Ürpererek arkamı döndüm. Elin sahibi Mert'ti.
Bir yanım rahatlamıştı ama bin yanım gerilmişti.
“Korkuttum mu seni? Özür dilerim.” dedi, kısık ve rahatlatıcı bir ses tonuyla.
“Dalmışım sadece.” dedim hızlıca.
Yeterince yakın değilmiş gibi biraz daha yaklaştı. Neredeyse dudaklarımız birbirine değecekti.
“Burası da mesafe alanları içerisine dâhil mi?”
Ay, bu adam gerçekten benim başımı döndürüyordu. Şeytan diyor ki sal gitsin, ne olacaksa olsun! Allah'tan cevap vermeme gerek kalmadan güvenlik görevlisi odaya girdi.
Hızlıca Mert'ten uzaklaşıp odanın içine doğru ilerledim. Kalbim şu an bunu kaldıramazdı.
“Nehir Hanım, size iki çiçek gelmiş.” dedi güvenlik görevlisi.
Merakla yanına doğru ilerledim.
“Teşekkür ederim, masaya bırakabilirsiniz.” dedim.
Çiçeklerin üzerindeki notlara bakıyordum. Biri babamdan, diğeri Ebru'dandı. Notları okuduktan sonra saati fark ettim. Toplantı vakti gelmişti.
Arkamı dönüp Mert'e bakmak istedim ama yoktu. Gitmişti.
Neyse, diyerek bir bardak su içtim. Biraz sakinleştikten sonra dosyayı alıp toplantı odasına doğru ilerledim.
Kapıda Sinan Bey'le karşılaştık. Beraber içeri girdik. Bizi gören Mert, sorgular gibi gözlerle ikimize baktı.
Sinan Bey sandalyemi çekti. Mert'le Sinan Bey'in tam ortasında oturuyordum.
Toplantı başladı. Sunumu Esra yapıyordu. Gayet güzel, merak uyandırıcı bir anlatım tarzı vardı.
Tam o sırada kulağımda, içimi gıdıklayan sıcak bir nefes hissettim.
“Sürekli benden kaçmanın bir sebebi var mı?”
Anlamaz gözlerle Mert'e baktım. Bana Sinan Bey'i işaret etti.
Bu ne saçma bir soruydu! Ben de onun bana yaptığını ona yaparak kulağına doğru eğildim.
“Ne alakası var? Hayır, öyle bir şey yok.” dedim.
Anlamış gibi gözlerini kırptı.
Dikkatimi yeniden toplantıya vermeye çalıştım ama ne ara bitmişti, anlamadım. Adamlar teşekkür edip hepimizin elini sıktıktan sonra odadan çıktılar.
Buranın hızına yetişemiyorum resmen. Ya da aklım başımdan alındığı için bana öyle geliyordu.
“Arkadaşlar, siz biraz bekleyin. Söylemem gereken şeyler var.”
Mert'in sözleri üzerine herkes kalktığı sandalyeye geri oturdu. Pür dikkat onu dinlemeye başladık.
“Çok iyi bir iş çıkardık. Bu defileyi baştan sona halleden yeni müdürümüz Nehir Hanım. Projenin başında da kendisi var. Her detayda kendisine bilgi verilmesini istiyorum.”
Herkes onayladıktan sonra odadan çıkmaya başladı.
Ben de dosyamı ve telefonumu alıp tam çıkacaktım ki odaya bir kadın girdi.
O nasıl bir giyinişti öyle? Her yeri ortadaydı!
Ben kadının kıyafetini incelerken kadın, şak diye gözümün önünde Mert'in dudağının kenarını, güya yanağını öptü.
Beynimden vurulmuşa döndüm. Neye uğradığımı şaşırmıştım. Bütün vücudum alev alev yanıyor, kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyordu.
Ben ne yaşamıştım şimdi? Bir türlü idrak edemiyordum.
Hiç kimseyle göz göze gelmeden hızlıca odadan çıktım. Kendi odama doğru ilerleyip eşyalarımı bıraktım ve doğrudan lavaboya girdim.
Bu hâlimi kimse görmemeliydi.
