İçeriğe geç

11 bölüm: şaşkınlık


Demek istesem de maalesef şaşkınlıktan neye uğradığımı şaşırmıştım. Nasıl tepki vereceğimi bilemediğimden tepkisiz kalmaya karar verdim.

İyi bok yedim!

Resmen adama karşılık vermemiş, odun gibi öylece durmuştum. Karşılık alamayınca o da başını geri çekip yüzümü görmeye çalıştı. Vücutlarımız hâlâ birbirine yapışıktı. Bazı şeyleri hissedebilecek kadar...

Tak tak tak!

“Girin!” diye hızlıca seslendim, hiç düşünmeden.

Mert hemen geri çekildi. Dudağının kenarında sinsi bir sırıtışla bana bakıyordu. Pis ya!

Şu an yüzümün domates gibi kıpkırmızı olduğuna yemin edebilirdim. Elimi kolumu nereye koyacağımı bilemedim.

“Selam Mert. Nehir, defile müşterisi aradı. Bugün iş çıkışında mekâna gidelim, diyor. Beraber.”

Mert'e selam verip karşılık beklemeden doğrudan bana yönelmişti. Bu nereden çıktı şimdi? Benim işim vardı.

“Aa, yok. Biz gelemeyiz, işimiz var.” diye atıldı Mert.

Adam bir sus ya! Zaten camlar kapalı, şüphe çekiyoruz. Bir de işimiz var deyip iyice bulandırıyor ortalığı.

“Esra, biz Mert Bey'le bugün saat 15.00'te mekâna gideceğiz. Sonrasında da taşınma için birkaç alışveriş işim var, oraya gideceğim. Müşteriye siz eşlik edin. Bizim de gittiğimizi mutlaka belirtin lütfen.” diye açıklama yapmak istedim. Kadın yanlış anlamasın şimdi.

“Pek hoşlanmayacaklar ama peki, öyle söylerim. Mert, birkaç konu var. Gelir misin?” diyerek Allah'tan Mert'i de alıp götürdü.

Şu hâlde hiç konuşacak durumda değildim.

Bir süre odamda durduktan sonra balkona çıktım ve bir sigara yaktım. Olanları düşünmeye başladım.

Adam resmen beni öpmüştü! Şimdi ne olacaktı?

“Pişt!”

“Ay! Korkuttun beni.”

“Bugün ne kadar güzel olmuşsun. Göz alıyorsun resmen.” dedi Sinan.

Tuhaf bir şekilde tüylerim ürperdi.

“Teşekkür ederim.” dedim ifadesizce.

Biraz fazla yaklaştı bana. Yok, yok! Bugün ikinci bir öpücüğü kaldıramazdım. Hem de istemediğim birinden! Ağzımı çamaşır suyuyla çalkalasam yeriydi.

“İşim var, gitmem lazım. Görüşürüz Sinan Bey.” diyerek hemen kaçtım.

“Dur ya, konuşuyoruz. Nereye kaçıyorsun hemen?”

Koşar adımlarla balkon kapısına yöneldim. Bu camlar hâlâ neden kapalıydı? Hemen gidip camları açtım.

Şimdi sevmeye başlamıştım bu cam duvarları!

“Çıkalım mı artık?”

Bilgisayardan başımı kaldırdım. Mert'le göz göze geldim.

Sinan Bey'le yaşananları anlatmalı mıydım, bilmiyordum. Ya ben yanlış anladıysam? Durduk yere ortalığı karıştırmaya gerek yoktu.

“Olur, çıkalım.” diye kısa bir cevapla yetindim.

“Hey, siz ikiniz! Nereye bakalım?”

Sinan Bey elini Mert'in omzuna attı.

“Kaçak güzellik, hayırdır?” diyerek göz kırptı.

Mert anlamamış bir hâlde bir Sinan'a, bir bana bakıyordu.

Bu adamın gerçekten duracağı yoktu!

