İçeriğe geç

1 bölüm: Siyahtan Beyaza


Kapının önünde duruyordum.

Tek yapmam gereken kolu aşağı indirmekti. Bir adım... Belki iki. Sonra ardıma bakmadan yürümek. Ama yapamıyordum.


Arkamda bırakamadığım bir ev, altı yılım ve en önemlisi bana güvenle bakan, bana muhtaç küçücük bir çift göz vardı.

İnsan bazen kendini bir çukurun içinde bulur. Gökyüzünü görür, özgürlüğün ne kadar yakınında olduğunu bilir ama bir türlü çıkamaz. Ben de altı yıldır tam olarak böyleydim.

Gitmek istiyordum ama korkuyordum. Kalmak istiyordum ama artık kendimi bile tanıyamıyordum.

Her geçen gün biraz daha tükeniyor, biraz daha eksiliyordum. Aynadaki kadın ben değildim sanki. Yorgun gözler, solgun bir ten, donuk ve duygusuz bakışlar... Ne zaman bu hâle gelmiştim? Ne zaman kendimden bu kadar uzaklaşmıştım?

Aslında çekip gidebilirdim. Kapıyı çarpıp ardıma bile bakmadan yürüyebilirdim. Belki o an omuzlarımdaki bütün yük kalkacak, kendimi kuş gibi hafiflemiş hissedecektim.

Ama sonra o gözlerle karşılaşıyordum.


Bana güvenle bakan, dünyasında benden başka kimsesi olmayan o küçücük gözlerle...


İşte tam da o an bütün cesaretim tükeniyordu.


Bir anne ne kadar dayanabilirdi? Kendini mutsuzluğun içine hapsetmeli miydi? Her şeye yetişmeye çalışırken yavaş yavaş tükendiğini görmeyen, önemsemeyen birine katlanmak zorunda mıydı?


Her zaman bir çıkış yolu olduğuna inanmıştım. Peki neden kendi çıkış yolumu bulamıyordum?

Belki de ben de bahanelerin arkasına saklanıyordum. Çocuğum üzülür müydü? Beni suçlar mıydı? Nerede yaşayacaktım? Nasıl geçinecektim? Yirmi altı yaşında, çalışmayan genç bir kadın olarak bütün sorumlulukların altından kalkabilecek miydim?

Belki de en büyük korkum buydu.
Ama artık bir şeyleri değiştirmeliydim.

Ya bir adım atacak ve kendime yeni bir hayat kuracaktım ya da bahanelerin arkasına sığınıp geçen altı yılıma bir altı yıl daha ekleyecektim.

Üstelik artık yalnızca kendi hayatımı düşünmüyordum. Çocuğumun da bir hayatı vardı. Sürekli bağırışların, kavgaların ve huzursuzluğun olduğu bir evde büyümesini istemiyordum. Belki de ona verebileceğim en güzel şey, huzurlu bir hayatın kapısını aralamaktı.

En azından bir gün dönüp baktığımda keşke dememek için...


İşte o gün, bana yapılan son saygısızlık bardağı taşıran son damla olmuştu.

Artık kararımı vermiştim.

Sabah uyandığımda üzerimde hafif bir halsizlik vardı. Usulca yatağımdan kalkıp terliklerimi giydim. Pencerenin yanına ilerleyerek camı açtım. Yüzüme ılık bir rüzgâr çarptı. Mis gibi havayı ciğerlerime doldurdum.

Esen rüzgâr bile ait olduğu yeri biliyormuşçasına tenimi okşayarak geçiyordu.

Üzerimde tuhaf bir sakinlik vardı. Sanki hayatım yolundaymış, sıradan günlerden birini yaşıyormuşum gibi...

Oysa değildi.

Belki de bu sakinlik, sonunda bir karar vermiş olmanın huzuruydu. Yine de içimin bir köşesinde korku kırıntıları vardı. Bilmediğim bir hayata doğru yürüyordum. Ne yaşayacağımı, nelerle karşılaşacağımı bilmiyordum.

Ama artık korkularımın beni durdurmasına izin vermeyecektim.

Doğduğum yere dönüyor, kendime yeniden bir hayat kurmaya hazırlanıyordum.

O sabah henüz bilmiyordum...

Hayatımın en zor kararını verdiğimi düşünürken, iki ay sonra beni bekleyen güzelliklerin hiçbirinden haberim yoktu.

Bazen insan bir hayatın bittiğini sanırken aslında bambaşka bir hikâyenin ilk sayfasını açar.