Hayır, bana ne? Bana ne oluyor? Neden kıskanıyorum ki adamı?
Salağım ben, salak! Ne sandım ki? İki günde adam sana âşık mı olacaktı? Demek ki sevgilisi vardı. Resmen kandırılmıştım.
Bir de bana imalarda bulunuyor. Yok Sinan ne iş, yok bilmem ne... Adama bak! Meğer sevgilisi varmış.
“Açıklama yapmama izin verir misin? Lütfen, sandığın gibi bir durum yok ortada.” dedi.
Ne hakla hâlâ benimle konuşmaya kalkıyordu?
“Bana bir şey açıklamak zorunda değilsin. Dinlemek de istemiyorum.”
Ne güzel sakinleşmiştim. Odamda çalışıp kafamı meşgul ediyordum. Utanmadan yanıma gelmiş, açıklama falan deyip duruyordu.
“Ya bak, bizim aramızda bir şey yok. O öyle biri. Dengesiz hareketleri var, bana takmış durumda ama olmayacağını defalarca söyledim.” dedi.
Yaptığı açıklamaya bak! Özrü kabahatinden büyük!
“Her önüne gelen seni öpebiliyor yani. Yol geçen hanı mısın sen? Neyse, beni ilgilendirmez. Sorun senin sorunun.”
Deyip masadan kalktım. Dolapta bir şeyler arıyormuş gibi yapmaya başladım.
Lütfen gitsin, daha fazla uzatmasın. Yoksa saçma sapan gözlerim dolacak sinirden.
“Telefonun çalıyor. Umut diye biri. Kim bu?”
Hızlıca arkamı dönüp telefonu aldım. Mert'e ölümcül bakışlarımdan birini atıp hiçbir şey demeden balkona çıktım.
Yüzsüz bir de bana kim bu diye soruyor! Sana ne? Seni ne ilgilendiriyor?
“Alo?”
“Orası seni hiç ilgilendirmiyor Umut. Haddini bil, konuya karışma. Şimdi kapatıyorum.”
Deyip pat diye suratına kapattım.
Arkamı bir döndüm ki Mert dibimdeydi.
“Ne işin var burada? Beni mi dinliyorsun?” dedim. Sinirli olduğum her hâlimden belliydi.
“Ne istiyor senden? Bu kadar sinirlendiğine göre önemli bir şey olmalı.”
“Hayatıma giren erkeklerin hesap sorma gibi bir huyları oluyor sanırım. Ama kendileri... Ooo, maşallah!”
Laf tam yerine gelmişti. Ben de güzelce kapağı yapıştırmıştım.
Madem öyle, herkes haddini bilecekti.
“Can'la konuşmuş. Annem işe gitti deyince nerede çalışıyorsun, neden çalışıyorsun, ben para gönderiyorum, yetmiyor mu diye hesap sormak için aramış paşam. Seninle ilgili olduğunu biliyordum sanki.” dedim.
Bir şey söylemeden gitmeyeceği her hâlinden belliydi. Gerçekten iki tarafımdan kuşatılmış gibi hissediyordum.
Mert'in konuşmasına fırsat vermeden omzuna çarpıp yanından geçtim. Allah'tan bu sefer o da arkamdan gelmedi.
Saat 16.45 olmuştu. Birazdan iş saati bitecekti. Yavaş yavaş hazırlanmaya başladım.
Bugün eve çocuk odası gelecekti ama benim hiç uğraşacak hâlim yoktu.
Kapı çaldı. Gözlerim doğrudan kapıya yöneldi.
“Girebilir miyim?” dedi.
“Tabii, senin şirketin.” dedim ona bakmadan, buz gibi bir sesle.
“Bak, lütfen anlatmaya çalışıyorum. Benim bir suçum yok.”
“Neyi anlamıyorsunuz Mert Bey? Beni ilgilendirmiyor. Ne yaparsanız yaparsınız, sizin bileceğiniz iş.” dedim.
Bunları duymayı beklemiyor olacak ki şaşkınlığı yüzünden okunuyordu.
“Öyle mi?” dedi.
Yine o buz gibi bakışını takındı. Ardından arkasını dönüp gitti.
