adama beş dakika diyorum, rahatlığına bak!

“Bu rahatlığının sebebi daireyi ve maaşı bana senin veriyor olman mı?” dedim sinirle.

Aslında düşüncelerimde hiç böyle bir şey yoktu. Ağzımdan çıkıvermişti. Sanırım canını yakmak istemiştim.

“Nehir, lütfen. Ne alakası var şimdi? Sana böyle bir şey mi hissettirdim? Sadece sinirlerimiz yatışsın diye kahve yapmak istedim. Böyle düşünüyorsan şu an çıkıp gidebilirim.” dedi üzgünce.

Tam tersine, bana hiç böyle bir şey hissettirmemişti aslında. Ama söylemiştim bir kere. Asla buradan onu haklı çıkaramazdım.

“Sinirlerimiz mi yatışsın? Pardon da sana ne oluyor? Kandırılan benim ya hani?”

Deyip terasa doğru ilerledim. Sandalyemi çekip bir sigara yaktım. Mert de elinde kahve fincanlarıyla terasa geldi. Fincanlardan birini masaya bırakıp tam karşıma oturdu.

“Bak, seni anlıyorum. Gördüğün şey normal değildi ama bir izahı var.” dedi.

“Lütfen ya, dinliyorum seni. Anlat hadi.” dedim sinirle.

Hızlı hızlı konuşmuştum. Sinirlenince kendime engel olamıyordum. Hem hareketlerim hem de konuşmam hızlanıyordu.

“Bak, bir saatlik Zoom toplantım vardı. Tuğçe içeri girdi. Toplantıda olduğum için konuşamadım. Öylece oturdu ve bekledi.”

“Konu buradan nasıl kucağına geldi?”

“Tövbe ya! Kucağımda falan değildi. Toplantı bitti, bilgisayarı kapattım. Birden kalktı, masaya oturdu. Tam o sırada sen içeri girdin.” dedi son derece haklıymış gibi.

“Ya, üzüldüm. Olayın başında böldüm yani. Bilsem biraz daha geç gelirdim.” dedim dalga geçerek.

Haklıydım! Hâlâ sakin sakin, hiçbir şey olmamış gibi anlatmaya devam ediyordu. Ne kadar da masumca!

“Bak, yemin ederim bu kadar. Hiçbir şey olmadı. Sen gelmeseydin de hemen oradan kalkıp Tuğçe'yi odadan çıkaracaktım.”

“Yapsaydın o zaman da ben o şekilde görmeseydim. Geçmiş olsun artık, gördüm.” dedim sinirle.

Mert'in de sinirlendiği her hâlinden belliydi. Elleri yumruk olmuş, kol damarları şişmişti. Çene kemiği resmen seğiriyordu.

“Delireceğim ya! Kafayı yiyeceğim! Yemin ediyorum, bir şey olmadı, olamaz. Seni seviyorum. Bunu anlamak bu kadar zor mu?”

Deyip sinirle ayağa kalktı. Öyle bir hırsla kalkmıştı ki sandalye devrildi. Etrafta volta atmaya başladı.

“Hâlâ anlamıyorsun, değil mi? Sorun şu ki sürekli sana karşı böyle şeyler yapabiliyor olması! Ne yapacağım ben? Acaba Tuğçe ne zaman Mert'i kıstırıp öpecek diye mi düşüneceğim? Gönül rahatlığıyla arkamı dönemeyecek miyim?”

Ben de artık sinirlenmiştim. Yine bağırıp çağırmaya başlamıştım.

Adama bak, hem suçlu hem güçlü!

“Bak, defalarca konuştum, anlattım. Laf dinlemiyor! Başkasını sevdiğimi, hayatımda biri olduğunu söyledim. Sırf o yüzden geldi bugün. Daha ne yapabilirim ha, ne yapabilirim?”

Deyip yan taraftaki duvara üst üste yumruk attı.

Biraz korkmuş olmalıyım ki ağzımdan ufak bir çığlık kaçtı. Mert hızlıca yanıma gelip önümde dizlerinin üzerine çöktü ve ellerimi tuttu.

“Özür dilerim, özür dilerim. Korkutmak istememiştim. Kendime hâkim olamadım. Ne olur korkma benden.”

Gözlerimin içine yalvararak bakıyordu. Öyle şiddetli bağırıp yumruk atmıştı ki gerçekten korkutmuştu beni.

Gerçekten böyle biri miydi? Öfke kontrolü sorunu mu vardı yoksa?

Ona bakmamaya çalışıyordum. Gözlerimi tavanda, duvarlarda gezdiriyordum. Derken duvardaki bir leke dikkatimi çekti. Yumruk attığı yer değil miydi?

Hızlıca eline baktım.

“Elin kanıyor, çok kötü olmuş!”

Deyip hemen ayağa kalktım. Mert kollarımdan tutup beni kendine çekti ve sıkıca sarıldı. Şu an tek düşündüğüm şey elinin kanıyor olmasıydı.