“Ne kaçağı kardeşim?”

“Bir şey değil ya. Balkonda sohbet etmek üzereydik, hemen kaçtı. Siz nereye?”

Konuyu doğrudan değiştirmişti. Allah'tan Mert üzerinde durmadı.

“Defile için mekâna bakmaya gideceğiz.” dedi Mert.

“Öyle mi? Benim de işim bitti. Beraber gidelim, kendim de görmek istiyorum.” dedi Sinan.

Bir yanım nedense Sinan Bey'in gelmesini çok istiyordu. En azından Mert'le konuşmamız gecikecekti.

“Olur, gelmek istiyorsan.” dedi Mert.

Hep beraber arabaya bindik. Ben arkaya oturmayı tercih ettim. İyi mi ettim, bilemedim. Mert dikiz aynasından anlamlı anlamlı bakıp duruyordu. O öyle baktıkça benim aklımdan milyon tane şey geçiyordu.

Adam da haklı aslında. Öpücüğü havada kalmıştı.

Mekânı gezmeye başladık. Her şey istediğimiz gibi ilerliyordu. Birkaç eksik vardı, onları da söyleyerek tamamlamalarını istedik.

“Gayet iyi, her şey yolunda gibi.” dedi Sinan Bey.

“Öyle kardeşim.”

“Ee güzellik, buradan sonra yemeğe gidelim mi?” diyerek bana göz attı Sinan.

Bıkkınlık gelmişti artık! Bu adam bence açık açık konuşmayı hak ediyordu. Çünkü hiçbir sınırı yoktu.

“Gelemez kardeşim, bizim özel bir işimiz var.” dedi Mert.

Ben daha bir şey söylemeden konuşmuştu. İkisi de gerilmiş gibi geldi bana. Umarım düşündüğüm gibi bir şey olmazdı.

“Özel iş derken?”

Sinan Bey bana baktı.

Ne vardı sanki? Aramızda bir şey vardı da benim mi haberim yoktu? Bir sen eksiktin gerçekten!

Tam o sırada mekânın yöneticisi Sinan Bey'i kolundan tutarak bir yere götürdü.

“Ne oluyor Nehir? Neden öyle davranıyor Sinan?” diye sordu Mert. Sesi gergin ve meraklıydı.

“Gerçekten bilmiyorum. Bir şey olduğu yok. Zaten ne yapıyorsa sizin önünüzde de yapıyor. Ki aşırı rahatsız oluyorum. Bir de bugün şey...” deyip duraksadım.

Nasıl söyleyeceğimi bilemedim.

“Ney? Ne oldu bugün?” dedi.

Gerilmiş, hatta sinirlenmiş gibiydi. Ben bekledikçe daha da sinirleniyor gibiydi.

“Biraz fazla yaklaştı bana.” diye bombayı patlattım.

Aman, ne olacaksa olsun! Gerginlikten ölecektim.

“Öptü mü seni?” diye sordu.

Sesi öyle korkutucu çıkmıştı ki tüylerim ürperdi resmen.

Öpse bile büyük ihtimalle söyleyemezdim.

“Hayır, hayır. Sakin ol. Sanırım yeltenmiş gibi bir şey oldu. Ben de hemen kalkıp gittim. Kaçak dediği mevzu oydu.”

“Bana neden söylemedin bunu?”

Dedi kızgın bir şekilde.

Bana niye kızıyordu ki? Kendi arkadaşı beni öpmeye çalışmıştı!

Birden sinirlendim ve sesimi yükselterek çıkıştım:

“Sana neden söyleyeyim böyle bir şeyi? Her şey gözünün önünde oluyor. Müdahale etmek isteseydin ederdin. Arkadaşına söyle, benden uzak dursun!”

Arkamı dönüp gitmek üzereydim ki hafifçe kolumdan tutarak beni durdurdu.

“Özür dilerim, dur lütfen. Öyle yakınlaştı deyince birden bir şey oldu bana. Engel olamadım kendime. Gerçekten özür dilerim.”