Fazla mı abartmıştım acaba? Adama resmen bütün gün trip atmıştım. Sanki sevgilisiydim!
Yok ya, ne abartması? Resmen Mert'in dudaklarının kenarından öpmüştü kadın, hem de gözümün önünde!
Kapıdan çıktım. Mert bana bakarak kadının belinden tuttu ve asansöre bindirdi.
İşte siz erkekler tam olarak böylesiniz...
Gözlerimi yine mutsuz bir günün başlamasıyla açmak zorunda kaldım. Yavaş yavaş mutfağa doğru ilerledim.
Ne kadar kötü bir gün ya!
“Günaydın anne.”
“Günaydın kızım. Kahvaltı hazır.” dedi annem.
Hiç kahvaltı yapacak hâlim de iştahım da yoktu.
Bugün iş yerindeki beşinci günümdü. Öyle böyle geçmişti günler. Mert'le de her şey normal, sıradan bir şekilde devam ediyordu.
Kahvaltımı edip hızlıca hazırlanmaya başladım. Bej rengi etek takımımı giydim. Makyajımı da tamamladıktan sonra çantamı alıp evden çıktım.
Saat 12.00 olmuştu, Mert hâlâ gelmemişti. Ekiple beraber toplantı odasına geçmiştik. Defile üzerine konuşuyorduk.
Ayağa kalkıp bütün detayları anlatmaya başladım. Sorumluluk bendeydi ve hiçbir aksilik istemiyordum.
Kendi hâlimde otururken birden kapı çaldı.
“Girin.” diye seslendim.
“Selam, nasılsın?”
“İyiyim, sen nasılsın?” diye cevap verdim.
“Ben de iyiyim. Diyorum ki bugün saat 15.00 gibi çıksak da mekâna gidip bir baksak, ne durumdalar?” diye sordu Mert Bey.
Nihayet beyimiz teşrif etmişti! Allah bilir kiminleydi...
Şuna bak, sanki hiçbir şey olmamış gibi. Aman neyse, daha fazla düşünmek istemiyorum. Ben işime gücüme bakacağım bundan sonra.
“Bugün mü? Aslında işim vardı ama olur, patron sensin.” dedim.
Merakla masanın önündeki sandalyeye oturdu.
“Ne işin var? Önemliyse ben tek giderim.” dedi.
“Yok, o kadar önemli bir şey değil. AVM'ye gidecektim. Alacağım birkaç şey vardı.” deyip konuyu kapatmak istedim ama tabii ki fırsat vermedi.
“Tamam, işimiz bitince oradan beraber gideriz. Olmaz mı?” diye sordu.
Sorduğu soruya bak! Adam, ben senin yanında yarım saatten fazla kalırsam yumuşarım. Yapma işte bana bunu!
Sonuna kadar hayır demek isteyen beynimin yanında kalbim önce davrandı.
“Olur, tamam. Öyle yapalım o zaman.” dedim ve gönülsüzce gülümsedim.
O öpücüğü daha unutmadım Mert Bey!
Tam başka konulara girecekti ki kapım çaldı. Allah'tan!
“Nehir Hanım, kusura bakmayın. Bankada teknik bir sıkıntı oldu, kartları ancak şimdi getirebildiler.” diyerek Harun Bey odaya girdi.
“Önemli değil, buyurun lütfen.” diyerek oturmasını işaret ettim.
Harun Bey iki kart çıkardı. Biri asıl kartım, diğeri yedek kartımdı. Bütün ayarlamaları yapmış, şifrelerini bile hazırlamıştı.
“Mobil uygulamayı indirip açabilirsiniz. Maaşınız da yatmış olmalı.”
“Tamamdır Harun Bey, teşekkür ederim. Gerisini hallederim ben.”
Telefonumu alıp mobil bankacılık uygulamasına giriş yapmaya başladım.
Gerçekten günlerdir çalışıyordum. İşi hemen kabul etmiştim ama maaşımın ne kadar olduğunu bile bilmiyordum.
Şaka mı bu?
Yuh!
268 bin mi?
Bu bir aylık maaş mıydı?