“Boş ver şimdi elimi. Affet beni, ne olur.” deyip daha da sıkı sarıldı.

“Dur, bırak bakayım. Bir eline bakayım.”

Diyerek hızlıca elini tuttum. Elinin üstü komple kesilmişti. Her yerinden kan sızıyordu.

“Evde ilk yardım çantası var mı?”

Deyip hızlıca mutfağa ilerledim. Dolapları açıp pansuman için bir şeyler bulmaya çalışıyordum. Arkamdan geldi, kolumdan tutup kendine doğru çevirdi.

“Dur, konuşalım lütfen. Boş ver elimi.”

“Hayır, önce eline bakacağım. İlk yardım çantası nerede?”

Banyoya doğru ilerledi. İki dakika sonra elinde kırmızı ilk yardım çantasıyla yanıma geldi. Hemen çantayı elinden alıp kolundan tuttum ve koltuğa doğru çekiştirmeye başladım.

“Otur!” diye emir verip koltuğa oturttum. Ben de yanına oturdum.

Çantayı açıp elini dezenfekte etmeye başladım. Güzelce temizleyip ilaç sürdüm ve sargı beziyle yarayı kapattım.

Bu süre zarfında hiç konuşmadık. Ben sadece eline baktım, o da bana.

Birkaç dakika sessizce öylece oturduk. Ne birbirimize baktık ne de konuştuk. Sessizlikten sıkılmış olacak ki lafa ilk Mert girdi.

“İnanıyor musun bana?” diye sordu.

Ne diyeceğimi bilmiyordum ki! İnanıyorum desem yalan, inanmıyorum desem o da yalan olurdu. Kalbim onun suçsuz olduğunu söylerken aklım resmen savaş açmıştı.

“Bilmiyorum, emin değilim.” diyebildim fısıltı gibi bir sesle.

O sırada balkondan telefonumun melodisi duyuldu. Mert'e bakmadan yavaşça kalkıp balkona doğru ilerledim.

“Alo.”

“Efendim?”

“Nehir, ben Antalya'dayım.”

Al işte, bir bu eksikti! Nereden çıktı şimdi? Durdu durdu, voltayı gözünden vurdu.

“Neden haber vermedin?”

“Can'a sürpriz yapmak istedim. Nerdesiniz?”

“Bana söyleyebilirdin. Neyse, ben kendi evimdeyim. Can da Sevalgillerle gezmeye gitti. Birazdan eve gelir.”

“Tamam, o zaman sana geleyim. Gelince beni görsün, sürpriz yapayım.”

Hiç istemiyordum evime gelmesini. Normal bir gün olsa asla kabul etmezdim. Ama şu an hiçbir şeyle uğraşacak takatim yoktu.

“Tamam, konum atıyorum.”

Deyip telefonu kapattım. Hiç uğraşamazdım. İki saat tartışacaktı.

Terasın camına yaklaştım. Derin derin nefes almaya başladım. İçimde ağır gelen bir şeyler vardı. Ne hissedeceğimi, ne yapacağımı bilmiyordum. Sanırım biraz düşünmeye ihtiyacım vardı.

Mert gelip belimden sarıldı, başını omzuma yasladı. Sessizce öyle durduk bir süre.

Ben bu adamla ne yapacaktım?

“Ne olur affet beni. Çözelim şu sorunu. Seninle dargın kalmaktan nefret ediyorum.” dedi.

Sesi boğuk boğuk geliyordu. Sesinin tonundan, kesik kesik nefes almasından onun da yorulduğunu anlayabiliyordum.

Elleri hâlâ belimi sararken Mert'e döndüm. Hareket ettiğimi anlayınca sadece başını kaldırdı. Kolları hâlâ etrafımda dolanıyordu.

Şimdi yüz yüze bakıyorduk. Dudaklarına ufacık, belli belirsiz bir öpücük kondurdum.

“İkimizin de biraz alana ihtiyacı var. Şimdilik bu konuya son verelim, olur mu? Biraz düşünmem lazım.” dedim.

Umarım beni anlardı. En azından kestirip atmamıştım.

Üstüne üstlük bir de Umut eve doğru geliyordu. Mert'i burada görürse sorun çıkarabilirdi. Onunla hiç uğraşamazdım bir de!

“Gitmemi mi istiyorsun?” dedi çaresiz ve yorgun bir sesle.

Aslında gözlerindeki ifade suçsuz olduğunu kanıtlıyor gibiydi ama bu kadar kolay olamazdı.

“Lütfen, biraz nefes almam lazım.” dedim.

Sıkıca sarıldı. Yanağımdan öpüp kulağıma eğildi.

“Seni seviyorum, bunu unutma.”

Deyip kollarını çekti. İki saniye bakıştıktan sonra arkasını dönüp uzaklaştı.

Pat!

Kapı sesi.