Neyse, bu konuyu daha fazla uzatmayı düşünmüyordum.

İşlerimizi bitirmiştik. Mert'le AVM'ye gittik. Kendime birkaç şey alacaktım.

“Bu nasıl?” diye sordu, elindeki kıyafeti göstererek.

“Bayağı şıkmış. Bunu deneyeyim, bir saniye.”

Mert'in seçtiği kıyafeti giyip kabinden çıktım. Gerçekten çok güzeldi.

“Çok yakıştı. Bunu kesin alıyoruz.” dedi hayran hayran bakarken.

Gözleriyle yiyip bitirmişti zaten beni.

“Bence de. Kıyafet bu kadar yeterli. Biraz makyaj malzemelerine bakacağım. Bir de Can'ın yatağına nevresim alacağım.”

Bütün eksikleri tamamladıktan sonra kasaya doğru yürümeye başladım.

“Hadi çıkalım. Yemek yiyelim mi beraber?” diye sordu.

Ama işlerim vardı.

“Hesabı ödeyip eşyaları alacağım ya, gelince konuşuruz.” deyip ilerlemeye başlamıştım ki arkamdan seslendi.

“Yok ya, ben hallettim. Eve gönderecekler.”

Ne zaman halletmişti, anlamadım. Aman neyse! Zaten çok yorgundum. Bir yandan iyi de olmuştu. Normalde böyle şeylere kızardım ama şu an ses etmeyecektim.

“Tamam o zaman, teşekkür ederim. Gerek yoktu ama.”

“Seninle artık konuşmamız gerekiyor. Bir şeyler net olmayınca ortalık karışıyor.”

“Tamam, bence de konuşmalıyız artık.”

“Yemek yiyelim mi? Hem konuşmuş da oluruz.”

“Aslında eve gitmeyi düşünüyordum ama tamam, yiyelim. Yalnız önce üstümü değiştirmem gerekiyor. Çok sıkıldım.”

“Tamam, seni eve bırakayım. Hazırlan, ben de üstümü değiştireyim. Sonra gelir seni alırım. Olur mu?” dedi, nazikçe koluma dokunarak.

“Anlaştık.” dedim gülerek.

Çok tatlıydı ya!

Beni evin yakınlarında bir yerde bıraktı. Sessizce anahtarla binaya girdim ama daha içeri girmeden geldiğimi fark etmişlerdi. Merdivenlerden çıkarken kardeşimin sesi duyuldu.

“Ablaaa! Eve bir sürü paket geldi!”

Daha merdivendeyken bağırmaya başlamıştı.

“Evet, biliyorum!” diye seslendim tekrar bağırmasın diye.

Ardından annemin sesi geldi:

“Hoş geldin kızım.”

“Hoş buldum anne.” dedim mutfağa girerken.

Girmez olaydım! Sevmediğim kuzenim Elif de bize gelmişti. Mutfak masasına oturmuş, poşet yığınlarına bakıyordu.

“Acıkmışsındır, yemek hazırlayayım mı kızım hemen?” diye sordu annem. Çok düşüncelidir kendisi.

“Yok anne, hazırlanıp yemeğe gideceğim zaten. Can nerede?” diye sordum. Oğlumun sesi soluğu yoktu evde.

“Cansu'yla parka gittiler abla, birazdan gelirler. Bunlar ne, açayım mı? Annem baktırmadı ya!” diye merakla sordu Seval.

“Aç, aç bak. Sen de hoş geldin Elif. Ben üstümü değiştireyim, çok yoruldum ya.” deyip mutfaktan çıktım.

Hızlıca üzerimi çıkarıp önce rahat bir şort takımımı giydim. Biraz oturup dinlenmem gerekiyordu.

“Seval, soğuk bir içecek versene. Ağzım dilim kurudu.” diyerek mutfağa doğru yürüdüm.