Hızlıca yerimden kalkıp Mert'in odasına doğru ilerledim. Bu gerçek bir maaş mıydı, yoksa bana torpil mi geçiliyordu?
“Bu şaka mı, yoksa gerçek mi?” dedim.
Anlamsız bir şekilde yüzüme bakıyordu. Telefonun ekranını ona doğru çevirdim.
“Evet, maaşın yatmış. Ne var bunda?” dedi, anlamamış gibi.
“Bu çok fazla değil mi? Bana mı öyle geliyor?”
“Buradaki çalışanların çoğu aşağı yukarı bu miktarda ödeme alıyor. Özel sektör böyle.”
Tam ağzımı açmıştım ki o yine geldi!
Mert'e bakıp gözlerimi devirdim. Dönüp gitmeye çalıştım ama kolumdan yakaladı.
“Ne işin var burada, Tuğçe?” diye sert bir şekilde sordu.
“Ne demek ne işin var? Seni görmeye geldim hayatım.” dedi kadın.
Daha ne desin, ne yapsın da benim anlamam için? Hayatım!
Hızlıca dönüp Mert'e baktım. Yine bir adım atmıştım ki kolumdan tuttu.
“Ne hayatımı, Tuğçe? Seninle konuştuk ya geçen gün. Bizim aramızda bir şey yok artık. Sen de uzatmasan mı?” dedi.
Kadının idrak etmesini istercesine yavaş yavaş, bastıra bastıra konuşmuştu.
“Sen de bu kadar kasmasan mı acaba? Abartma lütfen.”
Mert elini gevşetince fırsat bu fırsat, hemen odama doğru kaçtım.
Tamam, yanımda her şeyi söyledi. Aralarında bir şey olmadığını anladım ama bu, kendini öptürdüğü gerçeğini değiştirmiyordu sonuçta.
Aman neyse! Silkelenip kendime geldim.
Annem merak etmesin diye telefonumu çıkarıp hemen aradım.
“Alo anne, bugün çıkışta işlerim var. Alışverişe gideceğim, biraz geç gelirim.”
“Tamam kızım. Taşınma işini soracaktım ben de. Ne yaptın o konuyu?”
“Şu defile bitsin anne. Az kaldı. Sonra onu da okul konusunu da halledeceğim. Hadi görüşürüz.”
Telefonu kapattım.
Arkamı döndüğümde Mert yine karşımdaydı. Bu da sessiz sessiz yanıma sokulmaya iyice alışmıştı.
“Ne zaman geldin?” diye sordum hızlıca.
“Biraz önce. Telefonla konuşuyordun, rahatsız etmek istemedim. Okul mevzusu dedin?” diye soruma soruyla karşılık verdi.
“Evet, Can'a okul bulmam lazım. Eve yakın bir yer olsun istiyorum. Kayıtlar başladı.”
“Evin yakınında arkadaşımın bir okulu var. Oraya kaydedelim istersen. Güvenilir, güzel bir okul.”
Aman, çok da düşünceli!
“Değerlendirebilirim. Bakarız.” dedim isteksizce.
“Bugün çok güzel olmuşsun. Gözlerimi aldı ışığın.”
Bak bak, bir de neler söylüyor! Sakın kızım, erimek yok. Dik dur!
“Teşekkür ederim.” dedim buz gibi bir sesle. Ona hiç bakmadım.
Öyle kolay değildi iki güzel söze kanmak! Göz var bende, ha! Azıcık var gibi ama bunu onun bilmesine gerek yok.
“Tamam ama yeter bu kadar soğukluk. Benim bir suçum yok, sen de duydun.” dedi bıkkınlıkla.
Sanki!
“Evet, duydum. Ama kimse gelip beni şak diye öpemiyor, senin aksine.”
Lafım biter bitmez cama doğru hızlı adımlarla ilerledi ve perdesini kapattı.
Bu cam kapanıyor muydu lan?
Hızlıca yanıma doğru ilerledi. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Tam hesap sormak için ayağa kalktım. Dudaklarımı araladım ki...
Pat diye öptü!
Öp diye söylememiştim hey!
Beynim bağıra çağıra itiraz etse de sanırım dudaklarım ona hunharca karşılık veriyordu.