“Ay abla, bunlar çok güzeller! Hele makyaj malzemeleri... Bittim onlara!” dedi Seval.

“Ben de tam bakamadım. Orada hızlı hızlı alışveriş yapacağım diye. Hepsi tam mı acaba?”

“Sana altı takım kıyafet var, Can'a on takım kıyafet, nevresim takımları, makyaj malzemeleri...” diye saymaya başladı.

Hepsini ezberlemişti. Başka bir şey olsa aklında kalmaz!

“Tam sanırım.”

“İşe girmişsin, hayırlı olsun.” diye lafa daldı en sevdiğim kuzenim!

“Evet, sağ ol. Yeni sayılır daha.” diye soğuk bir cevap verdim.

Tam o sırada babamın telefonu çaldı. Açtıktan sonra yüzü biraz düştü.

“Ne oldu baba?” diye merakla sordum.

“Bir şey yok kızım ya.” diye cevap verdi.

Her zamanki babam! Bir şey olsa söyleyecek sanki.

“Var işte baba, ne oldu? Söyle.” diye ısrar ettim.

Israrlarıma dayanamayarak cevap verdi:

“Krediyi ödeyemedim bu ay. Onun için aramışlar.”

Elif'in yanında sorduğuma birden pişman oldum.

“Baba, toplam kredi borcun ne kadar senin?” diye hızla sordum. Daha fazla canı sıkılsın istemiyordum.

“Bir şey kalmadı aslında. Altmış bin gibi bir borç.”

Babama bugüne kadar hiç faydam dokunamamıştı. En çok sevindiğim şeylerden biri de artık ona yardım edebilecek olmamdı.

Hemen hesabıma girdim ve babama 60 bin gönderdim.

“Telefona baksana baba.” diye seslendim.

Telefonuna bakıp hızla başını bana çevirdi.

“Nasıl? Nereden buldun?” diye sorularını sıraladı.

“Maaşım yattı bugün.” diye kısa bir cevap verdim.

“Ama kızım...”

“Tamam baba, bir konu yok. Hallet işte.”

Hep babam bizim için bir şeyler yapmıştı. Biraz da ben yapayım.

“Ne oluyor? Para mı gönderdin?” diye hemen sordu meraklı annem.

Aman, sen sormasan şaşardım!

“Bir şey yok anne ya.”

“Kızım, yeni girdin işe. Tek başına çocuk bakıp ev kuracaksın. Öyle hemen dağıtma paranı.”

“Önemli bir meblağ değil anne. Uzatılacak bir şey yok.” dedim.

Bir de Elif'in yanında konuşuyordu. Annem sessizce bana ne kadar gönderdiğimi sordu. Şu an onu benden başka kimsenin anlamadığını düşünerek sessizce “60” dedim.

Kalbine inecekti! 😂

“Anne, para versene. Markete gideceğim.” diye para istedi kardeşim.

“Yok kızım, para falan. Gitme.” deyip kestirip attı annem.

“Ha, para demişken... Seval, cüzdanımı getirsene.”

“Tamam abla.” diyerek hızla çantamdan cüzdanımı almaya gitti.

“Sonra şu poşetleri bir yere kaldır. Eve götüreceğim yarın.”

Artık taşınmalıydım. Bir an önce!

Kalabalıktan çok sıkılmıştım. Sessiz sakin, yalnız başıma oturmak istiyordum saatlerce.

MERT: Gelmiş mi eşyaların?

BEN: Evet, gelmiş. Teşekkürler. Birazdan hazırlanacağım.

MERT: Tamam, acele etme. Rahat ol. 😊

“Al abla.” diyerek cüzdanı uzattı Seval.

Hızlıca açıp içinden yedek kartı çıkardım.

“Anne, şu kartı al. Sende kalsın. Maaş kartımın yedeği. Bir ihtiyacınız olursa buradan alırsınız. Temassız da var.” diyerek anneme uzattım.

“Yok kızım ya, gerek yok. Zaten babana o kadar şey yaptın.” dedi mahcup bir şekilde.

“O ayrı konu anne, bu ayrı konu. Bunu sana veriyorum. İstediğin zaman istediğini alabilirsin.”

Elif durur mu? Hemen atladı lafa. Fesat fesat bakıp duruyordu zaten. Nazarı değmese bari!

“Sen ne kadar maaş alıyorsun ki böyle harcayabiliyorsun? Hem ne iş yapıyorsun?”

Meraktan çatlamıştı tabii. Geldiğimden beri soramamıştı.

“İnsana maaşı sorulur mu öyle?” diye ayıpladım. Belki susardı ama nafile!

“Erkeğe maaşı sorulmaz. Hem ne olacak, ben 70 alıyorum mesela. Kocam da 100 bin alıyor.”

Normalde hayatta sevmem böyle parasıyla, malıyla övünen insanları. Ama karşıma böyle insanlar çıkınca da karınca gibi eziveresim geliyordu.

“268 bin net maaş. Her yaptığım işten de ayrı ücretlendirme oluyormuş. Bir şirkette koordinatör müdürüyüm. Yeterli mi bu bilgiler senin için?” deyip gülümsedim.

Sadece “Güzelmiş.” deyip yutkunabildi.

Gelmiş bana hava atacak! Burada bu kızı neden sevmediğimi bir kez daha hatırladım.

Maaşı duyunca bizimkiler de şok olmuştu. Valla canım ailem, ben de sizin gibi şok oldum ama bu kızın önünde bunu belli edemezdim şimdi.

“Seval, beyaz askılı elbisemi bulur musun? Onu giyeceğim.” dedim.

Hem çok seviyordum o elbiseyi hem de aşırı rahattı.

“Nereye gidiyorsun kızım, yemeğe mi?” diye sordu annem.

Hiç şaşırmadım. Sormasaydı enteresan olurdu.

“İş yemeği gibi bir şey ya. Şirketten biriyle defile planı yapacağız.”

Elbisemi giyip saçlarımı at kuyruğu yaptım. Tekrar mutfağa geçtim.

Telefonumu bulamıyordum. Nereye koymuştum acaba?

Tam ararken Elif seslendi:

“Nehir, Mert diye biri mesaj attı sana!”

Bağır bağır! Mikrofon verelim istersen, mal ya!

MERT: Hazır mısın canım?

Canım yazmış bana!

Sevinemeden, bu mesajı Elif'in görmüş olmasına sinirlendim. Umarım ayıptır deyip okumamıştır.

BEN: Hazırım, gelebilirsin. Sen de hazırsan.

MERT: Tamam güzelim. Çıkıyorum. Nereden alayım seni?

BEN: Evin önüne gelebilirsin. 😊

Mesajları okurken salak salak sırıtıyor olmalıydım. Çünkü herkes meraklı gözlerle bana bakıyordu.

Aldık mı başa belayı şimdi?

“Kiminle mesajlaşıyorsun? Yüzünde güller açıyor.” dedi annem gülerek.

Gerginliğini Elif'e belli etmemeye çalışıyordu bence.

“Patronum ya. Toplantıya gideceğiz ya, beni evden alacak. Onu yazmış.” dedim hızlıca ve konuyu kestirip attım.

Can'ım parktan geldi. Onu sevdim, güzelce hemen duşa gönderdim. Ben de hazır bir şekilde Mert'i beklemeye başladım.

MERT ARIYOR...

“Alo?”

“Çıktım ben, geliyorum. Beş dakikaya oradayım.”

“Tamam, hazırım. Bekliyorum Mert Bey.”

“Bey mi? Yine mi başladık? Neyse, konuşacağız bunu da.”

Deyip kapattı telefonu.

Ne diyecektim annemlerin gözünün içine bakarken acaba?

Hem daha dur bakalım... Ortada fol yok, yumurta yok!